• Kaynak menüsünden dosya indirebilmek istiyorsanız lütfen forum kullanım bilgisini okuyunuz

“Türk’ün fazileti imanından gelir!”

Tarih Öğretmeni

Sultan
Yönetici
Sultan
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
7,932
Beğeniler
6,435
Puanları
113
Konum
Yeryüzü
Web sitesi
www.tarihbilinci.com
#1
“Türkler (yabancılar eskiden Türk, Kürt, Laz, Çerkez vs. ayırımı yapmadan hepimizi “Türk” olarak tanımlarlardı), Araplar gibi çok konuşmazlar. Dünya zevklerine önem vermezler. Tabiattan aldıkları zevkle yetinirler. Düşünür ve dua ederler. Bu millet filozof bir millettir. Allah her daim onun fikrinde ve zikrindedir.”

Hakkımızda kötü sözler duymaya öylesine şartlandırıldık ki, gerçekler bize “övgü” gibi geliyor…

Bu Batı’nın pompaladığı, bizim de maalesef kabullendiğimiz bir durumdur. Öylesine içimize işlemiştir ki, envai çeşit barajlarla “suya perçin” vurulduğu şu dönemde bile “Su akar Türk bakar” sözünü kekeleyip duruyoruz!

Kendi kendine bu kadar haksızlık yapan, bu derece kendini aşağılayan başka bir millet var mı, bilmiyorum?

Bazı yabancılar bize bizden daha insaflı! Aşağıda bunlardan bir demet sunacağım, ama “Kendi kendini övüyor” denmemesi için bir açıklama yapmama izin verin…

Osmanlı asırlarında “Lazistan” denilen bölgede (Doğu Karadeniz) dünyaya geldim. Ana dilim de “Lazca”dır. Lazca, Rize’nin Çayeli İlçesi’nden (Çayeli hariç) Hopa’ya kadar sahil kesimde konuşulan farklı bir dildir.

Ama asla kendimi “Türk Milleti” terkibinin dışında tutmam. Özellikle eski Batılıların “Türk” (Osmanlı) tanımlamasının içinde bulunduğumu söyleyebilirim. Bu yüzden, “Türk Milleti” dendiğinde “İçinde miyim, dışında mıyım” gibi bir komplekse kapılmam. “Türk Milleti” terkibini varlığımın varlığı sayarım.

Zaten eski Batılıların “Türk” nitelemesi sadece etnik köken olarak “Türk” olanları değil, Türk’ü, Kürd’ü, Laz’ı, Çerkez’i, Abaza’sı, Arnavut’u, Arabı ile bütün ümmeti kapsar. Bu yüzden Batılı gezginlerin “övgü” dolu sözleri Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Abaza, Arnavut, Arap (Türkiyeli olanlar) olarak hepimize aittir.

Kendimce önemli saydığım bu açıklamadan sonra, lafı hiç dolaştırmadan, İngiliz yazar Th. Thornton’un “Etat actuel de la Turquie” ismiyle 1812’de Paris’te Fransızca olarak basılan kitabının ikinci cildinin 323-324’üncü sayfalarında yer alan bir tespiti aktaracağım: “Türk memurlar arasında ahlâken bozuk kimseye rastlayamazsınız. Onlar doğruluğu faziletin temeli sayarlar. Bu sebeple verdikleri sözü daima tutarlar.”

Şimdi İngiliz yazar Charles Mac-Farlane’nin bir tespitini okuyalım: “Türklerin doğruluklarıyla namuskârlıkları ne kadar övülse azdır… Hamallar Galata bankalarından limandaki gemiye taşırlar. Fakir olmalarına rağmen, şimdiye kadar hiçbir hamal, tek kuruş çalmamıştır. Bunun sebebi Türk Milleti’nin darbımesel haline gelmiş namusluluğudur.” (Constantinople et la Turquie, c. 1, s. 267-268, Fransızca tercüme, Paris 1829).

Ve yazar bir olay naklediyor: “Galata’nın Rum tüccarlarından biri İstanbul’dan hep beşlik olarak iki bin kuruş getiriyordu. Tophane iskelesine çıkarken torba yırtıldı. Paralar rıhtımın üstünde darmadağın oldu. Hatta bazıları denize yuvarlandı. Orada bulunan herkes paraları toplamaya başladı. Kayıkçılar denize düşenleri çıkardılar. Ben paraları alıp gideceklerini düşündüm, ancak öyle olmadı. Herkes topladığı kadarını getirip tüccara vermeye başladı. Rum tüccar sabırsızlıkla kuruşları saydı. Tek kuruş eksik değildi.”

Başka bir Türk düşmanı yazar da şöyle diyor: “Türklerde sanki bir namus hazinesi var. Doğruluğu insanlığın temeli sayarlar ve sözlerini mutlaka tutarlar.” (Henri Mathieu, La Turquie et ses differents peoples, Paris1857, c.2, s. 52-53).

Dürüstlüğümüzün kaynağı ile sonuçlarını da bize Comte de Bonneval söylüyor:

“Türk’ün fazileti, imanından gelir… Zaten ancak böyle bir imanla dünya fethedilebilirdi.” (c.1, s. 24).

Ya biz Arupalıları nasıl görüyorduk? Bunu 1800’lerde İstanbul’a gelen İtalyan yazar Edmondo de Amicis, “Constantinople” isimli eserinde açık yüreklilikle söylüyor:

“Türk’ün nazarında bizim ırkımız (Avrupa ırkı) hafifmeşrep, bayağı, kendini beğenmiş, bozuk bir ırktır.” (Fransızca tercümesi, Paris 1883, s. 424).

Şimdi artık nerede hata ettiğimizi düşünebiliriz.

Yavuz Bahadıroğlu
 
Üst Alt