• Kaynak menüsünden dosya indirebilmek istiyorsanız lütfen forum kullanım bilgisini okuyunuz

Son Osmanlı Meclis-i Mebusanın Açılması ve Misak-ı Milinin İlanı

Tarih Öğretmeni

Kurucu
Yönetici
Sultan
Katılım
11 Mart 2009
Mesajlar
9,418
Tepkime puanı
7,674
Puanları
113
Konum
Yeryüzü
Web sitesi
www.tarihbilinci.com

İtibar:

Son Osmanlı Meclis-i Mebusanın Açılması ve Misak-ı Milinin İlanı

Bilindiği gibi Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra başlayan işgallerle birlikte İstanbul’da İngilizler tarafından işgal edilmişti. Padişah ve İstanbul Hükümeti üzerinde etki ve kontrol sağlamış olan İngilizler, üyelerinin büyük bir kısmını İttihatçı milletvekillerinin oluşturduğu Meclis-i Mebusan’ı kapattırmak istiyorlardı. Bu konuda meclisin yapısını ve hükümet işlerine yaptığı müdahaleleri benimsemeyen Vahdettin, yayınladığı bir İrade ile 21 Aralık 1918’de Meclis kapatmıştı. Böylece Padişahın ve onun hükümetlerinin politikasını denetleyecek bir organ ortadan kalkmıştı.

Millî iradenin kontrolünden kurtulan İstanbul Hükümetlerinin millet ve memleket aleyhine kararlar alacağına, işgalcilere tavizler vereceğine inanan Mustafa Kemal Paşa, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde bu konuyla ilgili kararlar aldırmıştı.

Nitekim Erzurum Kongresi Beyânnamesi’nde “Milletlerin kendi geleceklerini bizzat kendilerinin tayin ettiği bir zamanda İstanbul hükümetinin de millî iradeye dayanması gerektiği belirtilmiş ve dağıtılan Mebusan Meclisi’nin toplanması gerektiğini, millet ve memleket mukadderatını tayin edecek her kararın Millî Meclis tarafından murakabesinin gerektiği” ileri sürülmüştü. Aynı madde Sivas Kongresi beyânnamesinde de yer almıştır.

İşte Ali Rıza Paşa Hükümeti işbaşına geldikten hemen sonra seçimlerin yapılması kararını 3 Ekim 1919’da almıştı. İstanbul Hükümeti temsilcisi ile yapılan Amasya Mülâkatı esnasında, Mebusan Meclisi’nin açılması ve seçimlerin yapılması konusu görüşülmüş ve taraflar Meclisin nerede toplanması gerektiği dışındaki konularda mutabakat sağlamışlardı.

1919 genel seçimleri Osmanlı Devleti’nde yapılan altıncı ve son genel seçim olmuş, ülkenin içinde bulunduğu tüm olumsuzluklara rağmen demokratik bir ortam içinde geçmiştir. Seçimi ezici bir çoğunlukla Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin adayları kazanmıştır. Mustafa Kemal Paşa da yapılan seçimlerde Erzurum’dan adaylığını koymuş ve kazanmıştı. Millî Mücadele Hareketi’nin diğer önemli ismi Rauf Bey ise Sivas’tan milletvekili seçilmiştir.

Mustafa Kemal Paşa Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri merkezlerine birer telgraf göndererek 5 Ocak 1920’den itibaren milletvekillerinin Ankara’ya gelmelerini bildirmiştir.

Mustafa Kemal Paşa, Heyet-i Temsiliye adına Ankara’ya gelen milletvekilleriyle görüşmüş ve onlardan mecliste Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Grubu adıyla bir grup kurmalarını istemişti. Bu grup, millî teşkilâta ve millete dayanarak, her nerede olursa olsun milletin kutsal amaçlarını dile getirecek ve savunacaktı.

Atatürk, Nutuk’ta bu konuda şunları söylemektedir:

“Vatanın kurtuluşu, istiklâlin kazanılması hedefine yönelmiş bulunan milli birliğimizin, köklü ve düzenli bir teşkilatın varlığına ve bu teşkilâtı iyi yürütüp yönetebilecek yetenekli kafaların ve enerjilerin, bir tek beyin ve bir tek enerji halinde birleşmiş ve kaynaşmış olmasına bağlı bulunduğunu söyledik. Bu münasebetle İstanbul’da açılacak Meclis-i Mebusan’da güçlü ve dayanışmalı bir grubun kurulması zaruretini ortaya koyduk”

Atatürk’e göre Erzurum ve Sivas Kongrelerinin kararlarının savunulması ve uygulanması için Meclis-i Mebusan’da Millî Mücadeleye sadık ve inanmış kişilerden kurulacak böyle bir gruba ihtiyaç vardı.

3 Ocak 1920’den itibaren Ankara’ya gruplar halinde gelen milletvekilleri Mustafa Kemal paşa ile görüştükten sonra İstanbul’a gitmeye başladılar. Sivas’ta Heyet-i Temsiliye üyeleriyle komutanların birlikte aldıkları karara göre, Mustafa Kemal Paşa’nın, Erzurum’dan Meclis-i Mebusan azası olarak seçilmesine rağmen İstanbul’a gitmemesi ve Ankara’da Heyet-i Temsiliye’nin başında kalması, Sivas’tan seçilen H. Rauf Bey’in İstanbul’a giderek toplantıya katılması kararlaştırılmıştı. Heyet-i Temsiliye üyelerinden bazıları milletvekili seçilmişti ve İstanbul’a gitmeleri gerekirdi. Mustafa Kemal Paşa’nın da gitmesi kurulmuş olan teşkilatın başsız kalması demekti. Bundan daha önemlisi İstanbul’daki Meclis bir tecavüze uğrarsa Ankara’da toplanması düşünülen Meclis’in başında Mustafa Kemal Paşa’nın bulunması gerekli idi.

Mustafa Kemal Paşa, Ankara’da görüştüğü milletvekilleriyle “Grup” konusunda anlaşmış; bu fikir ve gayelerin yerine getirilmesi için bir proğram hazırlanması konusunda da fikir birliğine varılmıştı. Misâk-ı Millî adı verilen bu proğramın müsvetteleri bile bu görüşmeler sırasında hazırlanmıştı. Ankara’da bu görüşmeler yapıldıktan sonra milletvekilleri bir görüş ve fikir birliği içinde Ankara’dan ayrılmaya başladılar

Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı ilk toplantısını 12 Ocak 1920 Pazartesi günü saat 14.00’de Fındıklı Sarayı’ndaki kendi binasında yaptı. Padişah Vahdettin rahatsız olduğundan, açılışta bulunamamıştı. Onun adına açılış konuşmasını Dahiliye Nazırı Damat Şerif Paşa okudu.

Bu meclise giren milletvekili sayısının 172 olmasına rağmen (bazı kaynaklarda 168 kişi olarak belirtilmektedir) ilk günkü açılış oturumuna sadece 72 milletvekili katılmış ve yemin etmişlerdi. En yaşlı üye sıfatıyla İlyas Efendi bu ilk günlerde Meclis’e başkanlık etmiştir. 22 Ocak 1920’de 25 milletvekilinin daha meclis çalışmalarına katılmasıyla çoğunluk sağlanmıştı. Esas meclis başkanı seçilinceye kadar Baro Başkanı Celalettin Arif Bey geçici başkanlığa seçilecektir. Mustafa Kemal Paşa Ankara’da kalmak şartı ile Meclis’e başkan olmayı istemişti. Bu düşüncesini en başta yakın arkadaşı Rauf Bey olmak üzere, İstanbul’a giderken Ankara’ya uğrayan ve kendisiyle görüşen bir çok milletvekiline bahsetmiş ve onlardan bu konuda vaat almıştı.

Ancak meclis çalışmalarını başlattığında ne Mustafa Kemal Paşa’nın meclis başkanlığı söz konusu olmuş, ne de millî teşkilatın amaç ve hedeflerine hizmet edecek bir Müdafaa-i Hukuk Grubu kurulabilmişti. Ancak mecliste bulunan Müdafaa-i Hukukçular, Rauf Bey’in başkanlığı altında “Felah-ı Vatan Grubu “adıyla bir grup kurdular.

Mecliste kurulan Felâh-ı Vatan grubu 22 Ocak 1920 günü yaptığı gizli grup toplantısında. Mustafa Kemal Paşa tarafından Ankara’da esasları belirlenerek, müsvette metin olarak hazırlanan Mîsak-ı Millî metni okunmuştur. Mîsak-ı Millî metni çok az değişikliklerle Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın 28 Ocak 1920 günkü gizli toplantısında kabul edildi. Kabul edilen Misak-ı Millî metni 17 Şubat 1920’de Meclis-i Mebusan tarafından bütün yabancı parlamentolara ve basına bildirildi. 28 Ocak 1920’de kabul edilen Misâk-ı Millî’nin tam metni şöyedir:



Misak-ı Milli

Aşağıda imzaları bulunan Osmanlı Millet Meclisi (Meclis-i Mebusan) üyeleri, Devletin istiklâlinin ve milletin geleceğinin haklı ve sürekli bir barışa kavuşmak için katlanabilecek fedakarlığın en fazlasını gösteren aşağıdaki ilkelere eksiksiz uyulmasıyla sağlanabileceğini ve bu ilkeler dışında sağlam bir Osmanlı saltanatı ve toplumunun varlığının sürdürülmesinin imkan dışı bulunduğunu kabul ederek, şunları onaylamışlardır:

Madde 1. Osmanlı Devleti’nin özellikle Arap çoğunluğunun yerleşmiş olduğu, 30 Ekim 1918 günü imzalanan Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı tarihte, düşman ordularının işgali altında bulunan memleketlerinin durumunun, ora halklarının serbestçe verecekleri oya göre belirlenmesi gerekir. Söz konusu Mütareke imzalandığı tarihte, Türk ve İslâm çoğunluğunun yerleşmiş olduğu kesimlerinin tamamı ister bir işgal ve ister bir hükümle olsun, birbirinden ayrılmaz bir bütündür. (Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, parçalanamaz hükmü)

Madde 2. Halkın oyu ile ana vatana katılmış bulunan üç sancakta (Elviye-i Selâse, Kars, Ardahan ve Batum ) gerekirse halkın oyuna yeniden başvurulmasını kabul ederiz.

Madde 3. Türkiye ile yapılacak barışa kadar ertelenen Batı Trakya’nın hukuki durumunun belirlenmesi de, halkının serbestçe vereceği oya göre olmalıdır.

Madde 4. İslâm halifeliğinin ve Yüce Saltanatın merkezi ve Osmanlı Hükümeti’nin başkenti olan İstanbul şehri ile Marmara Denizi’nin güvenliği her türlü tehlikeden uzak tutulmalıdır. Bu esas kabul edilmek şartıyla, Akdeniz ve Karadeniz Boğazlarının dünya ticaret ve ulaşımına açılması konusunda, bizimle birlikte, diğer bütün ilgili devletlerin oybirliği ile verecekleri karar geçerlidir.

Madde 5. İtilâf Devletleriyle düşmanları ve bazı ortakları arasında kararlaştırılmış olan anlaşma esasları çerçevesinde, azınlıkların hakları, komşu ülkelerdeki Müslüman halkında aynı haklardan yararlanması kaydıyla, tarafımızdan kabul ve temin edilecektir.

Madde 6. Millî ve iktisadî gelişmemize imkân bulunması ve daha çağdaş ve düzenli bir yönetimle işlerin yürütülmesini başarmak için, her devlet gibi, bizimde gelişmemizin şartlarının sağlanmasında, tamamıyla bağımsızlığa ve özgürlüğe kavuşmamız ana ilkesi varlık ve geleceğimizin temelidir. Bu nedenle siyasî, adlî ve malî gelişmemizi önleyici sınırlamalara (Kapitülasyonlara) karşıyız. Belirlenecek borçlarımızın ödenmesi şartları da bu ilkelere aykırı olmayacaktır.

Meclis-i Mebusan’ın, Mustafa Kemal Paşa tarafından hazırlanmış olan, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde alınan kararları benimseyen ve millî sınırlar içinde hür ve müstakil yeni bir Türk devletinin esaslarını kapsayan Mîsak-ı Millî’yi kabul etmekle büyük bir vatanseverlik görevini yerine getirmiştir. Çünkü Padişah ve İtilâf Devletleri hatta İstanbul Hükümeti Meclis’in toplanmasıyla Millî Mücadele Hareketi’nin ve Heyet-i Temsiliye’nin etkisini kaybedeceğini ve tasfiye olacağını düşünüyorlar ve ümit ediyorlardı.

Nitekim Sadrazam Ali Rıza Paşa, 14 Şubat 1920’de vilayetlere ve müstakil sancaklara yayınladığı bir genelge ile “Hükümetinin toplanan meclisten güvenoyu aldığını, ve her türlü milli meselelerin tek tecelli yerinin Meclis olduğunu” söyleyerek “Meclis’ten başka bir yerde, millî irade adına konuşmaya, istekler ileri sürmeye artık sebep ve imkân kalmadığını” belirterek bundan böyle hükümet işlerine müdahale edilmemesini, şayet müdahaleler olursa bunları yapanların cezalandıracaklarını söyleyerek, artık millî teşkilata yani Heyet-i Temsiliye’ye gerek olmadığını ifade etmek istemişti. Böylece Atatürk’ün işaret ettiği gibi “Heyet-i Temsiliye milletin gözünde küçük düşürülecekti”. Ali Rıza Paşa’nın yayınladığı bu genelgeye cevap olmak üzere Mustafa Kemal Paşa da 17 Şubat l920 tarihinde millete hitaben bir genelge yayınlamış ve Anadolu’daki millî teşkilatın çalışmalarıyla meclis-i Mebusan’ın açıldığını söylemiş, ve amaçlarının millî davaya uygun bir barış yapılmasını sağlamak olduğunu belirtmiş ve vatanı ve millî varlığı koruma yolundaki faaliyetlerine ve çalışmalarına, millî gaye gerçekleşinceye kadar devam edeceklerini bildirmiştir.



İsatnbul'un İşgali

Anadolu’daki Millî Mücadele Hareketi’nin ve bu hareketin siyasi ve hukuki varlığı şekliyle ortaya çıkmış olan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin İstanbul’da her geçen gün kuvvet bulması, fikir ve düşüncelerinin başta Meclis-i Mebusan olmak üzere mülkî ve askerî organlarca da benimsenmesi en başta İtilâf Devletleri’nin, Saray’ın ve İngiliz Muhibbleri Cemiyeti ve Hürriyet ve İtilâf Fırkası başta olmak üzere yerli işbirlikçilerin işine gelmiyordu.

Diğer taraftan İngilizler Ali Rıza Paşa Hükümeti’nin işbaşına gelmesiyle birlikte, Türk Ordusu ile Anadolu’da Yunan işgallerine karşı kurulmuş Kuva-yı Milliye kuvvetlerinin birbirlerine daha çok yardıma girdiklerini görmekte ve anlamakta gecikmeyeceklerdir. Bilhassa harbiye Nazırı Cemal Paşa ile Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa’nın Kuva-yı Milliye kuvvetlerine yardım ettikleri, subay ve asker gönderdikleri, Anadolu’daki kuvvetlerin yerlerini izin almadan değiştirdikleri gibi gerekçelerle 20 Ocak’ta Osmanlı Hükümeti’ne bir protesto nota’sı verdiler. Hükümet İtilâf Devletleri’ne verdiği cevapta iddiaları reddetmiş, açıklamalarda bulunmuştu. İstanbul’daki İtilâf Devletleri Yüksek Komiserleri bu açıklamaları inandırıcı bulmayarak kabul etmediler. Mustafa Kemal Paşa, bu iki devlet adamına, bulundukları görevlerden ayrılmamalarını bildirdiyse de, Cemal Paşa ve Cevat Paşa Hükümeti daha fazla müşkül vaziyete sokmamak için istifa ettiler. Bundan sonra prestij kaybeden Ali Rıza Paşa Hükümeti, İtilâf Yüksek Komiserlerinin daha fazla siyasi baskılarına maruz kalacaktır.

Ali Rıza Paşa Hükümeti’nin bu dönemde yaptığı en önemli icraat, Mustafa Kemal Paşa’nın isteği doğrultusunda, genel bir Yunan saldırısına karşı Anadolu’da savunma tedbirleri almak ve bununla ilgili düzenlemeleri yapmaktı. Öncelikle bir seferberlik planı hazırlanmış, silah ve cephanelerin güvence altına alınması sağlanmıştı. Kuvayı Milliye, Anadolu’da cephane depolarını, ulaşım ve haberleşme noktalarını ele geçirip seferberlik işlerini yürütecekti.

İngilizleri ve diğer İtilâf devletlerini İstanbul’u resmi işgale iten olayların gelişimi de şöyle olmuştur. Balıkesir ve Saruhan ve Havalisi Harekât-ı Milliye Redd-i İlhak Merkez Heyeti üyesi olan Köprülü Hamdi Bey ve arkadaşları Gelibolu yakınlarında bulunan, içinde 8500 tüfek, 30 makineli tüfek ve yarım milyon civarında piyade fişekliği ve diğer bazı askeri malzeme olan Fransızların kontrolündeki Akbaş Cephaneliğini basmış ve burada bulunan silâh ve askeri malzemeleri kaçırarak Anadolu’ya taşımışlardı. Bu olay İngilizlerin ve Fransızların büyük tepkisine neden oldu ve olaylardan dolaylı olarak sorumlu tuttukları Ali Rıza Paşa Hükümeti üzerindeki baskılarını artırarak istifaya zorladılar. Nitekim bir süre sonra baskılara dayanamayan Ali Rıza Paşa Hükümeti istifa edecektir.

Padişah Vahdettin, yeni hükümeti kurma görevini bir önceki hükümette Bahriye Nazırlığı yapan Salih Paşa’ya verdi. Salih Paşa, Mustafa Kemal’le Amasya Mülâkatı’nı yapmış, Kuvay-ı Milliye hareketine karşı olmayan vatansever ve hamiyetli bir devlet adamı idi. Mustafa Kemal’e göre kendisiyle anlaşılıp, iş görülebilecek bir insandı. Nitekim İngilizlerin işbaşına geldiğinde, Kuvay-ı Milliye ‘yi kötüleyen ve reddeden bir açıklama yapması konusundaki isteklerini yerine getirmedi. Bu bakımdan İngilizler Salih Paşa Kabinesi’ni de Kuvay-ı Milliye’ye taraftar bir kabine olarak görüyorlar ve işbaşından uzaklaştırmak için fırsat kolluyorlardı.

İngilizler, Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki Millî Mücadele Hareketi’nin giderek daha etkili hale gelmesinden rahatsızlık duyuyorlardı. Meclis’in açılmasıyla bu hareketin söneceğini, zayıflayacağını düşünseler de bu düşündükleri olmamıştı. Üstelik Meclis, Erzurum ve Sivas Kongreleri kararlarına dayanan ve İstanbul başta olmak üzere bütün işgallere karşı olduğunu ilan eden ve Türk vatanının bir bütün olduğunu, parçalanamayacağını temel fikir olarak benimsemiş olan “Mîsak-ı Millî’yi” kendilerine rağmen kabul etmişti. İngilizlere göre bu çok tehlikeli bir durumdu. İstanbul’da iktidarı milliyetçiler (İngilizler Mustafa Kemal Paşa tarafından başlatılan Millî Mücadele Hareketine bu ismi veriyorlardı “Kemalist milliyetçiler”, “Anadolu’daki milliyetçi hareket” “milliyetçiler”) her geçen gün ellerine geçiriyorlardı. İplerin kendi ellerinden kaydığını düşünmeye başladılar.

İşte Anadolu’daki Kuvay-ı Milliye birliklerinin Güney cephelerinde (Maraş’ta ve Adana civarlarında) Fransızlara ve Batı Cephesinde (Aydın’da) Yunanlılara karşı başarılar kazanması üzerine, İngilizleri, Türklere barış şartlarını zorla kabul ettirecek çareler aramaya itmiştir. Bu amaçla 5 Mart 1920’de Londra’da toplanan, Müttefikler Yüksek Konseyi İstanbul’daki İtilâf devletleri Yüksek Komiserlerinin İstanbul’un işgal edilmesi konusundaki tekliflerini görüştüler. İngiliz Dışişleri Bakanı ve bir Türk düşmanı olan Lord Cürzon, İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral de Robeck’e gönderdiği 6 Mart 1920 tarihli telgrafında Yüksek Konseyin aldığı kararları bildirdi. Buna göre, İstanbul işgal edilecek, Türk Hükümeti’nden Anadolu’daki Millî Hareketi ve onun lideri olan Mustafa Kemal’i bertaraf etmesi istenecek, işgal barış antlaşmasının kabulü ve uygulanmasına kadar devam edecekti. İşgal için bulunan gerekçe de sözde Kilikya bölgesinde çok sayıda Ermeni’nin Türkler tarafından katledildiği şeklindeki uydurma haberlerdi.

İlk işgal edilen yer Türk Ocağı merkez binası oldu. Arkasından 15Ö16 Mart gecesi Beyoğlu ve Üsküdar semtleri, 16 Mart 1920 sabahı Şehzadebaşı’nda bulunan 10. Kafkas Tümeni’nin karargahı İngiliz askerlerince basılarak silahsız ve baskınla yataklarından yeni kalkmış olan 5 askerimizi şehit edip 9 askerimizi de yaraladılar. Harbiye ve Bahriye Nezareti binalarıyla önemli askeri birimleri kuşattılar. Eski Harbiye Nazırı Cemal Paşa’yı evinden, üzerindeki pijamasını dahi değiştirmesine izin verilmeksizin tutukladılar. İstanbul’daki bütün resmi yerler işgal edildi. Hatta Harbiye Nazırı Fevzi Paşa’nın odasına giren birkaç İngiliz subayı küstah bir şekilde Paşanın göğsüne süngülerini dayadılar. Bütün yollar İngilizler tarafından tutuldu. şehre giriş ve çıkışlar kontrole başlandı. Şehrin önemli yerlerine top ve makineli tüfekli birlikler yerleştirildi. Ayrıca İngilizler İstanbul’da sıkıyönetim ilan ettiler.

İşgalden sonra yayınladıkları bildiride İngilizler:”İşgalin geçici olduğunu; İtilâf Devletleri’nin niyetinin Saltanat makamının nüfuzunu kırmak değil aksine kuvvetlendirmek olduğunu, Anadolu’da isyan çıktığı veya azınlıklara karşı katliam yapıldığı takdirde İstanbul’un Türklerden alınacağını ve herkesin İstanbul’dan verilecek emirlere uyması gerektiğini” ilan ettiler. İngilizler işgalin tek sorumlusunun Anadolu’daki isyan hareketi olarak nitelendirdikleri Millî Mücadele Hareketi olduğunu belirterek Mustafa Kemal Paşa’yı güç duruma sokmak ve otoritesini kırmayı düşünmüşlerdi

İstanbul’un işgalini, işgal sabahı öğrenen Sadrazam Salih Paşa ve Hükümeti bu olayı protesto etti. Meclis-i Mebusan üyesi bir grup milletvekili de Padişah Vahdettin’i ziyaret ederek Meclis’in kabul etmediği hiçbir antlaşmayı imzalamamasını istediler.

16 mart günü gerçekleşen bu işgalden hemen sonra İngilizler Fındıklı Sarayı’ndaki Meclis-i Mebusan binasını kuşattılar. Meclisi basarak içeriye zorla giren İngilizler, özellikle Millî Mücadele Hareketi’nin Meclis’teki başkanlığını yapan Rauf Bey’i, Kara Vasıf Bey’i ve diğer bazı milletvekillerini tutukladılar. Tutuklanan bu milletvekilleri 15 Mart’ta yine İngilizler tarafından tutuklanmış bulunan 150 civarındaki Türk aydınlarıyla birlikte Malta’ya sürgüne gönderiğleceklerdi.

Bu olay üzerine 18 Mart 1920 günü yaptığı oturumda, Milletvekillerinden Tunalı Hilmi ve Dr. Rıza Nur’un verdikleri bir önerge ile “Meclis-i Mebusan’ın yeniden hür iradesini ortaya koyacağı güne kadar Meclis çalışmalarının talik” edilmesine karar verilmişti. Bir süre sonra başından beri Meclis’in Müdafaa-i Hukukçu yapısından rahatsızlık duymuş olan Sultan Vahdettin, yayınladığı bir İrade ile 11 Nisan 1920’de Meclis-i Mebusanı dağıtt.

İstanbul’un işgali Milli Mücadele döneminin en önemli olaylarından biridir. İstanbul’un işgali, Türk Milletinin İtilâf devletlerinin merhametine sığınarak değil ancak Anadolu’da yapacağı bir mücadele ile varlığını sürdürebileceğini açıkça ortaya koymuştur. Kuvayı Milliye’ye ve onun liderlerine olan güven artmış, işgal kuvvetlerine karşı mücadele hızlanmış, kapatılan Meclis-i Mebusan üyeleri başta olmak üzere eli silah tutan pek çok Türk, Anadolu’ya geçerek Millî Mücağdele’ye katılmıştır.

İstanbul’un işgali hadisesi, Heyet-i Temsiliye’nin çalışmaları için bir dönüm noktası olmuştur. 16 Mart 1920’ye kadar, artık Heyet-i Temsiliye’nin varlığına sebep kalmadığını iddia edenler Mustafa Kemal Paşa’nın görüşlerinin haklılığını kabul etmek zorunda kalmışlardır. İstanbul’un işgali ile müesseseleri göstermelik hale gelen, Osmanlı Devleti fiilen sona ermiş, 23 Nisan 1920’ye kadar Heyet-i Temsiliye, bu tarihten sonra da Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, vatanın ve milletin kurtuluşu için tek ümit tek otorite haline gelmiştir.

İşgal altındaki bir şehirde Meclis-i Mebusan’ın serbest bir şekilde çalışamayacağını belirterek İstanbul’a gitmeyen Mustafa Kemal Paşa, İtilâf Devletleri’nin İstanbul’u işgal edeceklerini, Anadolu’ya istihbarat bilgileri taşıyan gizli cemiyet Mim Mim Grubu’nun gönderdiği bilgilere dayanarak 11 Mart’ta öğrenmiş ve İstanbul’da bulunan Rauf Bey’i uyarmıştı.

Yine İtilâfların böyle bir işgali yapacakları, Meclis-i Mebusanı basacakları, Milletvekilleri başta olmak üzere sivil ve askeri şahsiyetğleri tutuklayacakları beklenildiği için, böyle bir durumda Anadolu’da bulunan yabancı subayların tutuklanması, özellikle Erzurum’da bulunan İngiliz yarbayı Rawlinson’nun kaçırılması konusunda 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’ya talimat vermişti.

Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’un işgalinden aynı günün sabahı resmen haberi olmuştu. Vatansever ve fedakar bir telgrafçı olan Manastırlı Hamdi Efendi işgalden kısa bir süre sonra “Bu sabah İngilizlerin Şehzadebaşı Karakolu’nu basarak ele geçirdiklerini ve İstanbul’u işgal ettiklerini “bildirmişti.

Mustafa Kemal Paşa, kendisine iletilen bu bilgiyi hemen bütün Kolordu Komutanlarına telgrafla bildirmişti. Komutanlara gönderdiği bu bildiride bu andan itibaren Heyet-i Temsiliye’nin Anadolu’da müracaat edilecek idarî mercii olduğunu bildiren Mustafa Kemal Paşa, işgali izleyen ilk saatlerden itibaren sorumluluk sahibi bir lider olarak, büyük bir ileri görüş ve enerji ile hemen tedbir almıştı.

Yayınladığı bir diğer genelgeyle Anadolu’da ve Rumeli’de bütün ahalinin mal ve can güvenliğinin sağlanmasını istemiştir. Ayrıca bütün vali, komutan ve Müdafaa-i Hukuk Heyetlerine “hainlik düşünen bazı kimselerin milleti aldatmasına ve gerçeklere ters düşen yanlış hareketlere yöneltmelerine engel olmak için halkın aydınlatılması isteyen bir genelge göndermişti.

Mustafa Kemal Paşa, Türk Milletinin bu yeni işgal hareketi karşısındaki tepkisini yabancı ülkelere yansıttı. İstanbul’da bulunan yabancı devletlerin mümessillerine, bütün tarafsız devletlerin Dışişleri Bakanlıklarına ve Fransa, İngiltere, İtalya Millet Meclislerine verilmek üzere Antalya’daki İtalyan Temsilciliğine birer protesto telgrafları gönderdi. Bir başka talimatıyla bütün Vali ve Komutanlardan aynı yerlere protesto telgrafları göndermelerini istedi.

Mustafa Kemal paşa 16 Mart 1920’de millete hitaben de bir bildiri yayınlayarak işgal ile yediyüz yıllık Osmanlı Devleti’nin hayatına son verilmiş olduğunu, vatan ve istiklâlimizi kurtarmak için mücadele etmemizin gerektiğini bildirmiştir.

Heyet-i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal Paşa 17 Mart 1920 yayınladığı telgraflarla da, hiçbir askeri ve sivil makamın İstanbul ile haberleşmemesini, Heyet-i Temsiliye ile irtibatlarını devam ettirmelerini, İstanbul’daki olağanüstü durumun Anadolu’da mevcut kanunların uygulanmasına mani olmadığını belirterek kanunsuz işler yapılmağmasını istedi.

Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’un işgalini öğrenir öğrenmez aldığı tedbirler arasında en önemlisi, Ankara’da olağanüstü yetkiler taşıyan bir meclisin toplanması kararı ve bunun uygulanması idi. Mustafa Kemal Paşa, bu kararını nasıl uygulayacağını Kolordu Komutanlarına 17 Mart 1920 tarihinde bir genelge ile bildirdi. Telgrafta, Ankara’da bir Kurucu Meclis’in (Meclis-i Müessisan) toplanacağı, üye seçileceklerin nitelikleri ve seçimin nasıl yapılacağı, üye seçileğceklerin beş gün içerisinde Ankara’ya gönderilmesinin uygun görüldüğü genelgenin diğer makamlara yayınlanmasından önce komutanların muvaffakatlarının beklendiği bildiriliyordu.

Komutanlarla makine başında yapılan ve iki gün süren haberleşme sonunda, Kurucu Meclis yerine “olağanüstü yetkiye sahip bir meclis” deyiminin kullanılması ve seçimin onbeş gün içerisinde gerçekleştirilmesi uygun görülmüştü. Bu değişikliklerle Kolordu Komuğtanlıklarına, valiliklere ve bağımsız sancaklara yayınlanan 19 Mart 1920 tarihli genelgeye göre memleketin her yerinde seçim hazırlıkları başlamıştı.

Mustafa Kemal Paşa, Heyet-i Temsiliye Reisi Başkanı olarak, bu bildiri ile Ankara’da olağanüstü yetkiye sahip bir meclisin toplanacağını, bunun için her livadan beşer kişinin seçilmesini, seçimde her parti, zümre ve cemiyetin aday gösterebileceği gibi, bireysel olarak da adaylığın konulabileceğini, seçimlerin gizli ve mutlak çoğunluk esasına göre yapılacağını belirtmiştir. Seçimlerin onbeş gün içinde Ankara’da çoğunluk sağlanmış olarak toplanmayı gerçekleştirmek üzere yapılmasını istemiştir. Bunun yanısıra Meclis-i Mebusan üyesi iken, Meclisin kapatılması üzerine Ankara’ya gelen mebusların da Meclisin üyesi sayılacağı gibi hususlar açıklanmıştır.
 
Tüm sayfalar yüklendi.
Üst Alt