• Kaynak menüsünden dosya indirebilmek istiyorsanız lütfen forum kullanım bilgisini okuyunuz

Kadim Dünyada İnsan Tarımdan Ticarete Ekonomi Ders Notu

Yorgun

Veziri Azam
Yönetici
Vezir-i Azam
Katılım
13 Mar 2009
Mesajlar
14,169
Best answers
0
Puanları
113
Web sitesi
www.tarihsinifi.com
#1
2.9. TARIMDAN TİCARETE EKONOMİ


"Ademden bu deme neslim getirdi. Bana türlü türlü meyva yetirdi. Her gün beni tepesinde götürdü. Benim sadık yârim kara topraktır.

Âşık Veysel


Yazı öncesi dönemde tarım ekonomisinin gelişmeye başlamasıyla birlikte tarımda farklı emek türleri istihdam edildi. İlk Çağ'dan itibaren topraklar, genellikle büyük toprak sahiplerinin, aristokratların, askerlerin ya da devletin elindeydi. Bunun yanında köylü, kiracı ya da ortakçı olarak toprağı işlemekteydi. İlk Çağ'da köylüler, toprağa bağlı ve onun ayrılmaz bir parçası olarak görülüyordu; bu çağın sonuna kadar ya köle ya da yarı köle biçiminde farklı statüler taşıyordu.


İnsanlığın yerleşik düzene geçmesi ve insan emeğine dayalı tarım topluluklarının gelişmesiyle kölelik ortaya çıkmıştır. Bu toplumlarda artan nüfusu beslemek için daha fazla insan emeğine ihtiyaç duyulmuştur. Bu emeği karşılamak amacıyla köleleştirilenler tarım işlerinde kullanılmıştır. Kölelerin yasal durumu, toplumdan topluma farklılık göstermiştir. Örneğin Hititlerde kölelerin kısıtlı da olsa mülkiyet hakları varken Mezopotamya'da köleler neredeyse tüm haklardan mahrum bırakılmıştır. Mezopotamya'da esir ticareti de olup esirler, uzak ülkelerden tüccarlar tarafından getirilmiştir.


Orta Çağ'da toplumun en geniş kesimini oluşturan çiftçi köylüler, aynı zamanda toplumun en düşük sosyal grubuna mensuptu. Köylülerin çoğu soylu sınıfın malikânelerinde çalışarak ilkel bir yaşam sürüyordu. Malikânelerde yaşayan köylülerin statülerini gelenekler belirlerdi.

Hiçbir hakkı olmayan toprağa bağlı, karın tokluğuna çalışan ve hür köylü ile köle arasında bir sınıf olan serfler, eşya gibi alınıp satılabilmekteydi. Senyörler, hem toprağın hem de serflerin sahibiydi. Çalışma şartları ve süreleri senyörce tayin edilen serflerin çalıştığı topraktan ayrılması hâlinde senyör onu bulup geri getirme hakkına sahipti.


Roma İmparatorluğu'nun son dönemlerinde köleliğin statüsü değişti. Romalılar; Anadolu, Balkanlar, Afrika ve Ortadoğu gibi pek çok bölgeyi kaybetmeye başlayınca bu bölgelerden getirdikleri esir ve köle sayısı azaldı. Köylerden şehirlere yapılan göçler nedeniyle kırsal kesimden tahsil edilen vergiler de azaldı. Bu nedenle büyük çiftlik sahipleri, köleleri toprağa bağlı çiftçiler hâline dönüştürmek zorunda kaldı. Vergi gelirlerini garanti altına almak isteyen Romalı yöneticiler de çiftçileri bulundukları topraklara bağlayıcı tedbirler aldı. Bu yeni uygulama Orta Çağ boyunca geçerli oldu.


Roma İmparatorluğu'ndaki bu gelenek, tarımda köle işgücünün yanında serbest çalışan köylüleri de ortaya çıkardı. Bu köylüler çalıştıkları toprağı terk edemez oldu ve toprağa bağımlı hâle geldi.


Tarım ekonomisinde İlk Çağ'da hangi emek türleri istihdam edilmiştir?


Artı Üründen Sosyal Sınıflara


Tarımla geçinen toplumlarda kuraklık, beraberinde kıtlığı getirdiği için önemli bir sorundu. Bu bölgelerde "artı ürün" üretmek ve bunları depolamak son derece önemliydi. Yağışın yeterli olduğu ve doğal besin kaynaklarının bol olduğu bölgelerde büyük bir anlam ifade etmeyen artı ürün, kurak bölgelerde hayati öneme sahipti. Çünkü bu bölgelerde artı ürüne sahip olan yerleşim merkezleri avantajlı duruma geçti ve bu durum onlara güç kazandırdı. Örneğin Mezopotamya'nın kurak olması sulamalı tarımı zorunlu kılmıştı. Bu yüzden bölgede sulama kanallarının yapılmasıyla üretim arttı ve ürün fazlası yani artı ürün ortaya çıktı. Böylece artı ürünü organize etmek için üretimin planlanması, ürünün depolanması ve korunması gerekli hale geldi.


Ayrıca artı ürün, diğer ihtiyaçların karşılanması için değiş tokuşu geliştirdi ve çiftçilik dışında yeni meslekler ortaya çıkardı. Çiftçi, esnaf, tüccar, din adamı, savaşçı gibi yeni sınıflardan oluşan daha büyük topluluklar şehir toplumunun doğmasını sağladı.


Artı ürünlerin bir merkezde toplanması ve halka buradan dağıtılması toplumda tabakalaşmayı ortaya çıkardı. Örneğin Mezopotamya'da tapınaklarda toplanan ürünlerin kaydını tutan din adamları, dağıtımı kontrol etmeye başladı. Böylece tapınak rahipleri toplumda üst tabakayı oluşturdu. Mısır'da ise artı ürün firavunların sarayında toplanırdı.

Sermaye ve üretim araçlarının toplanma yeri olan firavunun sarayı, aynı zamanda ürünün de toplandığı bir zenginlik merkezi hâline geldi.


İlk Çağ medeniyetleri tarımsal üretimi artırmak için ne gibi faaliyetlerde bulunmuştur? Bir metin hazırlayarak sınıfta okuyunuz.


Mezopotamya'da topraklar özel mülkiyet altında iken Mısır'da firavun, tüm toprakların sahibiydi. Bunun yanında tapınak toprakları ve subayların emekleri karşılığında edindiği topraklar da vardı. Toprakları kullanan köylüler ise kiracı durumundaydı. Sümerlerde toprak mülkiyeti; tapınaklara ait topraklar, kent yöneticilerine ait topraklar ve ortakçı usulü ile işletilen köylülere ait topraklar olmak üzere üçe ayrılmıştı. Hititlerde ise toprak küçük ve büyük tımar parçalarına ayrılmıştı.


İlk çağlardan itibaren devletler vergilendirmeye ihtiyaç duymuştur. Özellikle savaş zamanlarında halktan vergi alınırdı. Vergiler, genellikle emek yoluyla ödeme, ayni ödeme ve nakdî ödeme şekilleriyle tahsil edilmiştir. Mısır'da vergiler ve kiralar, tüm ekili topraklardan düzenli bir şekilde firavun adına toplanır ve kamu binalarında çok sayıda insan çalıştırılırdı. Mısır'da köylüler de ortakçı olarak vergi vermekle yükümlüydü. Sümerlerde ise hür vatandaşlar vergi ödemek zorundayken Urkagina, sosyal adaletsizliği önlemek için birçok vergiyi kaldırmıştı. Güçlü bir yapıya sahip olan Roma'da tarımdan elde edilen fazla ürünün vergilendirilmesiyle oluşan kaynaklar; orduyu, bürokrasiyi ve şehirli nüfusu beslerdi.


Orta Çağ Avrupası'ndaki feodalite sisteminde, ayni vergiler devam etmekle birlikte ordunun ihtiyaçları etrafı surlarla çevrili kalelerde yaşayan feodal beyler tarafından karşılanırdı. XIII. yüzyıldan itibaren devletler, giderlerini karşılayamadığı için düzenli vergilendirme uygulamasına başladı. Zamanla para ekonomisinin gelişmesi vergilerin alınmasını kolaylaştırmıştı.


İlk Çağ'da toplum; asiller, din adamları, hürler ve köleler gibi sınıflara ayrılırdı. Toprağa sahip olan soylular, yüzyıllar boyunca geçerli olacak güçlü statüler kazanarak sosyal, ekonomik, siyasi gücün belirleyicisi oldu. Bu süreç tarım toplumlarının yönetim şekli olan monarşiyi ortaya çıkardı. Tarihin bazı dönemlerinde monarşiler parçalansa da soylu sınıfa dayanan siyasal yönetimler varlığını sürdürdü. Doğal olarak da ilk ekonomik organizasyonlar soyluların ve monarşilerin gücüne göre şekillendi.


Batı ve Orta Avrupa ülkelerinde toprak sahibi olan senyörün; siyasi, ekonomik, hukuki ve askerî haklara sahip olduğu ve temeli toprak köleliğine dayanan toplum düzenine "feodalizm" denmektedir. Feodalizmde askerî ve mali hâkimiyetin devlete ait olması gerekirken bu haklara senyörler sahip olmuştur. Senyörler, kendisinin ve malikâne sınırları içerisinde bulunanların güvenliğini sağlamak zorundaydı. Köleler, serfler ve hür köylüler korunma ve adalet karşılığında senyörlere mal ve hizmet üretmekle yükümlüydü.


Orta Çağ Avrupası'nda feodalite egemenken Osmanlı Devleti'nde nasıl bir toprak sistemi uygulanmıştır? Bir slayt hazırlayarak sınıfta sunum yapınız.



İlk ve Orta Çağ'da Toplumsal Tabakalaşma


Toplumsal tabakalaşma, insanlar arasındaki ekonomik ve toplumsal eşitsizliğin görünür hâle gelmesidir. Buna göre toplumlar, hiyerarşik bir düzen içerisinde sınıflandırılır. Toplayıcılığa ve avcılığa dayanan ilk toplumlarda çok az tabakalaşma olmasına karşın tarımsal üretimin gelişmesiyle zenginliğin artması sonucu tabakalaşmada da artış olmuştur. Tarih boyunca kölelik, kast sistemi ve mevkiye bağlı sistem gibi toplumsal tabakalaşmalardan söz edilebilir.


Toplum yapısında meydana gelen bu değişim, insanlık tarihini baştan başa değiştirmiştir.

Kast sistemi, bir kişinin toplumsal konumunun yaşamı boyunca belirlendiği toplumsal bir düzendir. Hindistan'da görülen bu sistemin ekonomik kurallarım dinsel statüler belirlerdi. Hindu inancına göre yaşam, geçici olarak beden kazanmaktır. İnsanın gelecek yaşamındaki statüsünü belirleyen onun bu hayatındaki eylem ve tutumlarıdır. Kast sistemi; brahmanlar (din adamları), kşatriyalar (askerler), vaisyalar (çalışanlar) ve sudralar (işçiler ve köleler) sınıflarından oluşurdu.


Kast grubunun üyesi; brahmanlara saygılı olup kendi kastının görevlerini yerine getirirse diğer hayatında daha üst bir kastta doğacak eğer bunları yerine getirmezse daha alt bir kastın üyesi olarak yeniden dünyaya gelecekti.


Kast toplumlarında farklı toplumsal gruplar birbirlerine kapalıdır. Bu sistemde herkes, bir daha terk edemeyeceği bir kast içinde doğar, bu kasttan eş seçer ve bu kast içinde ölür. Her kast bireyinin alabileceği eğitim ve yapabileceği meslek türleri bellidir. Bu düzende insanların diğer kastların üyeleriyle bağlantı kurmaları engellenmiştir. Kast sisteminin mevcut yapılanması dışında, köylerin ve yerleşim yerlerinin en uzak yerlerinde yaşamalarına izin verilmiş parya denilen bir sınıf daha bulunurdu.


SIRA SİZDE Kast sisteminin Hindistan'ın siyasi birliğine etkisini yazınız?


İlk ve Orta Çağ'da Tarımsal Üretim


İnsanlığın ilk dönemlerinde tarım aletleri oldukça ilkeldi. Tohumlar toprağa delikler açılarak ekilmekte, ürünler çakmak taşından yapılan oraklarla biçilmekte ve tahıl, taş dibeklerde öğütülmekteydi. Topraklar, önce ağaç bir sapın ucuna takılmış basit taş çapalar ile işlenirdi. Dünyanın pek çok yerine yayılan çapaya dayalı bu tarım şekli, yerini daha sonra sabanlarla yapılan tarıma bıraktı. Hayvanları ehlileştiren insanlar, zamanla sulama kanalları da yaparak bunları tarım işinde kullanmaya başladı. MÖ 6000'lerde sığır cinsi evcilleştirildi. Hayvanlar tarafından çekilen sabanlar, ilk kez MÖ IV veya III. bin yılda ortaya çıktı. Avrupa'da at beslemenin yaygınlaşması maliyetli olsa da bir süre sonra tarımda öküzün yerini almaya başlamıştır. Tarım tekniklerindeki bir başka değişim de XII. yüzyıldan itibaren daha pahalı demir araçların tarımda kullanılmasıydı.


İlk Çağ'ın ve Orta Çağ'ın geleneksel üretim kapasitesi, temelde insan ve hayvan gücüne dayandığı için düşük bir düzeyde kaldı. Tarım teknolojisinin geri olması ve ulaşımın kısıtlılığı gibi nedenlerle üretim, ticaret ve buna bağlı piyasa büyümedi; ekonomik faaliyetler asgari düzeyde kaldı. Ekonomideki bu sınırlılığın doğal sonucu olarak İlk ve Orta Çağ'da toplumlar zenginliklerini belirli bir seviyenin üzerine çıkaramadı. Üretim ve ticarette yeterli aşama kaydedemeyen devletler; askerlik, savaş ve ganimet gibi siyasi yollarla zenginliği elde etmeye çalıştı.


Tek tanrılı dinler kadim medeniyetlerin iktisadi anlayışını ve uygulamalarını ancak Orta Çağ'da etkilemiştir. Zamanla kutsal metinlere dayanan dinler, geleneğin de belirleyicisi olmuş hatta onun üzerine çıkmıştır. Sonraki süreçte dinler, her ne kadar siyasi ve ekonomik alanın dışında tutulmaya çalışılsa da geliştirdikleri ahlaki kurallarla sosyal alanda, taraftarları üzerinde etkili olmaya başlamıştır.



İlk ve Orta Çağ'da Ticaret


İlk ve Orta Çağlarda Asya ile Avrupa arasındaki ticari faaliyetler genellikle ticaret yolları vasıtasıyla gerçekleşirdi. Bu ticarette genel olarak ipek, ipekli kumaşlar, porselen, madeni eşyalar, kâğıt, baharat, tuz, cam eşya, şarap, at, hayvan ürünleri (deri ve postlar), değerli madenler, taşlar ve ziynet eşyaları (takılar) taşınırdı. Bu ticaret yolları, ticari ürünlerin yanı sıra kıtalar arasında kültür alışverişine de imkân sağlamıştır.


Ticaret yolları üzerindeki ulaşım, kervanlar vasıtasıyla sağlanırdı. Kervanların en büyük yük taşıyıcısı iki hörgüçlü develer, bunun yanında katır veya atla çekilen tekerlekli taşıtlar ve binek hayvanlarıydı. Hız ve gidilen uzaklık, hayvanın gücüyle sınırlıydı. Ulaşımın hayvan gücüne dayanması, seyahate katılanların sayısını kısıtlardı. Denizaşırı ulaşım, insan veya rüzgâr gücü ile gerçekleşirdi. Orta Çağ'da üç yelkenli gemilerin, pusula ve haritanın da kullanımıyla denizciliğin ticari değeri artmaya başladı. İlk ve Orta Çağlarda gerek karada kullanılan hayvanların gerekse denizde kullanılan taşıtların hızı nedeniyle yolculuklar haftalar hatta aylar sürüyordu.


Ticari mallar, kimi zaman kervanlarla kıtalar veya ülkeler aşarak uzun mesafeyle kimi zaman köyden kente kısa mesafeyle bazen de aynı yerde üretilerek tüketiciye ulaşırdı. Farklı mesafelerdeki bu yolculuk bazen bir kentin ticari bölgesinde sonlanmış veya bir kentten başka bir kente devam etmiştir. Ticari malın bu serüveninde konakladığı, mola verdiği veya sona ulaştığı mekânlara tarih boyunca farklı isimler verilmiştir.


Asur ticaret kolonileri olan karumlar, Asurlu tüccarların toplandığı semtlerdir. Karum, şehrin hemen dışında ticari işlerin görüldüğü, kendine özgü siyasi ve yönetim statüsünün bulunduğu yerleşimlerdir. Asurlu tüccarların Anadolu'daki en büyük karumu, Kaniş (Kayseri-Kültepe) şehrinde bulunurdu .


Agora; şehir devletlerinde ticari faaliyetlerin yapıldığı yer olup kent meydanı, çarşı, pazar yeri anlamına gelmektedir. Adli, dinî ve siyasi fonksiyonları da olan agoralar; sanatın yoğunlaştığı, felsefenin temellerinin atıldığı, anıtların, sunakların, heykellerin bulunduğu yer yani tüccarların kalbiydi.


Hanlar, ise küçük kervanların indiği, yolcuların konakladığı, malların depolandığı, atölyelerin bulunduğu ve ticaretin yapıldığı yerlerdi. Hanlarda birden fazla dükkân olursa bu hanlara çarşı da denilirdi.


Ticari merkezlerden bir diğeri olan arastalar ise genellikle aynı esnaf grubuna ait dükkânların bir sokak üzerinde karşılıklı sıralanması ile meydana gelmekteydi.


Ribatlar; İslamiyet'in ilk dönemlerinde daha çok korunma, savunma ve askerî amaçlı inşa edilerek karakol veya ordugâh olarak kullanılmıştır. Sınır bölgelerinde yoğunlaşan bu yapılar, yüksek duvarlarla çevrili olup avlu ve gözcü kulelerinden oluşurdu. XI. yüzyıldan sonra sınırların genişlemesiyle birlikte iç bölgelerde kalan ribatlar, işlev değiştirerek ticari konaklama amacıyla kullanıldı. Bu yapı örneklerinin çoğu İpek Yolu üzerindeydi.


Kökeni "ribat" adı verilen bir yapıya dayanan kervansaraylar, kervanların güvenliği ve konaklaması için ana yol kenarında tesis edilmiştir. Özünü yardımlaşma ve insanlık duygusundan alan vakıf sistemi sayesinde günümüze kadar gelen kervansaraylar, yollar üzerinde kurulan ve kamu yararına çalışan ticari yapılardır. Kervansaraylar genellikle 8-10 saatlik yürüyüş mesafesinde (35-40 km) kurulurdu.


İlk ve Orta çağlarda kullanılan bu ticari mekânları günümüzdeki hangi mekânlara benzetebiliriz?


İnsanlığın ilk dönemlerinde değer ölçüsü ve değişim aracı olarak pek çok mal kullanılmıştır. Ekonomik açıdan önemli olan madenî paranın ortaya çıkışı ise ticari ve mali gelişmeleri kolaylaştırdı. Anadolu'da yapılan kazılarda bulunan ilk para örnekleri MÖ VII. yüzyıla ait olup bunları Lidya kralı bastırmıştır. Yunan kıyı şehirlerinde bazı girişimci tüccar veya bankerlerce reklam aracı olarak bastırılan para, kısa süre sonra devlet tekeli hâline dönüşmüştür. Paranın üstündeki kral resmi ya da şehir sembolü, parayı bastıranın gücünü ve ihtişamını gösterirdi. Krallar için para basmak bir egemenlik sembolü olduğu kadar aynı zamanda ekonomik açıdan da önemliydi. Metal sikkelerden yapılan ilk paralar, genellikle altın ve gümüşten basılmıştır.


İlk ve Orta Çağ'da Ticaret Yollan


İlk Çağ'dan itibaren Kral Yolu, İpek Yolu, Kürk Yolu ve Baharat Yolu dünya ticaretinde hâkim rol oynamıştır (Harita 2.10). Anadolu yollarının altın çağı, Pers İmparatoru Darius'un yaptırdığı Kral Yolu ile başlamıştır. Anadolu'da, Ege Bölgesi'nde bulunan Sardes'ten başlayıp Pers İmparatorluğu'nun başkenti Sus'a kadar uzanan Kral Yolu, Anadolu yollarının belkemiğini oluşturmuştur. Kral Yolu çevresindeki ekonomi merkezleri, Ege kıyısındaki önemli limanlara bağlanırdı.


İpek Yolu, İlk ve Orta Çağlarda Çin ve Orta Doğu ile Batı ülkeleri arasındaki transit kara ticaretinde kullanılan en işlek ticaret yoludur. Orta Çağ'da Çin'den başlayıp Doğu Türkistan, Moğolistan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Türkmenistan'ı geçip Hazar Denizi'ne ulaşan İpek Yolu'nun bir kolu da İran üzerinden Suriye'nin Lazkiye Limanı'na ulaşırdı. Diğer bir büyük kolu ise Karakurum Dağları'nı aşarak İran üzerinden Anadolu topraklarına girerdi. Anadolu'dan da deniz yolu veya Trakya üzerinden kara yolu ile Avrupa'ya giderdi. İpek Yolu insan eliyle açılmış bir yol olmayıp tabiatın ve iklimin hazırladığı geniş vadi yatakları ile kervanların konaklamalarına yarayacak vahalardan oluşmuştur. Bu vahalarda zamanla Turfan, Aksu, Kaşgar, Hotan, Yarkent gibi şehirler kurulmuştur.


İpek Yolu, tarih boyunca hem geçtiği bölgeleri iktisadi açıdan kalkındırıp halkın refah seviyesini yükseltmiş hem de Doğu-Batı kültür ve uygarlıkları için bir köprü olmuştur. Böylece farklı pek çok ulusun birbiriyle tanışmasında, ticaret yapmasında ve kültürel zenginliğin alışverişinde etkin rol oynamıştır.


Bu yolun devletlere sağlamış olduğu ekonomik, kültürel ve sosyal zenginlikler, çevredeki diğer devletlerin de dikkatini çekmiştir. Bunun neticesinde İpek Yolu'nun hâkimiyeti için bölgede sürekli siyasi ve askerî mücadeleler olmuştur. İpek Yolu'ndaki güç mücadelesinin belirleyicileri Çinliler, Türkler, Moğollar, Farslar, Araplar ve Ruslardır. İpek Yolu'na hâkim olan kavimler, dünya siyasetinde etkin rol oynamışlardır.


Konar-göçer kavimler arasında bölgede en etkili olan iki millet Türkler ve Moğollardır. Bu yol, Türklerin bölgedeki manevi unsurlarla temas etmelerini sağlamıştır. İslamiyet öncesinde bölgeye egemen Türk devletleri; Hunlar, Avarlar ve Kök Türkler'dir. İlk Türk İslam devletlerinden olan Karahanlıların ve Gaznelilerin hızlı yükselişinin nedenlerinden biri de İpek Yolu'nun kilit noktaları olan Hotin ve Kabil gibi şehirleri ticari merkez olarak kullanmalarıdır. Moğolların hâkimiyetinden sonra İpek Yolu'nun altın çağı sona ermiş, diğer yolların ve deniz yollarının gölgesinde kalmıştır.


İpek Yolu'nun geçtiği bölgelere hâkim olan Türk devletlerini yazınız?


Kürk Yolu, Don Nehri'nin denize döküldüğü yerden başlayıp Ural Dağları ve Güney Sibirya ormanları sınırından Altaylar'a, Sayan Dağları üzerinden Çin'e ve Amur Nehri'ne ulaşan yoldur. Bu yoldan hayvanlarla getirilen deri ve postlar, Etil Nehri vasıtasıyla Hazar Devleti'nin merkezi Hanbalık'a (Etil) ulaştırılırdı. Daha sonra da Güney Sibirya'dan geçerek Avrupa'ya ve İslam ülkelerine gönderilirdi. Bu yolun doğu ucu ise Türk devletlerinin merkezi olan Orhun Bölgesi'nden Çin'e kadar uzanırdı.


Kürk Yolu üzerinde sincap, sansar, tilki, samur, kunduz, vaşak, gelincik ve geyik gibi tüyleri güzel ve yumuşak olan hayvanların deri ve postları taşınmıştır. Üzerinde taşınan bu ürünlerden dolayı bu yola "Kürk Yolu" adı verilmiştir.


Günümüzden binlerce yıl önce Doğu ülkelerinde kullanılan baharat, Avrupalılar tarafından fazlaca bilinmiyordu. Kısıtlı miktarda İpek Yolu üzerinden Avrupa'ya gelen baharat çeşitleri Hindistan ve Seylan'dan (Sri Lanka) Kızıldeniz'deki Akabe Körfezi'ne, Yemen kıyılarına ya da Basra Körfezi'ne deniz yoluyla taşınırdı. Bu kıyılardaki limanlarda gemilerden boşaltılan baharat, kara yoluyla Fenike ve Filistin kıyılarına, Mısır'da İskenderiye'ye ve Karadeniz'e ulaştırılır ve daha sonra gene deniz yoluyla Avrupa'ya taşınırdı. Hindistan'dan başlayarak Avrupa'ya ulaşan bu ticaret yoluna Baharat Yolu denmiştir. Bu yol, coğrafi keşifler sonucunda önemini kaybetti.


Avrupa'da ticaretinin dayandığı temelleri oluşturan ve doğuyu batıya bağlayan İpek Yolu, güneyi batıya bağlayan Baharat Yolu, kuzeyi güney ve batıya bağlayan Kürk Yolu zamanla Müslüman toplulukların eline geçmiştir. Kısa sürede refaha ulaşan İslam ülkeleri Orta Çağ Avrupası'nın iştahını kabartmış, böylece iki yüzyıla yakın sürecek olan Haçlı Seferleri başlamıştır. Ticaret yollarını ve Orta Doğu'nun zenginliğini ele geçirmek için yapılan bu seferler, Avrupa açısından tam bir hayal kırıklığıyla sonuçlanmıştır.


Tarihî ticaret yolları yeniden canlandırılabilir mi?
 
Üst Alt