Yazdır

Talebe

Yönetici
Vezir
Ayın En Çok Mesaj Göndereni
Katılım
14 Şub 2021
Konular
1,432
Mesajlar
1,701
Tepki puanı
871
Puanları
113
Meşrutiyet

-----------------------------------------------------------------

Hükümdarların başkanlığı altında anayasalı parlamento idâresi Bu idâre şeklinde tamâmı veya bir kısmı halk tarafından seçilen bir meclis vardır Osmanlı tarihinde 23 Aralık 1876’dan 13 Şubat 1878’e kadar ve 23 Temmuz 1908’den 16 Mart 1920 târihine kadar olan iki ayrı devreye meşrûtiyet devirleri adı verilir

Batı’da demokrasinin tekamülü, halkın ekseriyetine mâlolan büyük ve çoğu kanlı mücâdeleler netîcesinde mümkün oldu Osmanlı Devletinde ise hiçbir devirde halk, ülke idâresinde söz sâhibi olmak için herhangi bir harekette bulunmadı Çünkü Osmanlı idâresi, bir hânedan başkanlığında olsa bile, devletin bütün işleri İslâmiyetin emir ve yasaklarına göre yürütüldüğünden, ülkenin her köşesinde adâlet, sulh, sükûn ve huzur hâkimdi Avrupa’daki hânedanlar ve krallar ise keyfî idâreleriyle halkı asırlarca zulüm altında inletmişlerdi Osmanlı Devletinde tanzimat ve meşrûtiyet hareketleriyse, halktan gelen birer hareket olmadı Bâzı devlet adamları ile Avrupa kültürüyle yetişmiş bir grup insanın, Avrupa devletlerinden de destek görerek sürdürülen faaliyetleri neticesinde ortaya çıktı ve bu durum, ihânete kadar vardı 1850’li yıllara kadar Osmanlı pâdişâhı, devletin ve milletin sâhibi olarak, bütün güçleri elinde tutan en yüksek karar organı mevkiindeydi Ayrı din ve milliyetlerden müteşekkil mütecanis olmayan bir devletin idâresinde bundan başka bir şekil düşünmek de mümkün değildi Nitekim günümüzde de şeklî görüşü ne olursa olsun muhtelif milletlerden meydana gelen devletler için de benzer durum söz konusudur

Osmanlılarda hükümdârın temsil ettiği kuvvetlerin ve sâhip olduğu yetkilerin elinden alınarak başka kuruluş ve kişilere verilmesi Batı’daki gibi demokrasinin gelişmesine değil, devletin birlik ve berâberliğinin kaybolmasına yol açtı Aslî unsurunu Müslüman-Türklerin teşkil ettiği Osmanlı Devletinin bünyesinde değişik milletler mevcut olduğu için milliyetçilik hisleri ve demokrasi hareketleri her imparatorlukta olduğu gibi devletin dağılıp yıkılmasında büyük rol oynadı Nitekim Yunanistan, Bulgaristan ve diğer eyâletlerde kiliselerden kaynaklanarak başlayan milliyetçilik hislerinin yabancı devletlerce büyük bir harekete dönüştürülmesi neticesinde, bunlar Osmanlı Devletinden ayrılıp, bağımsızlıklarını kazandılar Yine, demokrasilerin vazgeçilmez bir unsuru olan parlamento müessesesi ancak millî bir devlet yapısı içinde aslî fonksiyonunu kazanabilmektedir Aksi hâlde zararı faydasından çok daha fazla olabilmektedir Meselâ, Birinci Meşrûtiyet meclisindeki azınlık mebuslarının seçildikleri bölgeye muhtariyet istekleri gerçekleşseydi, Osmanlı Devleti yarım asır önce târihe karışır, belki de yerine yeni bir Türk Devleti kurulamazdı

Meşrûtiyet rejimi, ona inananlar tarafından Osmanlı Devletini içinde bulunduğu durumdan kurtarabilecek yegâne çâre olarak görülmekteydi Osmanlı Devleti tedricen dünyâ siyâsetinde ve iktisadiyatındaki ağırlığını kaybetmeye başlamıştı On yedinci yüzyılın sonlarına doğru Batı Avrupa ülkelerinin, sanâyi inkılâbını gerçekleştirip, teknolojik sâhada önemli mesâfeler almaya başlaması üzerine, dünyâ siyâsetindeki ağırlıkları artmaya başladı Sanâyileşme gayretleri içeriden ve dışarıdan çeşitli şekillerde engellenen Osmanlı Devleti, kendisi dışındaki teknolojik gelişmelere yeterince ayak uyduramadı Gerilemesinin esas sebebi din ve kültürü değil, değişen dünyâ şartlarına intibak edememesiydi Harp meydanlarında başgösteren başarısızlıklar neticesinde devletin tekrar eskisi gibi güçlendirilip yenilenmesi çabaları ortaya çıktı Türk târihindeki her ilerici hamle üstten ve idâreci zümreden geldiği gibi, bu husustaki ilk teşebbüsler de pâdişhalar tarafından ele alındı Pâdişahlar tarafından çeşitli kereler ıslahat teşebbüslerinde bulunuldu Genç Osman, Üçüncü Selim, İkinci Mahmud, Abdülmecîd ve Abdülazîz hanların başlattıkları yenilikçi gayretlerin temel vasfı, Osmanlı Devlet müesseselerinin, işleyiş şekillerinin, çağın şartlarına uygun yeni fonksiyonlar kazanarak verimliliklerinin arttırılması oldu Böylece Osmanlı devlet müesseselerinin ortaya çıkan yeni ihtiyaçlara cevap verebilmesi sağlanmak istendi

Ancak her defâsında başlatılan çalışmalar dolaylı ve dolaysız yollardan, dâhilden ve hâriçten gelen baltalamalar sebebiyle akamete uğratıldı Genç Osman ve Üçüncü Selim Hanın Yeniçeri isyanları neticesinde şehit edilmeleri; İkinci Mahmûd Han (1808-1839) devrinde devletin karşılaştığı büyük gâileler; Abdülmecîd Han (1839-1861) devrinde ise ıslahat hareketlerinin hüviyetinin değiştirilmesi ve Abdülazîz Hanın tahttan indirilip şehit edilmesinin altında yatan esas sebep buydu Meselâ Sultan Abdülazîz Han (1861-1876) devrinde alınan borçlarla dünyânın ikinci büyük donanması ve dördüncü büyük kara ordusu kuruldu Alınan paraların yüzde dördü de demiryolu inşâsına harcandı Ordu ve donanması güçlenen Osmanlı Devleti, İngiltere’nin en büyük rakibi olunca; İngilizler, Abdülazîz Hanın şahsında sömürge imparatorluklarının, dünyâ hâkimiyetlerinin yıkılışını görür gibi oldular Bu ordu ve donanma, İngilizler tarafından çevrilen çeşitli entrikalar neticesinde Abdülazîz Hanın şehit edilmesine, Doksanüç Harbinin de ortaya çıkmasına yolaçtı Bu harpte Osmanlı ordusu eridiği gibi, aynı orduya bir daha sâhip olunamaması sebebiyle Mondros’a kadar gelindi Abdülazîz Hanın ordu ve donanma için yaptığı borçlar anormal bir yekün teşkil etmemekle berâber, Doksanüç Harbinin getirdiği ekonomik ve askerî yıkımdan dolayı ödenmesinde çok büyük güçlüklerle karşılaşıldı

Meşrûtiyetin îlânında, azınlıklara eskisinden daha fazla haklar ve imtiyazlar vererek, bunların ve bunların hâmiliğini üstlenmiş olan yabancı devletlerin dostluğunu kazanmak arzusu, önemli rol oynadı Ancak bu durum, azınlıkların devlete daha çok bağlanması yerine bağımsızlık emellerini kuvvetlendirdi Osmanlı Devletinin Hıristiyan tebeaya verdiği lütuf ve imtiyazların hak şeklini alarak geri verilmemesi, Avrupa devletlerinin şaşmaz politikası oldu Osmanlı Devleti zayıfladıkça, yabancı devletlerin azınlıklar üzerindeki tahrik ve teşvikleri arttı Öyle ki, son yüz yıllık devri âdeta bir azınlıklar meselesi asrı olarak geçti Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan gayri müslimler, bugün birçok medenî devlette bulunan hürriyetten daha fazlasına sâhiptiler Ancak bunun yanında bâzı mükellefiyetleri de vardı Meselâ cizye ve vergi verirlerdi Devletin son zamanlarında karşılaştığı dâhilî meseleler adâletli ve istikrarlı bir idâre sebebiyle değil, parçalanmasında menfaati olan yabancı devletlerin tahrik ve teşvikleri yüzündendir Osmanlı azınlıkları üzerinde her devletin tespit edilmiş bir politikası vardı Fransızlar, Katoliklerin; İngilizler, Protestanların; Ruslar, Ortodoksların hâmiliğini üstlenmişlerdi Katoliklik Fransızlarca, İkinci Mahmûd Han devrinde, Protestanlık da 1850’de İngilizlerce resmî mezhep olarak tanıttırıldı Rusya Balkanlarda, İngiltere Yunanistan ve Doğu Anadolu’da, Fransa, Suriye ve Lübnan’da bölücü faaliyetlere giriştiler Hıristiyan azınlıkları ilk isyâna sevk eden Çar Deli Petro’dur Suriye, Lübnan, Doğu Anadolu, Yukarı Mezopotamya’da açılan ABD, İngiliz ve Fransız okulları, azınlıkları eğiterek milliyetçilik hislerini canlandırdılar Rusya, 1830’lardan îtibâren Balkanlarda önemli bir nüfuz mücâdelesine girişti İngilizler 1870’lerde Midhat Paşanın Tuna Vâliliği sırasında her il ve ilçede açtıkları konsolosluklar vâsıtasıyla Balkan komitacılığını organize ettiler

Osmanlı Devletinde meşrûtiyet konusundaki ilk fikrî faaliyetler, Genç Osmanlılar arasında başladı Ebuzziyâ Tevfik, Ali Suâvî, Nâmık Kemâl, Agâh Efendi, Ziyâ Paşa ve Şinâsî gibi batı kültürüne sâhip şahıslar, meşrûtiyet gelince devletin bütün meselelerinin çözüleceğine dâir bir inanç içindeydiler Devletin, içinde bulunduğu durumdan Batı’daki gibi bir idâre sistemini benimserse kurtulabileceğini zannediyorlardı Batı’daki müesseseleri, kendi târihî gelişimini göz önüne almadan tatbik etmek için çalışıyorlardı

Bu sıralarda Mısırlı Prens Mustafa Fâzıl Paşa, Sadrâzam Fuâd Paşa tarafından verâset haklarından mahrûm edildiği için Paris’e kaçarak Osmanlı Devleti aleyhine çalışmalara başladı Matbûât yoluyla meşrûtiyet mücâdelesine girişmiş olan Genç Osmanlılar Âlî Paşanın baskıları neticesinde yurt dışına kaçarak Mustafa Fâzıl Paşanın çevresinde toplandılar Paris ve Londra’da çıkardıkları gazeteleri, mecmuaları, yabancı devletlerin özel postahâneleri vâsıtasıyla yurda sokarak, meşrûtiyetçi fikirleri yaymağa çalıştılar Ancak Mustafa Fâzıl Paşa, Sultan Abdülazîz Hanın Fransa seyâhati sırasında pâdişahtan özür dileyerek kendisini affettirip İstanbul’a dönünce, desteksiz kalan Genç Osmanlılar, İngiltere ve Fransa tarafından finanse edilmeye başlandılar 1860’lardan başlayarak günümüze gelinceye kadar yurt dışına kaçmak zorunda kalan bütün siyâsî göçmen gruplarının müşterek husûsiyeti, memleketleri aleyhine de olsa, yabancılar tarafından tasvip ve destek görmeleri oldu Genç Osmanlılar ve Jön Türkler, kendileriyle benzer durumda bulunan İtalyan ve Rus ihtilalcilerinin bu açıdan gösterdikleri şahsiyet ve karakter nümûnelerinden mahrum kaldılar

Birinci Meşrûtiyet, Genç Osmanlılardan çok, devlet ricâlinin çalışmaları neticesinde îlân edildi Mütercim Rüşdî Paşa ile Serasker Hüseyin Avni Paşa, hükümdârın yetkilerinin sınırlandırılmasına taraftar olmakla birlikte meşrûtiyete karşıydılar Sadrâzam Midhat Paşa ve Askerî Mektepler Nâzırı Süleymân Paşa ise, meşrûtiyet taraftarıydılar Sultan Abdülazîz Hanın tahttan indirilip, Beşinci Murâd Hanın yerine getirilmesi meşrûtiyetçiler tarafından sevinçle karşılandı Ancak Sultan Abdülazîz Hanın katledildiğini duyan Beşinci Murâd Hanın sinirleri bozuldu Bu sırada vukûa gelen Çerkes Hasan Vak’ası ile Serasker Hüseyin Avni Paşanın öldürülmesi (Bkz Hüseyin Avni Paşa), Midhat Paşa lehine önemli bir gelişme oldu Osmanlı başşehrinde yaşanan bu karışıklıklar ve vahim olaylar arasında İkinci Abdülhamîd Han 31 Ağustos 1876’da pâdişâh oldu 10 Eylül 1876’da okunan Cülûs-ı Hatt-ı Hümâyûnunla Kânûn-ı Esasî’nin hazırlanması için Midhat Paşa başkanlığında bir komisyon teşekkül ettirildi Midhat Paşanın meşrûtiyet taraftarlığı İngiltere’ye olan hayranlığından ve ölünceye kadar sadârette kalmak istemesinden kaynaklanıyordu Hiçbir devletin anayasasını tetkik etmediği gibi Meşrûtiyet idâresi hakkında da esaslı bir fikir sâhibi değildi Başlıca arzusu kurulacak yeni rejimin mîmârı olarak kendisini göstermek ve makam sâhibi olmaktı

Kânun-i Esâsî; on altısı yüksek mülkî memur, onu ulemâdan, ikisi de Ferik (Orgeneral) rütbesinden asker olmak üzere yirmi sekiz kişilik bir komisyon (Bunların ikisi Hıristiyandı) tarafından hazırlandı Komisyonda Ziyâ Paşa ve Nâmık Kemâl de vardır Sadrâzam ve bütün nâzırların pâdişâh tarafından tâyin ve azli, pâdişâha karşı sorumluluğu prensibi eskiden de olduğu gibi Kânûn-i Esasî’de aynen yer aldı Osmanlı vatandaşlarının hakları, memuriyet, âyân ve mebûsan meclislerinin işleyişi, illerin idâresi ayrı ayrı belirtildi Heyet-i Vükelâya (Bakanlar Kuruluna) kânun hükmünde kararnâme çıkarmak yetkisi verildi Pâdişâh istediği zaman meclisi toplayıp, dağıtabilmek hakkına sâhipti Kânûn-ı Esâsî, dar mânâda kuvvetler ayrılığı prensibine yer vermektedir Yasama yetkisinin Meclis-i Umûmî, yürütme yetkisinin Hey’et-i Vükelâ ile berâber kullanılmasına karşılık son söz yine Pâdişâha âitti

Yüz kırk maddeden ibâret olan ön tasarıda Sadrâzamlık makâmı Başvekâlet hâline getirilip, nâzırların seçimi de ona bırakılıyordu Heyet-i Vükelâyı parlamentoya karşı mesul tutarak Pâdişâhlık makâmını tamâmen sembolik bir mevki hâline getiriyordu Taslakta yer alan ve her milletin kendi dillerini resmen kullanabileceklerine dâir bir madde, Midhat Paşanın ısrarlı tutumuna rağmen kaldırılıp, Türkçenin resmî dil olduğu hakkında bir hüküm yer aldı Pâdişâha, siyâsî bakımdan mahzurlu görülenleri sürgün etme yetkisi veren 113 madde, bütün ısrarlara rağmen Midhat Paşa tarafından esas metne dâhil edildi Halbuki bu yetki Tanzimât Fermânı ile kaldırılmıştı, ancak tahta yeni geçen Sultan Abdülhamîd Han, Midhat Paşayı iknâ edemedi Zîrâ Midhat Paşa, ölene kadar iktidarda kalacağını zannediyordu Böylece kendi rakiplerini ve muhâlif olanları sürebilecekti Midhat Paşa, Pâdişâhın nüfuzunu ortadan kaldırmak için Kânûn-ı Esâsî’yi Avrupa’nın büyük devletlerinin müşterek kefâleti altına koydurmak istemişse de bu son derece dehşet verici madde çıkartıldı Midhat Paşa, buna mâni olamadığı için, Nâmık Kemâl ve Ziyâ Paşa başta olmak üzere hayli tenkit edildi Nâmık Kemâl; “Biz böyle pejmürde bir anayasayı kabul etmeyiz Taslak ya aynen kabul edilmeli veya meşrûtiyetten vazgeçilmelidir” diyordu

O sırada toplanan Tersâne Konferansındaki İngiliz delegesi ve Hindistan Vâlisi Lord Salisbury, yeni rejim hazırlığı için Bâbıâlî’yi tebrike geldi Kânûn-ı Esâsî 23 Aralık 1876’da Çorluluzâde Mahmûd Celâleddîn Paşa tarafından ulemâ, askerî erkan, eski ve yeni vekiller, azınlık cemâat reisleri önünde Bâyezid Meydanında okundu Toplar atılarak Kânûn-ı Esâsî îlân olundu Hâriciye Nâzırı Safvet Paşa, yabancı devlet elçilerine Kânûn-ı Esâsî’yi îzâh etti

Meşrûtiyetin mîmârı sayılan Midhat Paşa, meclisin açılışından önce, 5 Şubat 1876’da sözü geçen 113maddeye dayanılarak sürgün edildi Sadrâzamlığı esnâsında Bosna-Hersek eyâletinde başlayan Hıristiyan isyânını durdurmak için Türk bayrağındaki ay-yıldızın yanına haç ilâve edilmesini emretmiş ve tatbik ettirmişti Ancak isyan durmadığı gibi Müslümanlar da müteessir olmuşlardı İktidar hırsıyla “Âl-i Osman olur da neden Âl-i Midhat olmasın!” diyerek Hıristiyan ve Müslüman gönüllülerden müteşekkil, kendi şahsına bağlı asker ocağı kurdurup, İstanbul sokaklarında nümâyişler yaptırıyordu Bunu duyan Nâmık Kemâl ve Ziyâ Paşa onu desteklemekten vazgeçti Pâdişâhın aleyhinde çeşitli yerlerde ve huzurunda söylediği sözler neticesinde sabrı taşan Abdülhamîd Han, İzzeddin Vapuruyla, yanına beş yüz altın vererek onu İtalya’ya gönderdi

19 Mart 1877 senesinde Meclis-i Mebûsan büyük bir merâsimle açıldı Dârülfünûn (Üniversite) için yapılan binâ, ilk Osmanlı parlamentosuna tahsis edildi Meclisi bizzât İkinci Abdülhamîd Han açtı Pâdişâhın nutkunu Mâbeyn Başkâtibi Küçük Saîd Bey okudu Mısır, Romanya, Sırbistan, Karadağ, Necd, Umman gibi kendi iç idârelerinde muhtar eyâletler dışındaki yerlerden milletvekilleri iki dereceli bir seçimle parlamentoya girdi Ahmed Vefik Paşa, ilk Meclis Reisi oldu Meclisin, hükûmeti düşürme yetkisi yoktu Birinci Meşrûtiyetin Osmanlı parlamentosunda ana dili Türkçe olan milletvekili sayısı % 50’yi bulmuyordu Rum, Bulgar, Romen, Ermeni, Yahûdî, Sırp gibi gayri müslim milletvekilleri olduğu gibi, Müslüman fakat Türk olmayan ayrılıkçı milletvekilleri de vardı Bunlardan Rum, Ermeni Patriki Narses, Rus Çarına başvurarak Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermenistan Devletinin kurulması için yardım yapılmasını isteyebiliyordu Türk milletvekilleri de müsbet bir icraat ortaya koyamıyorlardı Bunun üzerine İkinci Abdülhamîd Han, 13 Şubat 1878’de Meclis-i Mebûsan’ı süresiz olarak tâtil etti Böylece, Birinci Meşrûtiyet 1 yıl 1 ay 21 gün sürmüş oldu Fakat Doksanüç Anayasası kaldırılmadı Milletvekillerinin görevleri sona ermesine rağmen, âyân üyelerinin (senatörlerin) görevlerine son verilmedi Âyân üyeleri, hayatları boyunca “Âyân Üyesi” ünvânını taşıdılar Bunlardan üç kişi, 1908’e kadar hayatta kalabilmiş ve 1908 İkinci Meşrûtiyet parlamentosuna dâhil edilmişlerdi

Meşrûtiyetin ikinci defâ îlân edilip süresiz tâtile giren Meclis-i Mebûsanın yeniden toplanması için ilk faaliyet İttihad-ı Osmânî ismiyle birkaç kişi arasında kurulan bir cemiyet tarafından başlatıldı Bu cemiyet daha sonra İttihat ve Terakkî ismini aldı 1885’te ismini duyuran cemiyetin fikirleri; Mülkiye, Harbiye ve Tıbbiye talebeleri arasında yayılmaya başladı Hükûmete ve Pâdişâha muhâlif olan bu hareket, haber alınarak dağıtıldı Sıkı şekilde tâkip edilmeye başlanınca cemiyet üyelerinin büyük bir kısmı yurt dışına kaçtı Paris, Napoli, Cenevre ve Londra’da çıkardıkları gazete ve dergilerde hükûmet aleyhine, Meşrûtiyetin îlânı lehine yazılar yazıp, bunları yurda gizlice sokmaya başladılar Fransız İhtilâlinin yüzüncü yıldönümünü kutlama merâsimleri dolayısıyla Paris’e giden Ahmed Rızâ da orada kalarak Jön Türk hareketinin liderliğini ele aldı Çıkardığı Meşveret Gazetesi’nde ve saraya yazdığı layihalarda o da meşrûtiyet, hürriyet kavramını işlemeye başladı Ancak Jön Türklerin yurtdışı yayınları tenkit ve temennilerden ibâret kaldı Osmanlı Devletinin sosyal ve ekonomik temellerine dâir araştırma ve yayın faaliyetinde bulunamadılar

Jön Türkler yurda döndüklerinde hiçbirisi tecrübe ve tetkik sâhibi olmak hüviyetini taşımıyorlardı Ülkenin ve çağın sosyal, siyâsî şartlarından habersiz, gerekli fikir olgunluğundan mahrumdular

İttihat ve Terakki Cemiyeti ilk kongresini 1902’de Paris’te yaptı Kongreye İttihat ve Terakkî üyeleri Prens Sabahaddîn ve taraftarları, Sırp, Bulgar ve Ermeni komitacı reisleri katıldılar Oy çokluğu ile alınan kararların en önemlileri Meşrûtiyetin îlânı için iş birliği yapmak ve Osmanlı Devletinde milliyetlere göre mahallî muhtâriyetlerin kurulmasını sağlamak gibi hususlar teşkil ediyordu Ahmed Rızâ ile Prens Sabahaddîn arasında kongrede ortaya çıkan anlaşmazlık her ikisinin bir araya geldiği ilk ve son kongre olmasına sebep oldu

Ahmed Rızâ, Meşrûtiyetin îlânı için yabancı devletlerin müdâhalesi fikrini reddederken Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyetçi fikirleriyle meşhur Prens Sabahaddîn bunu savunuyordu Yine bu kongrede hâtırât yazılmaması, bu işin teşekkül ettirilecek bir heyet tarafından yapılacağı karara bağlanmış ancak, bu heyet teşekkül ettirilmemiştir Cemiyetin gizliliği prensip edinmesi ve heyetin de teşekkül ettirilmemesi sebebiyle 1908 öncesine âit İttihat Terakki hakkındaki belgelerin sayısı çok azdır Almanya 1898’den îtibâren Meşrûtiyet idâresi için İttihat ve Terakkî hareketine gizlice yardım etmeye başladı İttihatçılar kendi aralarında İngiliz ve Alman yanlısı diye ikiye ayrılmaya başladılar Fakat bu ihtilaf Meşrûtiyete kadar pek önemli bir mesele olmadı

Sultan İkinci Abdülhamîd Han sarayda bir heyet teşekkül ettirerek, Türklerin hâkimiyetinde olan bir meclis yapısına müsâit yeni bir anayasa hazırlattırıp, tatbik ettirmeyi düşünüyordu Ancak buna fırsat kalmadan dağa çıkan üçüncü ordu subaylarından, Enver ve Niyâzi Beylerin başlattığı hareket sonucunda Ferizovik, Selanik ve Manastır’da 20 Temmuz 1908’de Meşrûtiyet îlân edildi Bunun üzerine Sultan Abdülhamîd Han 23 Temmuz 1908’de Kânûn-ı Esâsî’yi tekrar yürürlüğe koymak zorunda kaldı Rumeli’de büyük gösterilerle îlân edilen Meşrûtiyet, İstanbul gazetelerinde ehemmiyetsiz bir haber olarak yer aldı Saraydan vilâyetlere gönderilen bir emirnâme ile Kânûn-ı Esâsî’nin yürürlüğe girdiği belirtilerek Birinci Meşrûtiyet meclisinin kabul ettiği seçim kânunu mûcibince seçimlerin yapılarak mebusların İstanbul’a gelmesi istendi İkinci Meşrûtiyet bir fikir ve doktrin hareketi değildi Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu şartlara göre Meşrûtiyet geldikten sonra ne yapılacağını kimse bilmiyordu ve tesbit etmek gereği de duyulmamıştır İttihat ve Terakkî hareketinin ise kendine âit bir lideri, programı ve fikri yoktu Meşrûtiyetten önceki gizliliğini sonra da devâm ettirdiği için ortaya çıkan otorite boşluğu anarşi ve cinâyetlere yol açtı İttihatçılar yeni kurulan hükûmette vazîfe almayıp, vaziyeti kontrol altında tutmaya çalıştılar Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın dönemine büyük bir tepki olarak eski rejimin adamları üç sene içinde tasfiye edildiler Sultan İkinci Abdülhamîd Han muhâliflerini maaşla merkezden uzaklaştırırken, İttihatçılar sûikast tertipleyerek öldürmeye başladılar

İkinci Meşrûtiyetten bir şeyler bekleyenler, beklediklerini bulamadılar Îlân edilen umûmî afla yurda dönen Jön Türkler ve dağlardan silâhlarını bırakarak inen komitacıların da katıldığı sun’î kardeşlik havası fazla sürmedi 17 Aralık 1908’de toplanan Meclis-i Mebûsandaki azınlık mebusları ekseriyette olup, meclis, Birinci Meşrûtiyet meclisi gibi azınlıkların mücâdele sâhası hâline geldi Balkanlarda, Osmanlı Devletine başkaldıran altı Bulgar çete reisi, Sandasky de dâhil olmak üzere mebus seçildiler Sason İsyânı tertipcilerinden Ermeni Komitası Reisi Hamporsam Boyacıyan ve Damadyan, Kozan Mebusu oldular Balkan Harbinde dünyâ askerlik târihinin en son kale müdâfilerinden Hasan Rızâ Paşayı İşkodra Muhârebesinde arkadan vuran ve Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın hallini bildirmeye memur dört kişiden biri olan, Arnavut Draç Mebusu Esad Toptanî ise meclisin ateşli hatipleri arasındaydı 266 mebustan sâdece 137’si Türk’tü

31 Mart Vak’asından sonra Kânûn-ı Esâsî’de çok büyük değişiklikler yapılarak pâdişâhın yasama ve yürütme yetkileri önemli ölçüde sınırlandırıldı Veto yetkisi kaldırılarak, nâzırlar parlamentoya karşı mesul duruma getirildi Bundan sonra pâdişâhlık makâmı hilâfet ve saltanatın kaldırılışına kadar sembolik yetkileri olan bir mevkî hâline geldi Sultan Beşinci Mehmed Reşâd, meşrûtiyet rejimi içinde tahta geçip, bu dönemde ayrılan tek pâdişâh oldu
 
Son düzenleme:

Talebe

Yönetici
Vezir
Ayın En Çok Mesaj Göndereni
Katılım
14 Şub 2021
Konular
1,432
Mesajlar
1,701
Tepki puanı
871
Puanları
113
MEŞRUTİYET

Hükümdarın başında bulunduğu bir yürütme organı ile halkın seçtiği parlamentonun yasama yetkisini kullandığı, kuvvetler ayrılığı sistemine dayanan bir yönetim şekli.

Hükümdarın yetkileri Anayasa ile sınırlandınlmıştır. Kanun yapma yetki ve görevi yine Anayasa ile meclise veya meclislere verilmiştir. Meşrutiyet, mutlak monarşi sisteminin gelişmesiyle ortaya çıkmıştır. Egemenlik hakkının hükümdarla milletin birlikte kullanmasıdır. Zamanla hükümdarların yetkileri ve ayrıcalıkları azalmış, yürütme bütünüyle hükümetlerin eline geçmiştir (Günümüzde İngiltere, Danimarka,İsveç ve Hollanda' da olduğu gibi).

Birinci Meşrutiyet, Osmanlı devletıinde padişahın yetkilerinin ve yönetimin Anayasa (Kanunu Esasi) ile belirlendiği dönemdir (23 aralık 187613 şubat 1978). Osmanlı devletinde yönetim, maliye, adliye ve eğitim alanlarında yenilik yapılmasma önem veriliyordu. Mustafa Reşit Paşadan sonra, Ali Paşa ile Fuat Paşa da bu yenilikleri yürütmeye çalıştılar. Bulgaristan, Bosna, Hersek ve Girit gibi Hıristiyanların çokça bulundukları bölgelerde de devlet yönetiminin düzenlenmesine çaba gösterdiler. Fakat, Balkan yarımadasındaki Hıristiyan topluluklarının amaçlan, bağımsız devletler kurmak olduğu için yapılanlarla yetinmiyorlar, fırsat buldukça ayaklanma çıkarıyorlardı. Rusya ve Avusturya da onları destekliyordu.

Tanzimat döneminde, Avrupa devletleriyle yakın ilişkilerde bulunulmuş, Kırım savaşından sonra bunlardan yüksek faizle borç para alınmıştı. Bu paralar ülkenin kalkınmasında kullanılacağı yerde, köşkler ve saraylar yaptırılması için harcanmıştı. Devletin maliyesi bozuktu. Abdülmecit'in ve Abdülaziz'in tutumsuz davranışları eleştiriliyordu.
Avrupa'yı yakından gören Türk aydınlan, devletin gidişini beğenmiyorlar, yapılan yenilikleri yeter görmüyorlardı. Bunlar, Avrupa devletlerinde olduğu gibi, Osmanlı imparatorluğunda halkın devlet işlerini denetleyebileceği meşrutiyet yönetimi kurulursa, durumun düzeleceği kanısında idiler. Bu yolda çaba gösterenlerin başmda Namık Kemal ve Ziya Paşa bulunuyordu. Her ikisi de yurtların ve özgürlüğü seven insanlardı.

Namık Kemal, Ziya Paşa ve arkadaşlarına Genç Osmanlılar (Yeni Osmanlılar) denildi. Bunlar, düşüncelerini yaymak için gazeteler çıkardılar; güç duruma düştüklerinde, Avrupa'ya gittiler; çalışmalannı orada sürdürdüler. Genç Osmanlılar, meşrutiyet yönetimi kurulur, Mebuslar Meclisine Hıristiyan ve Musevi halkın temsilcileri de katılırsa, Müslümanlarla aralarındaki ayrılığın giderilebileceğine ve bir Osmanlı rrdlletinin oluşacağına inanıyorlardı. Böylece Avrupa devletlerinin, Osmanlı imparatorluğunun içişlerine karışmalan önlenmiş olacaktı. Bunlar, kendi haklanni kendileri koruyabileceklerdi.

Genç Osmanlıların düşüncelerini, Mithat Paşa gibi ileri gelen devlet adamlan da benimsiyordu. Meşrutiyet yönetiminin kurulabilmesi için Abdülaziz'in padişahlıktan indirilmesi gerekiyordu. Ona, Kanunu Esasi'yi kabul ettirmek olanaksızdı. Son siyasal olaylar, Abddülaziz'e karşı güvensizliği daha çok artırmıştı.

Mithat Paşa, serasker Hüseyin Avni Paşa, sadrazam Mehmet Rüştü Paşa, Abdülaziz'i padişahlıktan indirmeye karar verdiler. Şeyhülislamdan fetva aldıktan sonra bir gece Dolmabahçe sarayını, karadan askerle, denizden donanma ile kuşatarak Abdülaziz'i hükümdarlıktan düşürdüler (1876). Yerine V. Murat'ı geçirdiler. Sinirleri bozuk olan V. Murat, delilik belirtileri gösterdiğinden, üç ay sonra o da padişahlıktan indirildi.

Meşrutiyeti ilan edeceğine söz veren II; Abdülhamit padişahlığa getirildi. II.Abdalhamit, Mithat Paşayı sadrazam atadı. Mithat Paşanın başkanlığında bir kurul Kanunu Esasi'yi (Anayasa) hazırladı. Bu Anayasa, II. Abdülhamid'in isteklerine uygun duruma getirildikten sonra 23 aralık 1876'da Bayezit meydanında, devlet adamları, bilginler ve halk önünde törenle ilan edildi. Böylece Osmanlı devletinde meşrutiyet yönetimi yürürlüğe konmuş oldu. Mebuslar Meclisi ile Ayan Meclisi toplandı.

Bu ilk Anayasa ile, Osmanlı halkının hükümdarı olan padişaha, bakanlar kurulunu atama ve görevden alma, dış ülkelerle antlaşma ve banş yapma, savaş ilan etme, meclisi açma ve kapama yetkisi verildi. Padişahın kutsal ve sorumsuz olduğu kabul edildi. Başkanı sadrazam olan bakanlar kurulu, devlet işlerini yürütmekle görevli idi. Yalnız aldığı kararlar, padişahın onayı ile yürürlüğe konabilecekti.

Kanun önerme yetkisi bakanlar kuruluna, yasama hak ve görevi Mebuslar Meclisi ile Ayan Meclisine verildi. İki mecliste kabul edilen kanunlar, padişahın onayından sonra kesinleşecekti. Kanun önünde bütün Osmanlı halkının eşit olduğu kabul edildi. Herkese, kişi, konut, eğitim,yayın, ortaklık kurma özgürlüğü ve hakkı tanındı. Kanunsuz kimseden para alınmayacağı, vergilerin herkesin gelirine ve gücüne göre hesaplanacağı, müsadere ve angaryanın yasak olduğu belirtildi.

Birinci Meşrutiyet dönemi uzun sürmedi, II. Abdülhamit isteyerek bu yönetimi benimsemiş değildi. Daha Mebuslar Meclisi toplanmadan Mithat Paşayı sadrazamlıktan ayırdı. Rus savaşını bahane ederek Mebuslar Meclisini dağıttı (1877).

Yeniden yapılan seçimlerden sonra toplanan meclis de tatile girdikten sonra bir daha toplantıya çağırmadı (1878).

İkinci Meşrutiyet, Osmanlı devletinde padişahın yetkilerinin ve yönetiminin Anayasa ile ikinci kez düzenlendiği dönemdir (1908-1920).

II. Abdülhamit'in baskılı yönetimine karşı her yanda tepki artmıştı. Osmanlı imparatorluğunu dağılmaktan kurtarmak için çalışmalar yapılıyordu. Fakat bu yolda tam bir amaç birliği yoktu. Aydınların bir bölümü, devletin çökmekten kurtarılması için meşrutiyet yönetiminin kurulmasını gerekli görüyordu. Güçlü olabilmek için, dünyadaki bütün Müslümanları birleştirerek bir İslâm birliğinin kurulmasını İsteyenler vardı. Başka bir grup, dünyadaki bütün Türklerin bir yönetim altında birleşmesini daha uygun buluyordu.

Meşrutiyetten yana olanlar, İttihat ve Terakki adında gizli bir dernek kurdular. Bu derneğin amacı, II. Abdülhamid'e meşrutiyet yönetimini zorla kurdurmak, yabancı devletlerin, ülkenin içişlerine karışmalarını önlemekti. İngiltere ile Rusya'nın, Reval şehrinde yaptıkları gizli görüşmelerde, karışıklık içinde bulunan Makedonya'nın Osmanlı devletinden ayrılması konusunda anlaştıkları öğrenilince, İttihat ve Terakki cemiyeti hemen harekete geçti.

Cemiyete bağlı 3. Ordu subayları arasında amaç birliği sağlandı. Niyazi Bey ve Eyüp Sabri Bey, Manastır çevresinde, Enver Bey (Paşa) Selanik yakınlarında Tikveş yöresinde birlikleriyle dağa çıkarak ayaklandılar. Cemiyet, Selanik, Manastır ve Öteki Rumeli şehirlerinde hürriyetin ilanına karar verdi. Ayaklanmanın genişlemesinden çekinen II. Abdülhamit, Kanunu Esasi'yi (Anayasa) yürürlüğe koyarak meşrutiyeti ikinci kez ilan etti (1908).

Bundan sonra seçim yapıldı. Mebuslar Meclisi, büyük bir törenle açıldı. Anayasa'da yapılan değişikliklerle padişahın yetkileri sınırlandırıldı. Padişah, başbakanı (sadrazam) atayacak, bakanları başbakan seçerek padişahın onayına sunacaktı. Bakanlar kurulu, yasama meclislerine karşı sorumlu oldu. Her iki meclise de kanun önerme yetkisi tanındı. Padişahın kanunlan veto etmesi sınırlandırıldı. Toplantı yapma ve dernek kurma hakkı tanındı. Basına sansür konulmayacağı belirtildi. Fakat bu Anayasa, iç karışıklıklar, savaşlar, İttihat ve Terakki'nin tutumu nedeniyle gereği gibi uygulanamadı.

Meşrutiyet yönetimi, imparatorluğu dağılmaktan kurtaramadı. Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. Avusturya Macaristan, Bosna ve Hersek'i ülkesine kattığını açıkladı. İstanbul'da çıkan 31 Mart Olayından sonra II. Abdülhamit padişahlıktan indirildi. Yerine geçen Sultan Reşat (V. Mehmet), Anayasaya uygun hükümdarlık yapmaya çalıştı. Bu dönemde devleti, seçimleri kazanan İttihat ve Terakki fırkası yönetti. Bu parti içinde birlik sağlanamadı; ayrılmalar oldu. Savaşların önü alınamadı. İtalya savaşı sonunda Batı Trablus imparatorluktan ayrıldı (1912). Balkan savaşı, Edirne ve Kırklareli'nin batısında kalan bütün Türk topraklarının Balkan devletlerine verilmesine neden oldu ,(1913), İttihat ve Terakki fırkasının ileri gelenleri, gerekli hazırlık yapılmadan devleti Birinci Dünya savaşın soktular (1914).

Bu savaş sonunda Osmanlı devleti parçalandı; İkinci Meşrutiyet dönemi de sona erdi.
 
Son düzenleme:
  • :)
  • ;)
  • :(
  • :mad:
  • :confused:
  • :cool:
  • :p
  • :D
  • :eek:
  • :oops:
  • :rolleyes:
  • o_O
  • :cautious:
  • :censored:
  • :cry:
  • :love:
  • :LOL:
  • :ROFLMAO:
  • :sick:
  • :sleep:
  • :sneaky:
  • (y)
  • (n)
  • :unsure:
  • :whistle:
  • :coffee:
  • :giggle:
  • :alien:
  • :devilish:
  • :geek:
  • :poop:
  • :ninja:
Benzer konular

Benzer konular

Üst Alt