• Kaynak menüsünden dosya indirebilmek istiyorsanız lütfen forum kullanım bilgisini okuyunuz

Osmanlı ailesinde iftar zamanı

Talebe

Yeniçeri Ağası
Yeniçeri Ağası
Katılım
21 Mar 2009
Mesajlar
937
Puanları
93
#1
Osmanlı ailesinde iftar zamanı

Osmanlı insanı, Peygamber-i Âlişan Efendimiz’in, “Ailenizle birlikte yediğiniz yemeğin bereketi vardır” şeklindeki buyruğuna uygun olarak sofraya topluca oturur, her yemek merasimsel bir anlayışla yenirdi...

Öğün aralarında atıştırma âdeti yoktu. Bu nadiren yapılan bir şeydi. Sokakta yürürken ısırarak bir şeyler yemek ise, bize sonradan musallat olan ve hızla alışkanlığa dönüşen bir sapma...

Osmanlı insanı sokakta, hele de ayakta yemek yemeyi son derece çirkin ve ayıp sayardı...

O devirde hayat hızlı akmadığı, iş dünyası da şimdiki gibi acımasız-insafsız olmadığı için, ev halkı akşam yemeğinde mutlaka buluşurdu...

Özellikle iftar yemekleri aile için tam bir şölendi...

Tahmin edebileceğiniz gibi, Osmanlı asırlarında yemek, yer sofrasında yenirdi...

Önce yere tertemiz bir örtü atılır, üstüne tahtadan yapılmış bir ayak konur, ayağın üzerine de büyük yemek sinisi yerleştirilir, tahta kaşıklar sininin çevresine dizilirdi.

Sininin etrafına, evin hanımının becerisine göre işlenip düzenlenmiş minderler konurdu...

Sofra âdâbına göre, sağ kollar sofraya dönük olarak hafif çapraz oturulur, erkekler sağ dizlerini sünnet üzere dikerler, kadınlar ise dizüstü çökerlerdi.

Ev halkı, iftara yarım saat kala sofradaki yerlerini alırdı. Bu, sofraya ve sofrayı hazırlayan hanımlara gösterilen saygının gereğiydi...

Ayrıca bir sabır imtihanına girmekti. Yiyecekler sofrada öylece durur, etrafında oturanlar nefislerini sabır ve itaat sınavından geçirirlerdi. Ayrıca duaların kabul olduğu bildirilen iftar saatini dua, zikir ve tefekkürle değerlendirirlerdi.

Sürahi, sinide yer tutmaması için, sofra örtüsünün üstünde (yerde) dururdu. Su içmek isteyen söyler, gençlerden biri sürahiden bardağa su koyardı. Biri suyunu içerken, sofradakiler mutlaka onu bekler, böylece su içenin yemek hakkı korunurdu. Suyu içen suyu verene “Su gibi aziz ol” diye dua ederdi.

Sofraya ilk olarak büyücek bir bakır kâse içinde çorba gelirdi. Yemeği, besmele eşliğinde ailenin en yaşlı kişisi başlatırdı.

Kökleri inanç manzumemizde olup yüzyıllarla gelenekselleşen sofra âdâbına göre, yemek hızlı yenmez, ağız dolu iken konuşulmaz, kahkaha ile gülünmezdi. Lokma aralarında güzel ve olumlu şeylerden bahsedilirdi.

Sofraya gelen yemeği beğenmemek pek tabii mümkündü, ancak bunu yüksek sesle dile getirmek en büyük görgüsüzlük sayılırdı...

Osmanlı sofrasında kesinlikle ağız şapırdatılmaz, ekmek ısırılmaz, burun çekilmez, diş karıştırılmazdı. Sofraya oturuşta ve kalkışta eller mutlaka yıkanır, ağız misvaklanırdı.

Yemekler aynı kaptan yenirdi. Sofraya sulu yemek gelmişse, tahta kaşık kullanılır, Batı’daki gibi çatal-bıçak kullanılmazdı (Çatal-bıçak Tanzimat›la birlikte kullanılmaya başlandı).

Çorbadan sonra, pilav eşliğinde et yemeği gelirdi. Ardından ya bir soğuk yemek, ya bir börek verilirdi. En sonunda tatlı ya da meyve yenirdi.

Çorbadan sonra akşam namazı cemaatle kılınır, sonra tekrar sofraya dönülürdü.

Aile reisi (dede yahut baba) şükür duasını ettikten sonra, sünnet üzere herkes tuzluktan bir tutam tuz alarak ağzına atar ve yemeği pişirene “Elinize sağlık” gibi, “Çok güzel olmuş” gibi cümlelerle teşekkür edilirdi. “Sağol”, “Berhüdar ol”, “Allah razı olsun”, “afiyet ola”, “elinize sağlık” gibi sözler, ağızlardan düşmezdi.

Yemek yenilip dua edilmesinin ardından, evin yetişkin genç kızı varsa o, yoksa anne mutfağa geçer, büyüklere kahve pişirirdi...

Büyük anneler, büyük babalar otururken sofradan kalkanlar, boş tas ve tabakları toplayıp mutfağa taşırlardı. Hiçbir yerde ekmek kırıntısı bırakılmazdı...

Osmanlı insanı “nimet” dediği ekmeğe aşırı bir duyarlılık ve hürmet gösterirdi.

You must be registered for see images

Yavuz Bahadıroğlu
 
Üst Alt