• Kaynak menüsünden dosya indirebilmek istiyorsanız lütfen forum kullanım bilgisini okuyunuz

Tarih Bilinci / Bilincin Tarihi

Tarih Öğretmeni

Sultan
Yönetici
Sultan
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
7,947
Puanları
113
Konum
Yeryüzü
Web sitesi
www.tarihbilinci.com
#1
You must be registered for see images


Tarih Bilinci / Bilincin Tarihi

Kendi benime baktığımda onun ne zaman başladığı hakkında gerçekte ne düşünürüm? Filanca yılın filanca gününde dünyâya geldiğimi mi düşünürüm? Yoksa baştan beri hep var olmakta olduğumu mu? Ezelden beri içinde yaşamakta olduğum bu dünyâda hayat sürdüğümü mü düşünürüm? Ve akıbetim hakkındaki sezinleyişim beni nereye götürür? Sürekli yaşayacağıma ilişkin bir duyguya mı sahibim, yoksa ölüp gideceğime ilişkin bir duygunun etkisi altında mı bulunmaktayım?

Bu sorulara kendimizi kandırmadan vereceğimiz cevabın şu olduğunu düşünüyorum: Ben, ezelden beri içinde yaşadığım bu dünyâda bulunmaktayım ve ebede kadar da bu dünyâda yaşamaya devam edeceğim. Kendi ben’im hakkındaki benim içtenlikli kanım bu yöndedir.

Ama biz biliyoruz ki, benim kendime ilişkin bu yöndeki izlenimim doğru değildir. Ben, tarihin herhangi bir kesitinde bu dünyâya geldim ve günün birinde de ölüp gideceğim. Bizim kendimize ilişkin bu ölüm bilgisi, kendi benimizin bize telkin ettiği bir bilgi değildir. Bu bilgi edinilmiş bir bilgidir. Kendi deneyimlerimizle veya başkalarının bize aktardığı bir bilgiyle edinilmiş bir ikincil bilgidir. Bizim kendi benimizde içkin olan bilgi baştan beri var olduğumuz ve hep var olmayı sürdüreceğimizdir…

Biz, kendi benimize ilişkin bu bilgiyi (doğum, hayat, ölüm) bilincimizde öylesine iğreti biçimde saklamaya eğilimliyizdir ki, Kur’ân, bizi bütün nefslerin ölümü tadıcı olduğu hususunda birkaç defa uyarma durumunda bulunur [(küllü nefsin zaikatül mevt: [Bütün nefsler : (185), (35), (57)].

Kendi benimize ilişkin söz konusu öncesiz ve sonrasız olma durumu, konu nesnel dünyaya ve insanoğlunun nesnel tarihine nispet edildiğinde orada, birden, gerçeğe ilişkin tavrımızı alırız: nesnel dünyanın ve insanoğlunun nesnel hayatının başlayan ve biten bir tarihi vardır. O, belli bir süreç izler: belli bir başlangıcı var bulunmaktadır ve belli bir son ile de bitecektir. Bu mesajı, bize, bizim tarih bilincimiz iletir.

Tarih bilincimiz, bizim, gelecekte ne yapacağımızın da ipucunu verir.

Nasıl bir toplumsal ortamda yaşamak istiyorum? İslâm’ın öngörüsüne göre mi, yoksa başka koşulların dayattığı ortama göre mi? Burada radikal bir tercih yapma durumuyla karşı karşıya bulunduğumu görüyorum.

Beklediğim yaşama koşulları kendiliğinden mi gelecek, yoksa onun gelmesi yönünde benim bir çabam mı söz konusu olacak?

Bir çaba harcamadan toplumsal koşulların kendiliğinden değişmesini ummak safça bir beklenti olur. Öyleyse koşulların değişmesi hususunda bir müdahalede bulunmam gerektiği hususu açıklık kazanmaktadır.

Burada, gene cevap vermemiz gereken bazı problemlerle karşı karşıya bulunuyoruz. Batı tarihine baktığımızda söz konusu değişikliğin ya 1. Reformlar yoluyla veya 2. Devrim yoluyla gerçekleştirildiğini gözlemliyoruz.

Acaba Müslüman’ın tercihi hangisinden yana olmalı?

Reform (ıslahat): Toplumsal, siyasal, iktisadî kurumları daha iyi duruma getirmek için yapılan değişiklik veya düzeltme olarak kabul ediliyorsa, burada, kurulu düzenin temel ilkelerinin olduğu gibi bırakılması, fakat satıhtaki değişikliklerle yetinilmesi zihniyeti başat görünmektedir.

Revolution (devrim): Kurulu bir hükümetin veya politik sistemin zorla ve tamamen yıkılarak kökten ve yaygın değişiklikleri öngören yeni bir düzenin kurulması olarak anlaşılıyorsa, burada da şiddet unsuru ve ani değişiklik başat görünmektedir.

Biz diyoruz ki, Müslüman bu iki şıkkın her ikisiyle de kendini bağımlı görmez. O, her zaman olduğu gibi bir üçüncü yolun açık bulunduğu kanısıyla hareket eder. O üçüncü yol, bireylerin İslâmi bilince sahip kılınmasıyla açılır.

Bunun dışındaki yollar, Batı Avrupa ülkelerinde hep denendiği gibi totaliter rejimlerin kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Aslında demokrasi diye anılan rejim de, bir bakıma tepeden inmeciliği öngörmektedir. İçinde yaşadığı düzenin (kurulu düzenin) koşullarını beğenmeyen veya benimsemeyen kişiler de düzenin koşullarına uygun yaşamaya mecbur bırakılmaktadır. Bu durum da kişileri mürai olmaya zorlamaktadır.

Oysa bireyleri İslâm’ı benimsemiş olan toplumda Müslüman olmayanlar da kendi inançlarının gereğini yerine getirmekte serbest bırakılırlar. Dahası onların canı, malı, ırzı kurulu düzenin koruması altında bulunur.

Tarih nedir? İnsan toplumlarının değişmesi değil mi?

İşbu değişme kendiliğinden mi vuku buluyor?

Yoksa değişme insan eliyle mi gerçekleştiriliyor?

Eğer, burada, tarihin kendiliğinden, yani insan eli değmeden değiştiğini düşünürsek, ona müdahale etmeden vuku bulacak değişikliğin de kendiliğinden gerçekleşmesini beklemeye başlarız. Fakat tarihin insan eliyle yapıldığını (gerçekleştirildiğini) bilirsek ve böyle bir bilinç taşırsak ona müdahale etmemizin gerekliliğini de kavramaya başlarız.

Öyleyse müdahalemizin niteliği nasıl olmalı? Biraz önce reform mu, devrim mi sorusunu sormuştuk. Her ikisinin de yöntem olarak Müslümanca anlayışa denk düşmediği anlaşılmaktadır. Şu şartla ki, üzerinde tasarruf yapılan düzen zaten İslâm hukukunun uygulanmakta olduğu bir yapı sergilemiş olsun! Ama İslâm’ı hayatına geçirmemiş bir toplumun Müslümanca isterlere göre değiştirilmesi veya dönüştürülmesi söz konusuysa, orada ıslahat veya devrim yönteminin işe yararlılığı kuşkulu görünmektedir. Bu durumun tarihsel süreçteki örneklerini biliyoruz.

Dönüşümden bahsettiğimizde Asrı Saadet örnek bir tarihsel dönem olarak seçimimize temel teşkil edebilir mi?

Asr-ı Saâdet’in örnek bir tarihsel birim olarak aynıyla tekrarlanmayacağı söylenmeden de bilinen bir gerçekliktir. Asr-ı Saâdet’i örnek almanın anlamı onun temel ilkesini benimseyerek onu yeniden gündemimize taşımak biçiminde anlaşılmalıdır.

Değişmeyen husus ilkedir, temel ilke… Vahiy ve Sünnet marifetiyle öngörülmüş olan ilke… Asrı Saadet Müslüman’ı (sahabe) Kuran’ı ve Sünneti kendine göre eğip bükmüyordu. Onun ilkesi, Kuran veya Peygamber sünneti ne diyorsa, onu gecikmeden hayatına geçirmeyi öngörüyordu. Sahabenin, işte o ilkesi sahabeyi Müslümanlar indinde mümtaz bir mevkie yerleştiriyor.

Oysa daha sonraki Müslümanlar, tamamlanmış bir dinin içine doğdular. Bidatlerle malul bir hayatı yaşamaya başladılar. Bidatler, onların gündelik yaşamında bazı çıkarlara karşılık geliyordu. Dolayısıyla onları değiştirmek veya daha doğrusu terk etmek çıkar ilişkisini zedelediği için dinin hükümlerini bidatlerle uzlaştırma çabasına girdiler. İşte, Asrı Saadetin ilkesini benimsemekten bahsederken, değinmek istediğimiz durum tam da bu noktada ortaya çıkıyor.

İmdi, İslâm’ı gündelik hayatta yürürlüğe koyabilmek için bir Müslüman’ın Müslümanca düşünmesi gerektiğini ileri sürmek istiyoruz. Bir Müslüman kendinin Müslüman olduğuna nasıl karar verecek? Evet, elbette, diliyle ikrar, kalbiyle tasdik etmek suretiyle kelimei şehadeti söyleyen herkesi ilkece Müslüman olarak kabul etme durumundayız. Ancak bu her zaman yeterli olabilir mi? Eğer bir Müslüman İslâmî yaşantıyı gündelik hayatına geçirmek istiyorsa ve onu aynı zamanda toplumsal hayatın hukuk düzeni halinde uygulamak istiyorsa, bu durumda ondan Müslüman olduğuna ilişkin bir bilincin sahibi olması gerektiği de talep edilecektir. Ancak böyle bir bilinç üzere olan bir Müslüman İslâm hukukunun yürürlükte bulunmasına talip olabilecektir.

Bütün bu önermelerle bir insanın kendi bilincinin farkında olması gerektiğini ve aynı zamanda bu farkındalığın ona bir tarih bilinci yüklediğini söylemiş oluyoruz.

Süreç burada söylendiği gibi elbette tıkır tıkır işlemeyecektir. Statükodan yana tavır koyanlar, gerek bireysel Müslümanların çoğalmasından, gerekse İslâm hukukunun yürürlüğe sokulmasından rahatsızlık duyacaktır. Çünkü kurulu düzenin onlara sağladığı çıkarlar dizgesi belki de yer değiştirecektir. Gerçi hemen belirtelim, İslâm, yeni bir çıkar zümresi yaratmak (hâsıl etmek) amacıyla yola çıkmaz. Fakat o bir kez yola koyulunca onun amaçlanmamış amaçları arasında böyle sonuçlar da ortaya çıkar, çıkabilir. Bu durumun çarpıcı örneğini/ örneklerini Asrı Saadet uygulamasında her yanıyla gözlemleyebilmek mümkündür.

Böylece şu sonuca ulaşmamız imkân dâhilinde görünüyor: eğer Müslümanlar kendi tarihlerini yapmak istiyorlarsa, bu tarih, bir yanda durup olan biteni seyretmekle kendiliğinden oluşmayacaktır. İçinde yaşadıkları şarta Müslümanca bir bilinçle müdahale etmeleri gerekecektir. Aksi takdirde içinde yaşamakta oldukları statüko aynı minval üzere varlığını yaşatmayı sürdürüp gidecektir.

Müslüman’ın tarih bilinci, onu, o bilincin tarihini yapmaya teşebbüs ettirecektir. Yeni tarih onun teşebbüsüyle oluşmaya başlayacaktır.

Rasim Özdenören
 
Üst Alt