• Kaynak menüsünden dosya indirebilmek istiyorsanız lütfen forum kullanım bilgisini okuyunuz

Teşkilât-ı Mahsûsa

  • Konbuyu başlatan Ece
  • Başlangıç tarihi
  • Cevaplar : 2
  • Görüntüleme : 2K

Ece

Usta Üye
Emekli
Katılım
11 Mart 2009
Mesajlar
14,019
Tepkime puanı
34
Puanları
48

İtibar:

Teşkilât-ı Mahsûsa



XIX. yüzyıl sonlarında, Osmanlı Devleti'ne karşı ayrılıkçı hareketlerin yoğunluk kazanması ve isyanların genişlemesi, istihbarat ve espiyonaj çabalarını da artırmıştır.

Balkan Savaşı (1912-1913)'nın sonuna kadar, Osmanlı Devleti'nde geniş olarak istihbarat yapan gizli bir teşkilâta rastlanılmamaktadır. Balkan Savaşı'nın getirdiği kötü sonuçlardan sonra, Osmanlı İmparatorluğu gibi üç kıtaya hükmetmiş, çeşitli ırk ve mezhepte çeşitli milletleri idare etmiş bir devlet için gizli modern bir İstihbarat Teşkilâtı'na mutlak surette ihtiyaç olduğu artık anlaşılmıştır. Böyle bir teşkilâta sahip olma zaruretini düşünen, Harbiye Nazırı Enver Paşa olmuştur]. İşte Enver Paşa tarafından, Osmanlı Devleti'nin siyasî birliğinin korunmasını sağlamak, ayrılıkçı hareketleri önlemek ve yabancı devletlerin Orta Doğu'daki istihbarat ve gerilla faaliyetlerine karşı koymak amacıyla kurulan İstihbarat Teşkilatı'na, "Teşkilâtı Mahsûsa" veya "Umûru Şarkiye Dairesi" adı verilmiştir.

Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı (ATASE) arşiv belgelerine göre yapılan bir çalışmada, Teşkilâtı Mahsûsa'nın 17 Kasım 1913 tarihinde resmî olarak kurulduğu anlaşılmaktadır. Teşkilât'ın ilk başkanının Kurmay Binbaşı (bilâhare Yarbay) Süleyman Askerî Bey, ikinci başkanının Ali Bey Başhampa ve son başkanının da Hüsamettin Ertürk olduğu bilinmektedir.
Teşkilât-ı Mahsûsa, modern tarzda kurulmuş ve nev-i şahsına münhasır bir örgüt olarak karşımıza çıkmaktadır. Teşkilât, direkt olarak Osmanlı Harbiye Nezareti'ne bağlı idi ve üyelerinin ifadelerine göre, özel bir şifresi bulunmuyordu.

Teşkilât-ı Mahsûsa tarafından, özellikle Kafkasya ve Yakın Doğu'da görev yapan ve gerilla tipi bir çalışma yöntemini benimsemiş küçük askerî birlikler (müfrezeler) ve taburlar kurulmuştur. Orta Doğu'daki eylemlerin içerisinde dikkati çekenler arasında, propaganda yapmak üzere Bingazi'ye gönderilen Bingazi Milletvekili Yusuf Şetvan Bey ile Şeyh Esseyid Şerif Ahmed Es-Sünusî'nin bir Alman denizaltısı ile İstanbul'a kaçırılması ve İngiliz ajanı Thomas Edward Lawrence'e karşı girişilen hareketler sayılabilir.

Kafkasya bölgesi, Orta Asya seferlerinin atlama tahtası olarak Teşkilât-ı Mahsûsa'yı fazlasıyla ilgilendirmiştir. Kafkasya seferleri Trabzon'dan yönetilmiştir. Trabzon, Hopa ve Artvin kıyılarından Kafkasya içlerine denizden ajanlar sokularak, Ruslar'ın askerî durumu öğrenildiği gibi, Osmanlı ordusu oraya girdiği zaman yardımcı olacak geniş bir teşkilât kurulmuştur.

Teşkilât'ın Orta Asya'ya yönelik faaliyetlerinin en önemlisi, Rauf (Orbay) Bey ile Ömer Naci Bey'in gerçekleştirdikleri İran Seferi'dir. Rauf Bey, İran üzerinden Afganistan ve Hindistan'a kadar uzanarak buralarda İngilizler'e karşı koyma görevini üstlenmiştir. Ancak, bu grubun harekâtı Almanlar tarafından engellenmiş, Rauf Bey'e geri dön emri verilmiştir. Rauf Bey'in geri dönerken İran'da bıraktığı müfreze Afganistan'a girmiş, bazı elemanları ise Hindistan'a giderek buralarda istihbarî nitelikli çalışmalarda bulunmuştur. Meselâ, Kuşçubaşı Eşref ve arkadaşları, İngiltere 'ye karşı şiddetli bir propaganda kampanyası başlatmak, eğer mümkün olursa bu kampanyayı Orta Asya'da da yürütmek için Hindistan'a gittiler. Ancak bu sırada Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine, Enver Paşa'dan emir alan Kuşçubaşı Eşref hemen İstanbul'a dönmüş ve az sonra da Teşkilât'ın Arabistan Bölge Sorumluluğu'na getirilmiştir. Ömer Naci Bey kumandasındaki gönüllü birlikleri ise, 12 Ocak 1915 tarihinde Tebriz'e girmişler ve Ahraz'a ulaşarak petrol boru hatlarını tahrip etmişlerdir.

Teşkilât-ı Mahsûsa'nın Makedonya ve Trakya bölgelerinde de Sırplar'a ve Yunanlılar'a karşı istihbarî nitelikli faaliyetleri olmuştur. Teşkilât'ın kurucuları arasında yer alan subaylar tarafından 1913 yılında Batı Trakya Türk Cumhuriyeti'nin kurulması ve Kuşçubaşı Eşref Bey'in Şubat 1915'de Mısır'da kanal bölgesindeki çalışmaları kayda değer.

Birinci Dünya Savaşı (1914-1918), Osmanlı İmparatorluğu için 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi ile resmen sona erdi. Özellikle İngilizler'in, Afrika'da ve Orta Doğu'da kendilerine karşı şiddetli bir mücadele yürüten Teşkilât-ı Mahsûsa'yı cezalandıracakları beklenen bir durumdu. Bu sebeple, onlardan önce harekete geçerek Teşkilât'ı en az zarara uğramasını sağlayacak şekilde yeniden örgütlemek gerekiyordu. İşte, İttihad ve Terakki Hükümeti'nin ileri gelenleri Mütareke görüşmelerinin yapıldığı günlerde, Teşkilât-ı Mahsûsa'nın geleceği hakkında kararlar alacaklardır. Mütareke'den az sonra 5 Aralık 1918 tarihinde, Teşkilât'ın başına getirilecek olan Hüsamettin Ertürk, İttihad ve Terakki'nin üst düzey yöneticilerinin İstanbul'u terketmelerinden birkaç gün önce Enver Paşa'nın Kuruçeşme'deki yalısında gerçekleştiğini belirttiği bir görüşmede, Enver Paşa'nın konuya ilişkin talimatını şöyle nakletmektedir:

"Şimdiye kadar vekâleten bakmakta olduğun Teşkilât-ı Mahsûsa'ya bundan sonra riyâset edeceksiniz...Teşkilât-ı Mahsûsa'yı resmen lağvedeceksiniz, fakat hakikatte bu teşkilât asla ortadan kalkmayacaktır...Teşkilât-ı Mahsûsa'nın bundan sonraki ismi "Umûm Âlem-i İslâm İhtilâl Teşkilâtı" olacaktır. Muhaberelerimiz hep bu titr üzerine cereyan edecektir. Siz Türkiye'de bu teşkilâtın İstanbul Şubesi Reisisiniz. O'nu kuran benim, sizi seçen benim, yakında bu teşkilâtın heyet-i merkeziyesi Berlin'de toplanacaktır."

Enver Paşa'nın Hüsamettin Ertürk'e adını verdiği yeni örgütün yurt içinde herhangi bir çalışmasına rastlanmadı. Enver Paşa ve arkadaşlarının bir Alman denizaltısı ile yurt dışına çıkmalarını müteakip, Bahriye Nâzırı Müşir İzzet Paşa'nın isteği doğrultusunda Teşkilât-ı Mahsûsa, Hüsamettin Ertürk tarafından tasfiye edildi. Ancak, Teşkilât'ın depolarındaki silâhlar ve cephane saklanarak, Anadolu'ya sevki için çareler aranmaya başlanmıştı.
 
En Çok Görüntülenen Konular
  • Tetimme Medreseleri
    • Konbuyu başlatan ilbilgehatun
    • Başlangıç tarihi
  • Topkapı Sarayı
  • Totemizm
  • Tercüman-ı Ahval
  • Tımar
  • tiranlık
  • Aynı Kategoriden Son Konular
  • Tartıg
  • Tarım
  • Tarhanlık
  • kibela24

    Usta Üye
    Emekli
    Katılım
    12 Mart 2009
    Mesajlar
    7,910
    Tepkime puanı
    95
    Puanları
    48

    İtibar:

    Harbiye Nazırı Enver Paşa'ya bağlı olarak 1913 yılında kurulan Teşkilat-ı Mahsusa'nın daire başkanı Süleyman Askeri Bey idi. Dr. Philip H. Stoddard'a göre 1916 yılında personel sayısı 30 bin kişiye ulaşan örgüt ajanlarının büyük bir kısmı uzmanlardan oluşmaktaydı. Örgütte doktorlar mühendislergazeteciler politikacılar ve subayların yanısıra geçmişi oldukça karanlık ama sadakatlerinden kuşku duyulmayan gerilla savaşı uzmanları da yer alıyordu. Böylesine zengin bir "ajan kadrosu" na sahip olmasına rağmen Türkçe ve yabancı dillerde yayınlanan kitaplarda Teşkilat-ı Mahsusa'dan pek sözedilmemesi sözedenlerin de yeterince bilgi vermemesi Stoddard'a göre teşkilatın faaliyet alanı ve personel sayısını gizli tutmakla yükümlü olan Osmanlı devlet adamlarının bir taktik başarısıydı. Bu asrın ilk çeyreğinde faaliyet gösteren Teşkilat-ı Mahsusa o yıllarda dünyanın en güçlü ve en etkin örgütlerinden biriydi. Ortadoğu ve Kuzey Afrika başta olmak üzere üç kıtada örgütlenen Teşkilat-ı Mahsusa ajanlarının pek azı örgüt mensubu olarak tanınıyordu. Resmi üyelik listeleri bulunmamakla birlikte Kuşçubaşı Eşrefe göre böyle bir listenin yayınlanması Ortadoğu'daki birçok devlet adamını rahatsız edecekti.

    Casusluk ve karşı casusluk faaliyetleri tarih boyunca olagelmişti ama doğrusu bunun Batılı anlamda kurumlaşması ilk olarak.Teşkilat-ı Mahsusa ile gerçekleşti..

    EYLEM STRATEJİSİ

    İttihatçıların ittifakları doğrultusunda Teşkilat-ı Mahsusa Almanya ile hem fınans hem de teori-pratik eylem birliği içindeydi. Kafkasya İran Ortadoğu Hindistan ve Afganistan bölgelerinde önceleri Almanlarla birliktelik sağlanmış ancak daha sonraları başgösteren bazı sorunlar nedeniyle bu dayanışma çözülmeye başlamıştı. Almanlar maddi gücü Teşkilat-ı Mahsusa ise milis ajanları sayesinde bölge halkının desteğini sağlamışlardı. Genel planlama Enver Paşa'nın Alman Genelkurmayı ile koordinasyonu sonucu gerçekleştirilmişti. Uygulama alanında ise Eşref Sencer'in başkanlığında Zübeyde Şaplı Ahmet Salih Harb Hilmi Musallimi ve Hamza Osman Erkan gibi isimler yer alıyordu.

    Teşkilatın gayesi özetle İslam dünyasını ve Müslüman Türkler'i bir bayrak altında toplamak yani geniş imparator-luk coğrafyasında yerine göre Panislamizm yerine göre de Pantürkizm yapmaktı. Ancak İttihatçı kurmayların sanıldığı kadar ütopist olmadıklarını da söylemek gerek. Bu ideolojilere sahip olmalarına rağmen gerçekleşmeyecek bir rüyanın peşinde olduklarının da farkındaydılar. Herşeyden önce genel konjonktür tümüyle aleyhteydi. Buna karşı onların Teşkilat-ı Mahsusa'dan bekledikleri şey İslam ülkelerine saldıran Ruslar'a ve İngilizler'e karşı beşinci kol faaliyetlerini sürdürebilmekti.

    Teşkilat-ı Mahsusa'nın faaliyetleri Birinci Dünya Savaşı'nda yoğunluk kazandı. Teşkilat savaş boyunca savaş ilanını duyurmanın yanında; karşı casusluk İngiliz istihbarat ve keşif kollarına karşı istihbarata karşı koyma harekatı da gerçekleştirdi. Bu arada teşkilatın askeri operasyonlar yaptığı da bilinen bir gerçek.

    Örgütün ilk çalışma alam Batı Trakya oldu. İlk başkan Süleyman Askeri'nin başında bulunduğu Teşkilat-ı Mahsusa özel bir tim ile 1913 İstanbul Anlaşması sonucu Bulgarlar'a terk edilen Batı Trakya'da Osmanlı Devleti'nden ayrı bağımsız bir Batı Trakya Türk Devleti de kurdu.

    1914 yılının sıcak bir ağustos gününde daha harp başlamadan Enver Paşa Rauf Orbay'ı İran Afganistan Hindistan sahasında ajitasyon ve anti İngiliz eylemler yapmakla görevlendirmişti. İstanbul Harbiye Nezareti Şark Şubesi Başkanı Ömer Fevzi Bey aracılığı ile yürütülen hazırlıklar sonucunda 20 kişilik asker kökenli özel tim göreve başlamıştı. Ekipte bir ara Çerkes Ethem de görev almış ancak bölge halkının kayıtsızlığı ve Almanlar'ın ikilik çıkarması sebebiyle eylem takriben bir yıl sonra Eylül 1915'te sona ermiş ve tim dağılmıştı.

    Afrika'da Trablusgarb Mısır Cad Habeşistan ve Sudan'a kadar ajanlar gönderilmişti. Meşhur Şeyh Ahmed El Sunusi'nin Trablusgarp'tan bir denizaltı ile İstanbul'a kaçırılması teşkilatın bölgedeki en başarılı eylemi. Ayrıca Enver Paşa'nın Türkistan seferi ve Cemal Paşa'nın Afganistan'a geçirilmesi en kötü zamanında bile örgütün hareket kabiliyetini göstermesi bakımından önem taşıyor. Bu arada Dünya Savaşı sırasında Nil Nehri üzerindeki su depolarını ve barajları havaya uçurmak hatta nehrin Sudan ve Habeşistan'daki yataklarım değiştirmek gibi görevler üstlenen Teşkilat-ı Mahsusa'nın bu faaliyetlerine dair belgeler yıllardır araştırmacılara kapalı tutulan Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi'nde saklanıyor. Bu arşivde araştırmacılardan sürekli gizlenen belge sayısının gayri resmi rakamlara göre 30 bini bulduğunu yeri gelmişken hatırlatmakta fayda var.

    ENTELEKTÜEL ENFORMATİK FAALiYETLER

    Anadolu-İran-Hindistan çizgisinde mezhep ayrılıklarına karşı politika oluşturmak üzere özel bir çalışma başlatan Teşkilat-ı Mahsusa bir taraftan da emekli yüzbaşı Baha Said Bey'in idaresinde sosyolojik araştırmalar yapıyordu. Ayrıca Hindistan'a Sünni imamlar gönderilmek suretiyle Kara Vasıf m başkanlığında İslam İhtilal Komitesi o-luşturulmuştu. Baha Said Rusça dahil beş yabancı dil bilen ve birikimi hayli fazla bir entelektüel olarak önemli görevler üstlenen bir Teşkilat-ı Mahsusa mensubu olarak bilinir.

    Hicaz şeyhlerinin çocuklarının özel olarak eğitilmek üzere Galatasaray Lisesi'ne getirilmesi ve bunun yanısıra Mısır'dan bir grup din adamının Muğla'da bir çiftlikte misafir edilmeleri de teşkilatın faaliyetleri arasında yer alıyordu.

    İttihat Terakki bir yandan Teşkilat-ı Mahsusa gibi faaliyet alanı alabildiğine geniş bir istihbarat örgütü kurarken öte yandan İslam dünyasında İttihat-ı İslam fikrinin oluşması için eğitim ve yayın faaliyetleri de yapmaktan geri kalmıyordu. Bugüne kadar yapılan araştırmalarda belge bulmak mümkün olmadığından bu konudaki çalışmalar tarihçiler tarafından atlanmıştı. Doç.Dr. Zekeriya Kurşun'un arşivde bulduğu el değmemiş belgeler sayesinde İttihatçılar'ın Teşkilat-ı Mahsusa'ya paralel bir sivil örgüt kurduğu belirlendi. Cemiyet-i Hayriye-i İslamiye adıyla oluşturulan bu sivil cemiyet Medine'de bir İslam Üniversitesi kurmayı bile başarmıştı. Teşkilatın en önemli prensiplerinden biri de sivil ve askeri örgütlerin birbiri ile koordineli bir şekilde çalışmalarını sağlamaktı.

    FAALİYETLERİN SONUÇLARI

    1911-1918 yılları arasında Orta Do-ğu-Orta Asya Güney Asya Kuzey ve Orta Afrika'da casusluk karşı casus-luk propaganda ve çeşitli operasyonlar yapan Teşkilat-ı Mahsusa'nın faaliyetleri Osmanlı Devleti'nin yenilmesiyle resmen sona erdi. Teşkilat için çalışan pekçok Arap Osmanlı vatandaşı işgal altındaki kendi ülkelerine dağıldılar.

    Bütün bu gelişmelerden sonra faaliyetler örgüte bağlı kalmaksızın bir şekilde devam etti.

    Türk-Arap ilişkileri üzerine önemli çalışmalar yapan Doç. Dr. Zekeriya Kurşun'un araştırmaları sonucunda vardığı neticeye göre Kuzey Afrika'daki bağımsızlık mücadelelerinde Teşkilat-ı Mahsusa'nın bir hayli etkili olduğu görülüyor. Mesela Sekip Arslan Kuzey Afrika'da milli mücadele fikrini yayarken Satıq El Husri Arap Birliği'nin fikir babalığını yapıyordu ve bu kimselerin teşkilat ile ilişkileri vardı.

    Teşkilat-ı Mahsusa batmakta olan bir devletin askeri istihbarat örgütü niteliğini taşıyordu. Bu niteliğinden dolayı da parlak başarılar elde etmesi nerdeyse imkansızdı. Orhan Koloğlu devletin içinde bulunduğu sosyo ekonomik durumun örgütü iflasa sürüklediğini söylerken Dr. Haluk Dursun bu çöküşü teşkilatın rakiplerinin gücüne ve dünyanın en iyileri olmasına bağlıyor. Dursun "Teşkilat-ı Mahsusa amatör bir ruhla ve çok geniş bir coğrafyada yüksek performansı ile faaliyet göstermiştir. Devlet tecrübesi ve felsefesinden doğmuş bir strateji yerine pratik eylem ve militanlık ruhundan kaynaklanan bir hareketti Teşkilat-ı Mahsusa. En büyük handikap ve dezavantajları ise karşılarında rakip olarak bu konuda dünyanın en iyisi İngiliz Entelijans servisi ve E.T. Lawrence'in bulunmasıydı" diyor. Ancak Zekeriya Kurşun teşkilatın karşı casusluk faaliyetlerinde küçümsenmeyecek başarılar elde ettiğini Şerif Hüseyin isyanının diğer Arap bölgelerine yayılmasının teşkilatın çalışmaları sayesinde önlendiğini ve Arabistan'da İbn Reşid Yemen'de ise İmam Yahya'nın savaşın sonuna kadar Osmanlı Devleti'ne bağlı kaldığını hatırlatıyor.

    MİLLİ MÜCADELE VE TEŞKİLAT-I MAHSUSA

    Bütün olumsuzluklara rağmen Mütareke Devri İstanbul'unda ve Anadolu'sunda Teşkilat-ı Mahsusa'nın faaliyetleri durmak bilmedi. Zamana ve zemine çok çabuk adapte olup faaliyete geçebilen bu örgüt mensupları İstanbul'da Milli Kongre olarak bilinen cemiyeti de oluşturdular. Tarihçi Dr.Haluk Dursun "Mütareke Devri İstanbul'unda Milli Kongre çatısı altında birleşen ve milli direnişi destekleyen eski Teşkilat-ı Mahsusacı; bilim fikir adamları sanatçılar doktorlar gazeteciler yani imparatorluk entelektüelleri özellikle yabancı dilde gazete kitap çıkararak milli aaaleri dünya kamuoyunda savunmuşlardır. Ayrıca o şartlarda Cenevre Paris Budapeşte Londra gibi merkezlerde kitap gazete yayınlamak imparatorluk kadrosunun vizyon ve misyon bakımından seviyesini gösterir" diyor.

    1918'de resmen sona eren Teşkilat-ı Mahsusa faaliyetleri devam eder. Kara Kemal Kara Vasıf Baha Said öncülüğünde Karakol Cemiyeti kurulmuş ve Milli Mücadele'nin temeli atılmıştı. Bunlar hem Anadolu'ya silah ve asker geçirilmesini sağlamışlar hem de Mustafa Kemal'in faaliyetlerinde önemli rol oynamışlardır

    . Adeta Enver Paşa'nın kurup harekete geçirdiği Teşkilat-ı Mahsusa'dan asıl Mustafa Kemal ürün aldı. Yrd. Doç. Dr. Süleyman Beyoğlu Milli Mücadele'yi Teşkilat-ı Mahsusa'nın teşkilatlandırdığını bütün gizli örgütlerin bu teşkilatta çalışarak tecrübe kazanmış kişilerce kurulduğunu belirterek "İnsan ve silah kaçırmaktan propaganda ve casusluk hizmetlerine kadar ciddi hizmetler yaptılar. Mustafa Kemal bu örgütlerin farkındaydı" diyor. Mustafa Kemal bir süre beraber çalışmayı uygun gördüğü bu etkin gizli teşkilatlarla daha sonra hesaplaşma yoluna gitti. Bu çatışma tarihçilere göre kaçınılmazdı.


    Karakol Örgütü ile Ankara arasında ortaya çıkan bu sorunlar Mustafa Kemal`i yeni arayışlara yöneltecektir. Mustafa Kemal örgütün İttihatçı yapısından oldukça rahatsızdır. Hatta görüşmeleri sırasında Kara Vasıf`a Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeleri dışında oluşturulan bu örgütün müstakil çalışmalarına karşı olduğunu belirtmiştir.16 Mart 1920`de yaşanan baskın olayından sonra tutuklanan Karakol Örgütü yöneticilerinden Şevket ve Kara Vasıf Beylerin İngilizlerce Malta`ya sürgün edilmeleri Karakol Örgütü`nü zor durumda bırakır. Bu İngilizlerin bir çökertme operasyonudur. İngilizler tarafından Malta`ya sürülenler bu örgütün belkemiğidirler. Bu isimlerden bazı önemli olanları şunlardır : Albay Galatalı Şevket ( İstanbul Merkez Komutanı ) Albay Kara Vasıf ( Karakol Örgütünün Kurucusu) Ali Sait Paşa Refet Paşa Ali Fethi Okyar Ali İhsan Paşa Hacı Mehmet Paşa ( Enver Paşa`nın Babası) ve bir çok önemli isim Malta`ya sürülmüştür.Aslında örgüt İttihatçılık anlamında dağılmaz ve sürer. Mustafa Kemal daha sonra bu örgütün çalışmalarını zararlı bulduğunu belirtecektir. Malta sürgününün ardından toparlanma çalışmaları sırasında Karakol Cemiyeti büyük bir gedik verecektir. Bu istihbarat açığının adı Mustafa Sagir`dir. Karakol cemiyetinin içine sızan İngiliz gizli servisi elde ettiği adamlarıyla Mustafa Sagir adlı ajanı Ankara`ya gönderir ve Mustafa Kemal`i öldürmekle görevlendirir. Bu konuda ortaya çıkan sorun Ankara hükümetince halledilir. Ancak grup resmen 1920`de dağıtılır.Örgütün dağılması emrini veren otoritenin Ankara olduğu ve Mustafa Kemal`in bu örgüte karşı duyduğu güvensizliğin bunda etkili olduğu kesindir.Bu arada geride kalanlar küçük istihbarat kaçakçılık sabotaj grupları olarak çalışırlar.İttihatçıların muhalif hareketleri ancak 1923`te Milli Mücadeleden sonra bitirilebilecektir.


    Philip H. Stoddard'ın Eşref Kuşçubaşı'ndan aldığı teşkilat listesinde de görüldüğü gibi Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal'in de teşkalatla ilişkisi olmuştu. Mustafa Kemal teşkilatla ilişkisi Trablusgarp Savaşı'nda mahalli milisleri örgütlemekle başlamıştı. Mustafa Kemal daha sonra Enver Paşa ile olan ihtilafı nedeniyle teşkilata biraz mesafeli durmayı tercih ediyor. Orhan Koloğlu'nun belirttiğine göre de Enver Paşa Trablusgarp'ta Bedevi Araplarla bir İslam imparatorluğu kurabileceğini raporlarına yazarken Mustafa Kemal dönemin genelkurmayına bedevilerle hiç bir iş yapılamayacağına dair bir rapor gönderiyordu. O dönemde teşkilat henüz kurulmamasına rağmen fiili olarak görev yapıyordu.

    Gerek İstiklal Savaşı'nda gerekse cumhuriyet sonrasında önemli roller oynayan Rauf Orbay İstiklal Mahkemeleri'ne başkanlık eden Ali Çetinkaya Cumhuriyet döneminin önemli isimlerinden Ali Fethi Okyar T.C'ye bakanlık ve başbakanlık yapan Dr. Refik Saydam Atatürk'ün yaveri piyade subayı Rasuhi THK Başkanlığı yapan Fuat Bulca İstiklal Marşı'nın yazan ve Kurtuluş Savaşı'nın manevi dinamiklerinden Mehmet Akif Ersoy da teşkilatta çalışmıştı.
     

    kristal

    Veliaht
    Yönetici
    Veliaht
    Katılım
    12 Mart 2009
    Mesajlar
    3,060
    Tepkime puanı
    87
    Puanları
    48

    İtibar:

    Türk Ordusundan Bir vefa Örneği ve Teşkilât-ı Mahsusa Belgeleri
    Doç. Dr. Vahdet Keleşyılmaz
    ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 44, Cilt: XV, Temmuz 1999

    Harbiye Nezareti Umur-ı Şarkiye Müdüriyeti (Teşkilât-ı Mahsûsa) tarafından Pola’da (Adriyatik sahilinde) kurulan depoyu idare ve muhafaza etmek ve Afrika Gurupları Kumandanlığı’na gereken sevkiyatı sağlamakla görevliyken vefat eden Hacı Kâmil Bey’in geriye bıraktıklarının ölümünden yıllar sonra - bir vefa örneği olarak- ailesine iletilmesi için yapılan yazışmalar aynı zamanda Teşkilat-ı Mahsusa belgelerinin I. Dünya Savaşı sonrasında nasıl korunduğunu da ortaya koymakla ayrı bir önem kazanmaktadır.

    Pola sevk memuru olarak Kıdemli Yüzbaşı Hacı Kâmil’in yapmakla meşgul olduğu işler özetle şunlardır;1

    1-Umur-ı Şarkiye Müdüriyeti tarafından gönderilecek tüm mühimmatı ve diğer nesneleri teslim almak ve Pola ambarına koyarak muhafaza etmek.

    2-İstanbul’dan gidecek postayı denizaltıya vereceği gibi Afrika’dan gelecek postayı da Viyana Ateşemiliterliği aracılığıyla İstanbul’a göndermek .

    3-İstanbul’dan Afrika Gruplarına gidecek subaylar için Viyana’da bir pansiyonda yer sağlamak ve ancak denizaltının hareketinden iki gün önce onları Pola’ya getirmek.

    4-Pola’da subayların uygun yerlerde paralan karşılığında kalmalarını sağlamak.

    5-İstanbul’dan giden subayların Viyana’ya ulaşması dahil denizaltıya bindikleri güne kadar yevmiyelerini ödemek.

    6-Afrika’dan gelen subayları Pola’ya ulaşmalarından sonra giderlerini karşılayarak doğruca İstanbul’a göndermek.

    Özetle; bu işleri yapmak yetki ve sorumluluğunu üstlenen Kâmil Bey’in, gerektiğinde Viyana’ya gitmek serbestisine sahip olduğu, İstanbul’a gelmek isterse bunun için izin alması icap ettiği kendisine verilen talimatnameden anlaşılmaktadır.

    Kıdemli Yüzbaşı Hacı Kâmil kendi sorumluluk alanına giren işleri usulüne uygun olarak ifa etmiştir. Örneğin2; Mülazım-ı Evvel İbrahim Edhem Efendi 1.998 kuruş, Kıdemli Başçavuş Avni 1.200 kuruş ve Topçu Hasan Çavuş 1.200 kuruş olmak üzere toplam 4.398 kuruşluk yevmiyelerini Hacı Kâmil’den aldıklarını bir tutanakla ifade etmişlerdir. İstanbul’dan 12 Mart 1918 ‘de hareket etmiş olan bu üç kişi kendi ifadelerine göre 28 Mart 1918 tarihinden (bu tarihte Hacı Kâmil Bey’in sorumluluk alanına ulaşmış olmalılar) denizaltının hareket tarihi olan 9 Nisan 1918 tarihine kadar geçen on iki günlük yevmiyelerini almışlardır. Yani ölümünden birkaç gün önce Kâmil Bey bu ödemeleri de yapmıştır. Bu üç kişiden Mülazım-ı Evvel İbrahim Efendi sahra topçusudur, Kıdemli Başçavuş Avni mitralyözcü, Hasan Çavuş gene topçudur. Tutanaktaki mühürlerin üzerindeki ifadelerinde kendilerini böylece belirtmişlerdir.

    Kâmil Bey, denizaltılarla gönderilen eşyaları da gereken sayımları yaparak teslim almış ve sonucu bildirmiştir. Örneğin3 Süleyman Banini Bey’e ait olan sekiz kutunun çıkmadığı kayıtlara geçmiştir. Almanlara ait olduğu anlaşılan telsiz telgraf sandıkları kendilerine teslim edilmiştir. Şarka gönderilen eşyanın Yusuf Şatvan Bey ile birlikte denizaltıyla gittiği gene yazışmalarda bellidir. Yaptığı işin önemi açıkça görülen Hacı Kâmil Bey’in ölümünden yıllar sonra geriye bıraktıklarının ailesine ulaştırılmasının serüveni ise en az görevi kadar önemlidir :

    Süvari kaymakamlığından emekli Hüsamettin Bey, Teşkilât-ı Mahsûsa’ya4 ait muamelat ve tarihî belgeleri içeren kilitli ve ayrıca her tarafından çivilenmiş sekiz sandığı 1928 yılında Türk Genelkurmayı’na teslim etmiştir. Bu sandıkların kilitlerinin kırılarak açılması, içinden çıkan belgelerin tarihî vesikalar arasında saklanması yolunda Müşir Paşa (Mareşal Fevzi Çakmak) Hazretlerinin verdiği sözlü emrin gereği yerine getirilmiştir ve bu sandıklar bir encümene içindekiler incelenmek üzere teslim edilmiştir. Yapılan inceleme sonucunda sekiz sandıktaki bütün belgeler gözden geçirilmiş ve yedi sandıktan çıkanlar vesikalar arasında korunmak üzere arşive verilmiştir. Bir sandığın içinden ise hesap işleri, eşya kayıt defteri, nişan beratları çıkmıştır5. Bu belgelerin ait oldukları makamlara gönderilip gönderilmeyeceğinin6 sorulmasına belki de içeriğinden dolayı gerek duyulmuştur. Genelkurmay Başkanlığı 13. Şube Müdürlüğü söz konusu sandığın içinden çıkanların da diğerleri gibi korunmasının uygun olacağını7 belirtmiştir.

    Bunun üzerine bu sandıktan çıkanların listesi düzenlenmiştir. Bu sırada Kâmil Bey’e ait dosyanın içinde 3.177 Kron banknot ve biraz bozuklukla bir de mühre tesadüf edilmiştir8. O gün için hiçbir geçerliliği kalmayan bu para tarihî belgelerle birlikte korunmuştur. Daha sonra yapılan incelemeler sonucunda Harp Tarihi Encümeni, Üsküdar Askerlik Şubesi Başkanlığı’na bir yazı yazmıştır. Büyük Harp’te Afrika Grupları Kumandanlığı emrinde Avusturya’da kain Pola sevk memuru iken 13 Nisan 1918 tarihinde9 vefat eden İstanbullu Kıdemli Yüzbaşı Mehmet oğlu Hacı Kâmil Bey’e ait bazı emanetlerin Encümende olduğu bildirilen bu yazıda; merhumun vaktiyle 10 yaşında bir oğlu ile 8 yaşında Fahriye ve 6 yaşında Fikriye adlarında iki kızı bulunduğu ve eşi Lebruz Hanım’ın da 15 Temmuz 1918 tarihinde İstanbul’da Feriköy’de Rum kilisesi yakınında ikamet etmekte olduğunun dosyasının tetkikinden anlaşıldığı ve söz konusu emanetlerin hayatta ise ailesine teslim edilebilmesi için ikametgahının araştırılmasını istemiştir. Bu yazının cevabında Lebruz Hanım’ın hayatta olduğu ve hâlen kendilerine bildirilen adreste Un Sokağında 35 numaralı hanede10 oturduğu belirtilmiştir. 3 adet binlik, 1 adet yüzlük, 1 adet onluk, 3 adet yirmilik, 2 adet ikilik ve 3 adet birlik olmak üzere 13 banknottan oluşan 3.177 Kron, yanındaki madenî paralar, Kâmil Bey’in kişisel mührü bir tutanakla saptanmış11 ve ailesine ulaştırılmak için adı geçen askerlik şubesine gönderilmiştir. Böylece Lebruz Hanım açısından maddiyatın ötesinde de değer taşıyan emanetler İstanbul’da sahibine teslim edilmiştir.

    Bu vefa örneğinden çıkarılması gereken önemli sonuçlar vardır. Ama önce dönemin Harp Tarihi Encümeni’ni saygıyla anmak gerekir. Çünkü emanetin sahibine teslimi için ellerinden geleni yapmışlardır. Ailesine ulaşmak için yapılan yazışmaları da içeren dosyadaki belgelerden Kâmil Bey’in, yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak vefat ettiğinin Avusturya-Macaristan Harbiye Nezareti Bahriye Şubesi’nden bildirildiği12 ve bunun Umur-ı Şarkiye Müdüriyeti’ne ulaştığı görülmektedir. Lebruz Hanım’ın adresi de bu dosyada yer alan 15 Temmuz 1918 tarihli dilekçesinden alınmıştır. “Umur -ı Şarkiye Müdürü Ali Bey Efendi Hazretlerine13” yazılan dilekçesinde Lebruz Hanım, “şimdiye kadar lütfunuz sayesinde namerde muhtaç olmayacak derecede temin-i maişet ettik” açıklamasının ardından üç aya yakındır maaş alamadıklarını, ellerinde nakit olmadığından dolayı sıkıntıya düştüklerini belirtmiş “zevcimin yedinde teraküm ettirdiği paradan da bir haber alamadık” dedikten sonra çocuklarının ihtiyaçlarını temin edemediğini dile getirerek yardım istemiş ve oğlu Kemâl’in tahsil ve terbiyesinin de bu koşullarda yarım kalacağı endişesiyle yatılı bir okula kaydettirilmesi arzusunu bildirmiştir. Ayrıca kundurasından kalpağına kadar eşinin her türlü eşyasının Mısırlı Fahri’den alınarak kendisine gönderilmesini de talep etmiştir. Bu dilekçenin ciddiyetle değerlendirildiğinin ilk işareti “ilgili eşyanın zevcesi hanıma iadesi” yolundaki derkenardır. 23 Temmuz 1918 tarihli bir başka dilekçesinde14 de “İmalat-ı Harbiye”den almakta oldukları maaşın 1 Mayıstan itibaren kesildiğinden, henüz eytam maaşı tahsisi için yapılmakta olan muameleden bir haber alamadığından, eşinin 24 senelik hizmetinden ve son 4 senedir bin bir türlü meşakkate göğüs gererek Afrika çöllerinde düşmana karşı savaştaki özverisinden bahisle kendilerine dul ve yetimler için verilen “maaşın tahsisine lütuf ve delalet buyurulmasını” isteyen Lebruz Hanım’ın eşinden geriye kalanların kendisine bizzat Umur-ı Şarkiye Müdürü Ali Başhamba tarafından teslim edilmiş olması anlamlıdır. 28 Temmuz 1918 tarihinde mührünü bastığı alındı senetleri15 ile Lebruz Hanım bunu onaylamıştır. Para konularında da gerekenin yapıldığına şüphe yoktur. Viyana Ataşemiliterliği ile bu konuda yazışmalar olmuştur16. 12 Ekim 1918 tarihinde Kâmil Bey’in geride bıraktığı paranın mütebakiyesi de Viyana emanetinden17 gönderilmiştir. Kâmil Bey’in mezarı da özenle yaptırılmıştır18.

    Makedonya cephesinde çöken Bulgaristan’ın savaştan çekilmesinden ötürü Avusturya ile kara bağlantısının kesilmiş olduğu, artık savaşın kaybedildiğini Enver, Talat ve Cemal Paşaların da anladığı, kabul ettiği ve görevi yeni kurulacak hükümete devretmeye (Ahmet İzzet Paşa Hükümeti) hazırlandığı bir zamanda, felaket girdabında çırpınırken, tarifi imkânsız maddî sıkıntılar yaşanırken Teşkilât- ı Mahsûsa hâlâ yetim hakkını teslim edebilmek için uğraşmaktadır. Kaderin cilvesine bakın ki, 24 Ekim 1918’de hastalanan Ali Başhamba19 Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından bir gün sonra 31 Ekim 1918’de vefat etmiştir. Mondros Mütarekesi bir barış devresi açacağına, öz yurdu haksız yabancı işgal ve müdahalelerine maruz kalan Türkler için biten savaştan daha büyük acıların kapısını aralamıştır. Çünkü ifadesini Sevr’de bulacak olan idam hükmünü kabul etmeyen Türkler, toprağın üstünde onursuz yaşamaktansa toprağın bağrında onurla yatmayı tercih ederek Atatürk önderliğinde Milli Mücadele yapmışlardır. Mondros’tan Mudanya’ya, Sevr’den Lozan’a varmak böylece yıllar süren bir mücadele ile mümkün olmuştur. İşte bu nedenlerle eşinden kalan ve Lebruz Hanım’a verilmek için hazırlandığı anlaşılan para yıllarca eşinin dosyasında kalmıştır. Çünkü öyle bir felaket devrinde dosyalarını düşman eline bırakmayan, koruyan Teşkilât-ı Mahsûsa, Milli Mücadele yıllarında da hizmet eden bir mensubu aracılığıyla, emekli Yarbay Hüsamettin (Ertürk) eliyle bunları sahibine teslim etmiştir.

    Savaşın kaybedildiğinin kesin olarak belli olduğu, büyük felaketlerin yaşandığı, maddi sıkıntıların tahammül sınırlarını aştığı bir zamanda; o vakit hatırı sayılır bir meblağ olan 3.177 Krona ve hatta yanındaki madenî paralara bile dokunulmaması ne kadar anlamlıdır. Yetim hakkını yemeyen ve yedirmeyen, başkenti dâhil ülkesi işgale uğramışken belgelerini koruyan Teşkilât-ı Mahsûsa ve bağlı olduğu vefalı Türk ordusu örnek alınması gereken bir tavır sergilemişlerdir.


    1. ATAŞE Arşivi, K: 1850 , D: 104, F: 1. (Bundan sonra arşiv adı verilmeyecektir. K: Klasör, D: Dosya, F:Fihrist anlamında kullanılmıştır.)
    2. K: 1850, D: 104, F:6.
    3. K: 1850, D: 104, F:5.
    4. K: 1845, D: 76, F: 1/37.
    5. K:1845, D: 76, F: 1/39.
    6. K:1845, D: 76, F: 1/40
    7. K: 1845, D: 76, F: 1/41
    8. K:1845, D: 76, F: 1/42
    9. K: 1845, D: 76, F: 1/45
    10. K:1845, D: 76, F: 1/46
    11. K: 1845, D: 76, F: 1/49
    12. K:1845, D: 76, F: 1/9- 1/10
    13. K:1845, D: 76, F: 1/22.
    14 K: 1845, D: 76, F: 1/26.
    15 K: 1845, D: 76, F: 1/23 - 1/24 - 1/25 -1/29.
    16 K: 1875,D: 76, F: 1/21.
    17 K: 1845,D: 76, F: 1/32.
    18. K: 1845, D: 76, F: 1/35. (Mezar taşının üzerinde “Afrika Grupları Sevk Memuru Yüzbaşı Hacı Kâmil Efendi burada medfundur. Mevla rahmet eyleye 1334” yazılıdır.)
    19. K: 1846, D: 79, F: 13/4.

    ----------------------
    * Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi -
    - ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 44, Cilt: XV, Temmuz 1999
     
    Moderatör tarafında düzenlendi:
    Önceki konu
    Sonraki konu
    Üst Alt