• Kaynak menüsünden dosya indirebilmek istiyorsanız lütfen forum kullanım bilgisini okuyunuz

İran

Ece

Usta Üye
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
14,117
Best answers
0
Puanları
0
#1
İran islam Cumhuriyeti
M.Ö. 3000 yıllarından beri İran biliniyordu. Bilinen en eski imparatorluk Elamlıların M.Ö. 1100-600 yıllarında kurdukları imparatorluktur. Elamlıların yerine Medlerin kurmuş oldukları imparatorluğu Persli Keyhüsrev M.Ö. 550 yılında yıkmış ve Anadolu?nun büyük bir bölümü dahil olmak üzere egemenliği altına almıştır. İskender komutasındaki Yunanlılar M.Ö. 330 yıllarında bütün İran topraklarını ele geçirdiler. Bundan sonra İran topraklarında Parthların ve Sasanilerin egemenliği devam etmiştir.

Sasanilerin çöküşü İslam ordularının İran?ı ele geçirmeleriyle olmuştur. Hazret-i Ömer devrinde İran üzerine birçok seferler düzenlenmiştir. Akın akın İran içlerine giren İslam orduları, Âzerbaycan, Taberistan, Cürcan, Rey, Kumis, Karvin, Zencan, Hemedan, İsfahan ve Horasan?ı fethettiler. Hazret-i Ömer?in ölümünden sonra İran?da bazı karışıklıklar meydana geldi. Hazret-i Osman bunun üzerine askeri birlik göndererek isyanları bastırdı ve elebaşılarını cezalandırdı. Böylelikle İslam hakimiyeti, İran?da devamlı sağlanmış oldu.

Hicri sesekizinci asrın başında Safiyyüddin Erdebili hazretlerinin soyundan gelenler İran?da Sünni bir tarikat kurdular. Onun adına nisbetle bu tarikata Safeviyye adı verildi. Osmanlı sultanları, İslamiyete hizmet eden bu tarikat mensuplarına pek çok ihsanlarda bulundular. Ancak Hoca Ali?den itibaren bu yolun mensupları arasında Eshab-ı kiram düşmanlığı yayılmaya başladı.

Daha sonra tarikatın başına geçen Şeyh İbrahim, aşırı Şii görüşlerini benimsedi. Bundan sonra tarikatin başına Şeyh Haydar geçti. Şeyh Haydar?ın ölümünden sonra oğlu Şah İsmail taç giydi. Şah İsmail, velinimeti olan Akkoyunlular Devletini yıkarak, İran?da Safevi Hanedanını kurdu. Bunun zamanında Şiilik, devletin resmi dini oldu. Bu dönemde sülalenin en büyük meselelerini Osmanlılarla savaşmak teşkil etti.

1514 yılında Çaldıran?da Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail?i ağır bir hezimete uğrattı ve Tebrizi fethetti. Şah İsmail?in ölümünden sonra tahta geçen oğlu Tahmasb zamanında İran bütünüyle Osmanlıların eline geçti.

Safevi Sülalesinin çöküşü Şah İkinciAbbas?ın hükümdar olduğu döneme rastlar. Yıkılışın ilk belirtisi Kandehar?daki Afganlı Mir Veys?in 1709 yılında isyan ederek başarı sağlaması oldu. Bundan sonra Afganlılar sık sık İran üzerine askeri seferler düzenlediler. Fakat hiçbir zaman İran?a tamamen sahip olamadılar. 1729?da Safeviler yeniden yönetimi ele geçirdiler. Fakat bu sefer de Rus Çarı Deli Petro öteden beri gerekli ticaret yollarını açabilmek için İran?a göz dikmiş durumdaydı.

Osmanlılar da İran?ın Rusların eline geçmemesi için İran üzerine bir sefer düzenledi. Osmanlılarla Ruslar arasında bir savaş tehlikesi belirdi, ama sanıldığı gibi olmayarak iki devlet anlaşarak, İran?ı aralarında pay ettiler. Bu anlaşma uzun sürmedi. Tahmasb kuzeydoğu İran?da bir ordu toplamaya çalışıyordu. Çar Petro, tahtın Safevi Sülalesine geçmesini uygun karşılayacağını açıklamıştı. Ama bütün bunlar Safevi Sülalesinin tahtı ele geçirmesine yetmedi.

Nadir Şah ile birlikte İran üzerinde Afşar soyunun egemenliği başlamaktadır. Ancak bu da uzun sürmedi. Nadir Şah?ın öldürülmesinden sonra bir iktidar boşluğu meydana gelmiş ve bundan sonra üç ayrı rakip taht için ortaya çıkmıştır. Bunlar: Zendler, Afganlılar ve Kaçarlardır. Bunlardan Zendlerin yönetimi 40 seneye varmayacak derecede kısa bir zaman diliminde oldu. Bundan sonra ülke yönetimi 1925 yılına kadar Kaçarların elinde kaldı.

1925-1979 yılları arasındaki dönem ise Pehlevi sülalesinin İran tahtında bulunduğu dönemdir. Pehlevi sülalesinin İran tahtında bulunduğu süre içinde geçen en buhranlı dönem İkinci Dünya Savaşı yıllarıdır. 1938 yıllarından sonra İran?da Alman tesiri şiddetli bir şekilde kendisini hissettirmeye başlamış, bunun neticesinde İran?da pek çok Nazi-Almanyasının teknisyenlerinin bulunması, başta İngiltere olmak üzere müttefik devletleri tedirgin etmiştir.

Bununla başlayan gerginlik, 1952 senesinde İran?ın İngiltere ile diplomatik ilişkilerini kesmesine kadar ilerledi. İran başbakanlarından Musaddık?ın yönetimin başında bulunduğu dönemlerde İran Komünist Partisi olan Tudeh?e büyük tavizler vermesi ve bunları batıya karşı koz olarak kullanmaya çalışması, memlekette huzursuzluklar meydana gelmesine sebep oldu. Bunun üzerine Şah, Musaddık?ı başbakanlıktan azlederek yerine General Zahid?i tayin etti.

1963 yılında Şah ?Beyaz Devrim? adı altında ülkede büyük çapta ekonomik ve sosyal reformlar yapmıştır. Ülkesini tamamı ile Amerika´nın sömürgesi haline sokmuştu.Her geçen gün artan petrol gelirleri ve özellikle ülke savunması için yapılan büyük harcamalar, İran?ı Ortadoğu?da özellikle askeri bakımdan söz sahibi ülkeler arasına getirmeye başlamıştı. Bu zamanda Fransa?da sürgünde bulunan İranlı dini lider Humeyni, ülkede şii islam inancının hakimiyetinden istifade ederek, çoğunlukta olan Şiileri etrafında topladı.

Tam bağımsızlık yolunda yapılan pek çok mücadeleler neticesinde İmam Humeyni İran?a hakim oldu. Şah ailesi İran?ı terketti ve memleket caferi-islam inancı ile idare edilmeye başlandı.

İmam Humeyni idaresindeki İran, Irak ile 22 Eylül 1980?de harbe başlamış ve bu harpte yüzbinlerce İranlı ölmüştür. 20 Ağustos 1988?de Ateşkes ilanı ile savaş durdu. Âyetullah Humeyni?nin 1989?da ölmesi üzerine aynı yılın Ağustos ayında yerine cumhurbaşkanı Ali Hameney, Hameney?in yerine de meclis başkanı Haşimi Rafsancani Cumhurbaşkanı seçildi.

Saddam Hüseyin?in Kuveyt?i işgal etmesi üzerine, İran?ın barış şartlarını eksiksiz kabul ettiğini açıkladı. Böylece l980?da başlayan savaş 1990?da barış anlaşması ile neticelendi ve iki ülke arasında diplomatik ilişki yeniden kuruldu.
 

Ece

Usta Üye
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
14,117
Best answers
0
Puanları
0
İRAN


Ortadoğu ile Orta Asya'nın yüksek düzlükleri arasında yer alan ülke.
I. Fizikî Ve Beşerî Coğrafya
II. Tarih
III. Kültür Ve Medeniyet
İran geniş yüzölçümü (1.643.000 km2) ve kalabalık nüfusu ile (1998'de 61.839.435) dikkat çeker. Başşehir Tahran, günümüz*de halkın % IS'inin yaşadığı 8.500.000 nüfuslu büyük bir şehirdir. 1979'da şah*lık rejimine son verildikten sonra kurulan İran İslâm Cumhuriyeti'nde nüfusu mil*yonu geçen diğer büyük şehirler Meşhed (1.500-000), İsfahan (1.300.000) ve Teb*riz'dir (1.100.000).


1. Fizikî Ve Beşeri Coğrafya


Dağlık bölgelerin hâkim olduğu ülke topraklan fizikî ve beşerî coğrafya bakı*mından iki kategoriye ayrılır. Yazın oturu*lan yüksek- soğuk alanlar kışın oturulan alçak-sıcak alanlar (germ-sir/kışlak). Şehirler ve köylerin tamamı*na yakını bu iki tür arazinin ortasındaki dağ eteklerinde yer alır. Büyük bir kesimi 1000 -1500 m. arasında değişen, yüksel*tisi nadiren 600 metreye kadar düşen ve içinde çok sayıda çöküntü çukuru bulu*nan İran yaylası kaplar. Kuzeydeki Deşti-kevir çölü ile güneydoğudaki Deştilût çu*kurluğu dünyanın önemli çöllerindendir. Bazı çukurların içinde genelde suyu aşın derecede tuzlu olan göller bulunur; Urmiye gölü bunların en büyüğüdür. İran yaylasının kuzeyinde Elburz, doğusunda Kopet ve Horasan, batı ve güneyinde Zağ-ros dağları yer alır; en büyük yükseltiler Dernâvend (5610m.),Âlemkûh (4850m.) ve Zerdkûh (4547 m.) doruklarıdır. Ülke*de sık sık, dağları çevreleyen ve İran yay*lasını yaran büyük faylar ve Sebelân, Demâvend gibi yanardağlar sebebiyle dep*remler meydana gelir.
Yarısı 300 milimetreden az yağış alan İran kurak bir ülkedir; sadece Hazar eya*letlerine bol miktarda yağmur düşer.[3] Tahran-İsfahan hat*tının doğusunda yağışlar 200 milimetre*nin altında iken Batı ve Kuzey İran nisbe-ten nemlidir. Sıcaklıklar güneyde bazan 50 dereceyi bulur. Kışlar, kara ikliminin hâkim olduğu batıda ve kuzeyde uzun ve sert geçer.[4] Toprakların büyük bir kısmı (% 67) suları okyanuslara ulaş*mayan kapalı havza durumundadır. İran yaylasının yüksek kesimlerinden doğan ve Hazar denizine dökülen Sefîdrûd bir tarafa bırakılacak olursa diğer daimî akarsular, Elburz dağlarının nemli ya*maçlarından inerek Hazar denizine ula*şanlarla Zağros dağlarından Hûzistan ovasına ve Basra körfezine doğru akan büyük nehirlerdir. Ülkenin kendine has ve zengin bir bitki örtüsü vardır. Bu ori*jinalliği Avrupa-Sibirya, Hint ve Arap-Akdeniz flora bölgeleri arasındaki kav*şakta yer almasından kaynaklanır. Ormanlar ülke topraklarının % 11 'ini kap*lar. Bitkiler gibi hayvanlar da çok çeşit*lidir.
İran, 1950'li yıllardan itibaren komşu ülkelerin çoğuyla mukayese edilebilir se*viyede (yılda % 2,5) güçlü bir nüfus artı*şına sahne olmaktadır.[5] Halkın % 67'si, toprakların % 27'si-ni meydana getiren kuzeybatı bölgelerin*de yaşar. Şehirleşme de nüfus artışıyla birlikte 1950'lerde başlamış ve 1950'de nüfusu 100.000'in üzerinde olan sadece dokuz şehir mevcutken 199l'de bu sayı kırk yediye çıkmıştır. Etnik yapı çok karı*şıktır [6] Fârisî asıllılar en büyük kitleyi oluş*turur (% 50); resmî dil Farsça'dır. Nüfu*sun yaklaşık % 20'si Türkçe konuşur. Fâ*risî asıllı olmayan etnik gruplar ülkenin merkezine uzak yerlerde, daha çok sınır bölgelerinde yaşamaktadır. Beşerî coğ-yafya, gelişmiş kırsal kesimlerle nüfusun yarıdan fazlasının yaşadığı şehirler ara*sında büyük bir zıtlık gösterir.
Çalışan nüfusun % 29'unun (3,3 mil*yon kişi) uğraştığı tarım millî üretimin % 13'ünü sağlamaktadır. Bu sektöre ayrı*lan 17 milyon hektar arazinin% 44'ünde sulu tarım yapılır. Büyük ekim alanları ül*kenin kuzeyinde ve Hûzistan'da yer alır*ken sadece tarıma elverişli toprakların % 4'üne sahip olan Hazar vilâyetleri üre*timin dörtte birini temin eder. Ürünler çok çeşitli ise de tarım arazilerinin dörtte üçünü tahıl kapsar.[7] İran, hayvancılık alanında yetiştirdi*ği 53 milyon küçük baş hayvanla önem*li bir ülkedir ve ovalarla yaylalar arasında gidip gelen sürü sahibi göçebelerin sayı*sı bakımından Moğolistan'dan sonra dün*yada ikinci sırayı alır. İran'ın petrole dayalı olmayan işletmelerinin en büyük kısmı tarım ürünleri üzerinedir. Özellikle Hazar denizinde havyar için mersin balığı, Basra körfezinde karides ve Hint Okyanusu'n-da ton balığı avcılığı yapılır.
Mescidisüleyman'da petrol bulunma*sından (i908) sonra İran'ın tarihi değiş*ti. İngiliz-İran şirketi Oil Company'nin iş*lettiği bu doğal zenginlik 1951'de Mu-hammed Musaddık hükümeti tarafından millileştirildi. 1953'te İran Petrolleri Millî Şirketi yerini İngiliz ve Amerikan şirket*lerince idare edilen milletlerarası bir ko*misyona bıraktı. Özellikle Hûzistan bölge*sindeki Ahvaz, Geçsârân ve Âgâcârî yakın*larında ve Basra körfezinde üretim 250 milyon tona kadar çıktı: İran-Irak Savaşı'nın (1980-1988) ardından 65 milyon tona kadar düştü. Hazar denizinin önem*li petrol kaynakları henüz tam olarak de*ğerlendirilmiş değildir. Üretim kapasitesi 1978'de günlük 7 milyon varilken 1990'-dan itibaren günlük 4 milyon varilden aşağıdır. Harg adası yükleme tesislerin*den yapılan ihracat, iç tüketimin hızlı artışından sonra azalmakla birlikte İran Devleti'ne 15 ile 18 milyon dolarlık bir ge*lir sağlamaktadır. Abadan'daki dünyanın en büyük petrol rafinerisinin İran-Irak Savaşı sırasında tamamen tahrip olma*sından sonra rafinerilerin ülkenin iç kı*sımlarında inşa edilmesi siyaseti yoğun-lukkazandı.[8] İran, aynı zamanda dünyanın İkinci doğal gaz rezervlerine ve bilhassa Kirman'da çok farklı maden yataklarına sahiptir.[9] 1985'-ten beri işletilen Şarşeşm bakır madeni dünyanın en zengin bakır yataklarından biridir.
1965'ten itibaren sanayi yatırımlarına harcanan petrol geliri İran'ın uygun alt yapılarla donatılmasını sağladı.[10] Sanayide çalışanlar [11] 1986'da faal nüfusun dörtte birini teşkil ediyordu. 1979"dan itibaren uygu*lanan yeni iktisadî siyaset, İran-irak Sa*vaşı ve Amerikan ambargosu sanayinin gelişmesini yavaşlattı ve yabancı serma*yeyle olan ilişkileri sınırladı. İşletmelerinin yarısına yakını Tahran-Kerec bölgesinde bulunan İran sağlam bir sanayi altyapısı*na sahiptir. Üretimler en ağırından tüke*tim mallarına kadar çok çeşitlidir: Çelik, otomotiv, elektrikli ev aletleri, makine, alüminyum ve kimya sanayii gibi. Aktif sanayi politikası Kirman, Zencan, Kazvin, Simnân, Kum ve ülkenin güneyinde Arap yarımadası ile Hint Okyanusu'na açılan Benderabbas gibi yerlerde yeni sanayi tesislerinin geliştirilmesini sağladı.
İç ulaşım genelde karayoluyla gerçek*leştirilmektedir. İkinci derecedeki mahal*lî yollar, kamyonların ve otobüslerin çok yoğun biçimde çalıştığı otoyollardan daha yaygındır. Komşu ülkelerle karayolu bağ*lantısı iyi değildir; tek büyük milletlerarası karayolu Türkiye'den gelir. Sınırdaki diğer noktalar sadece mahallî veya bölgesel ulaşımı sağlar. Hazar'ı Basra körfezine, Meşhed'i Türkiye sınırına ve Tahran, İs*fahan, Kirman, Benderabbas'ı birbirine bağlayan hatlar ülkenin en önemli demir*yolu arterleridir. 1966 yılında Türkmenis*tan demiryolu ağıyla kurulan bağlantı. Orta Asya ülkelerinin dışarıya ve Hazar denizine açılmalarını sağlamıştır.


Bibliyografya :


P. English. City and Vİtlage in Iran: Settle-ment and Economy in the Kirman Basin, Madi -son 1966; V. Manteil, Les tribus du Fars et la sedentarisation des nomades, Paris- La Haye 1996; TheLandoflran{eö.VJ. Fisher), Cam-bridge 1968; P. VıeÜle. La feodalite et l'etat en Iran, Paris 1975; J. Momeni, The Popuiaüon of Iran, a Selectİon ofReadings, Honolulu 1977; H. Katouzian, The Political Economy of Modern Iran: 1926-1979, London 1981; E. Hooglund, Land and Reuolution in Iran: 1960-1980, Austin 1982; M. Bazın - C. Bromberger, Gi-iân et Azarbâyjân oriental. Cartes et docu-mentsethnographiqu.es, Paris 1982; Le fait ethniçue en Iran et en Afghanistan (ed. ]. P. Digard), Paris 1988; P. Fontaine. Le tapis persan ou lejardin de t'eternel printemps, Paris 1990; Popoli-M. H. Yazdi, Le nomadisme dans le nord du Khorassan, Iran, Teheran -Paris 1991; Tahqİqât-ejografiyâ'i-Recherches geographiques(ed. Popoli-M.Yazdi).Mashhad, ts.; J. Amuzegar. Iran's Economy under the Is-lamic Repubtic, London 1993; A. Schirazi, Isla-mic Deuelopment Poiiçy. The Agrarian Ques-tion in Iran, London 1993; J. H. Bamberg, The History of the British Petroleum Company: The Anglo-lranİan Years: 1928-1954, Cam-bridge 1994; L'economie de Viran islamiçue entreA'etat et lemarche (ed.Th. Coville), Paris -
394Teheran 1994; J. P. Digard v.dğr.. Viran au XXe siecle, Paris 1996; M. Bazin. "Qom, ville de pelerinageetcentre pegional", Reuuegeogra-phiquedel'est,Xl\l, Nancy 1973, s. 77-136.

II. Tarih


1. Başlangıçtan Müslümanlar Tarafın*dan Fethine Kadar.


İranlılar'la ilgili bilgi*lere tarihte ilk defa milâttan önce IX. yüz*yıla ait Asur kaynaklarında rastlanmakta*dır. Bu kayıtlardan, Ortadoğu'ya göç eden Hint-Avrupa kavimlerinden olan Medler'in Urmiye gölünün güneydoğusunda, Persler'in ise batısında oturdukları anla*şılmaktadır. Persler daha sonra güneye indiler ve bugün Fars adı verilen bölgeye yerleştiler. Zamanla bir imparatorluk ku*rarak sınırlarını genişleten Medler. Pers-ler'i kendilerine tâbi kılarak Asurlular'a karşı bir ittifak oluşturdular, İskitler'i ye*nilgiye uğrattıktan sonra Bâbilliler'le bir*likte Asur İmparatorluğumu çökerttiler. Böylece genişlemeye devam eden Medler doğuda bugünkü Tahran'ın bulunduğu yere kadar geldiler, daha sonra kuzeye yönelerek İrmîniye'yi hâkimiyetleri altına aldılar. Kültür yönünden Mezopotamya medeniyetlerinin etkisi altında kalan Medler, Astyages döneminde [12] çökmeye başladılar ve tarihe karış*tılar.
Persler'in soyundan gelen diğer birçok krallık gibi Medler'e tâbi olarak varlıklarını sürdüren Ahamenîler, M. Kyros Büyük Cyros döneminde güçlü bir imparator*luk haline geldiler. Pers kabilelerini bir*leştiren ve kendisine yeni bir başşehir ku*ran Kyros Medler'e karşı ayaklanma baş*lattı. Milâttan önce550'de Medler'in baş*şehri Ekbatana'yı işgal etti ve Med ülke*sini bir eyaleti haline dönüştürdü. Daha sonra Lidya Kralı Kroisos'u yenilgiye uğ*ratarak [13] başşehir Sardes'i ve Anadolu'nun diğer bölgelerini, milâttan önce 539'da Bâbil'i ele geçirdi ve yurtla*rından sürülmüş olan İbrânîler'in Kudüs'e geri dönmelerine izin verdi. Ardından Suriye ve Filistin'i aldı. Kyros'un oğlu Kambyses de genişleme politikasını sür*dürdü. Milâttan Önce 525'te Mısır'ı istilâ etti. Kambyses Mısır'da iken Gaumata adında bir rahip Ahamenî tahtını ele ge*çirdi ve dinî kimliğini kullanarak saltana*tını meşrulaştırmaya çalıştı. Milâttan ön*ce V. yüzyılın sonlarında Ahamenî İmpa-ratorluğu'na mensup olan Darius (Dârâ) tahtı ele geçirdi. Darius devletin yapısın*da reformlar gerçekleştirdi. İmparatorluğu yirmi eyalete ayırdı. Eyaletlerin ba*şında bulunan ve doğrudan krala karşı sorumlu olan valilerin başlıca görevi ver*gi toplamaktı. Askerî işler yine doğrudan krala bağlı bir kumandanın sorumlulu*ğuna verildi.
Darius, imparatorluğunu doğuya doğru İndus vadisine kadar genişlettikten sonra batıya yönelerek Ege sahillerindeki şe*hirleri ele geçirdi. Ancak milâttan önce 490'da Yunanlılarla yapılan Marathon Savaşı'nda yenilgiye uğradı. On yıl sonra Yunanlılar üzerine büyük oğlu I. Xerxes kumandasında büyük bir ordu gönderdi. Xerxes kara savaşını kazandıysa da Sa-lamis'te yapılan deniz savaşını kaybetti.[14] Ahamenî İmparatorluğumun batıya açılması böylece sona erdi. Son Ahamenî hükümdarı III. Darius tahta çık*tığında Makedonyalılar yeni bir güç ola*rak Ortadoğu sahnesinde belirdiler. Ma*kedon Kralı Büyük İskender milâttan önce 334'te Anadolu. Suriye ve Mısır'ı aldıktan sonra İran'a yöneldi. Milâttan önce 331'de Ninevâ (Ninova) yakınlarında Gaugamela'da yapılan savaşta Darius sa*vaş alanından kaçtı, daha sonra Media'da öldürüldü. İskender İndus vadisine kadar doğuya ilerledi, oradan tekrar Mezopo*tamya'ya döndü. Ahamenî İmparatorlu*ğu böylece tarihe karışmış oldu.
Ahamenîler'in Zerdüştî olup olmadık*ları hakkında farklı görüşler bulunmak*tadır. Dareios'un yazıtlarında en büyük tanrının Ahura Mazda olduğu kayıtlıdır. Bu yazıtlarda iyilikle kötülükten oluşan ikilik, aydınlıkla karanlık arasındaki çatış*ma yine Zerdüştîlik esaslarında belirtil*diği gibi anlatılır. Ancak yabancı tanrıla*ra hoşgörülü bir yaklaşım ve ölülerin gö*mülmesi âdeti Ahamenîler'in Zerdüştî olmadıkları görüşünü desteklemekte*dir.
İskender'in kurduğu büyük imparator*luk ölümünden [15] sonra kuman*danları arasında paylaşıldı. Mezopotam*ya, İran ve Suriye'yi Selevkos (Seleucus), Mısır'ı Ptolemaios aldı. Selevkos önce Dic*le kıyısında kurduğu Seleukeia'yı başşe*hir yaptı, ardından başşehri Antakya'ya taşıdı. Seleukoslar'ın [16] bütün güçlerini batı sınırlarına harca*yıp doğuyu ihmal etmeleri, doğu eyalet*lerinin merkezden bağımsız hareket et*mesine zemin hazırladı. Parthia eyaletin*de Parni kabilesinin reisi Arsakes. Seleukoslar'a karşı ayaklandı ve diğer kabileleri kendi önderliğinde birleştirdikten sonra Part İmparatorluğu'nu kurdu.[17]
Part Hükümdarı Mithradates, doğuyu ele geçirdikten sonra milâttan Önce 141'de Seleuko Krallığı'na tamamen hâkim oldu ve böylece Partlar Ortadoğu'daki en güç*lü imparatorluk haline geldi.
Romalılar, Partlar'ın kontrolünde bulu*nan İpek yolunu ele geçirmek için hazırlı*ğa başladılar. Milâttan önce 53 yılından itibaren Romalılar ile Partlar arasında sü*rekli sınır savaşları oldu. Romalılar Me*zopotamya'ya girmeyi ve Seleukoslar'ın başşehrini ele geçirmeyi başardılar. Ro-malılar'a karşı sonu gelmeyen savaşlar ve taht kavgaları Partlar'ı zayıflattı. Fars eyaleti hükümdarı Erdeşîr. Arsaki hane*danının son kralı Ardavan'a karşı gelin*ce Arsaki hanedanı sona erdi.[18] Başlangıçta Helen kültürünün etkisi al*tında kalan Partlar milâttan sonra 77 yı*lına kadar paralarda Yunan harflerini kul*landılar. Ancak daha sonra Mezopotam*ya kültürleri hâkim duruma geldi.
Ahamenî geleneğinin yaşadığı Fars eya*letinde eskiden beri mahallî hükümdar*lar olmuştu. Bunlardan biri olan âteşke-de muhafızı Sâsân kendi adıyla anılan Sâ-sânî İmparatorluğumu kurmuştu (226). Sâsânîler'den Erdeşîr Öldüğünde (242) imparatorluk Suriye, Mısır ve Anadolu dı*şında eski Ahamenî İrnparatorluğu'nun sınırlarına erişmişti. Erdeşîr'in oğlu I. Şâ-pûr. Roma topraklarına hücum edip Ro*ma ordusunu yendi. Roma İmparatoru Valerian'ı esir aldı. Suriye'yi ve Kapadok-ya'yı da yağma etti. I. Şâpûr döneminde Mani peygamber olarak ortaya çıktı. Ma-niheizm'e sempatiyle yaklaşan I. Şâpûr bu yeni dinin imparatorluk sınırlarında yayılmasına izin verdi. I. Şâpûr'un ölü*münden sonra yerine geçen I. Hürmüz de Mani'ye yakınlık gösterdi. Mani, I. Beh-ram'ın krallığı döneminde uzun işkence*lerden sonra öldürüldü.
IV. yüzyılın sonlarına doğru batıda geli*şen bazı olaylar Sâsânî İmparatorluğu'na da yansıdı. Bu tarihlerde Bizans İmpara*toru Konstantinos'un Hıristiyanlığı kabul etmesi üzerine Sâsânî İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan hıristiyanlar Bi*zans'ın dostu, devletin düşmanı sayıldı. Ermenistan da Hıristiyanlığı kabul edin*ce eski ihtilâflar canlandı. Sâsânîler döne*minde Zerdüştîlik deviet dini haline gel*di. Dinî azınlıklar (hıristiyanlar ve yahudiler) özel bir vergi ödemek şartıyla ser*bestçe hareket edebiliyorlardı. Devletin geliri toprak vergisine dayanıyordu. Bun*dan başka kişi başına ödenen "gezît" adı verilen vergiyle bir de gümrük vergisi bulunmaktaydı. Merkezden yönetilen dev*letin başında Sâsânî hanedanına mensup olması gereken bir şehinşah bulunuyor*du. Şehinşahın Ölümünden sonra yüksek aristokrasinin ve önde gelen rahiplerin desteğini kazanabilen hanedan üyesi hü*kümdar oluyordu.
Kubâd devrinde Sâsânî Devleti oldukça zayıf duruma gelmişti. Kubâd. asillere ve rahiplere karşı yeniden dengeleri kurabil*mek için her alanda ortak mülkiyeti esas alan Mezdek'in fikirlerini uygulamaya koydu. Ancak şartlar daha da kötüleşti, 528 yıllarında son derece kanlı bir müda*hale ile bu uygulamadan vaz geçildi. Mezdek hareketine son veren Veliaht I. Hüs-rev, 538'de devleti güçlendirmek için bir vergi reformunu uygulamaya koydu. Or*duda da bazı reformlar yaptı ve ordu ku*mandanlığını kendisi üstlendi. Devlet bir süre sonra istikrara kavuştu. Daha sonra Bizans'a karşı savaş açan I. Hüsrev 556'-da bir barış antlaşması yaptı. Batıda ba*rışı sağlayınca doğuya yönelerek Eftalitler'i (Akhunlar) yenilgiye uğrattı. Ardından Çin ve Hindistan'dan batıya uzanan tica*ret yolunu kontrol altına alabilmek için Arabistan'ın güneyini ele geçirdi. Yemen Sâsânîler'in bir eyaleti oldu (570). Dönemi altın çağ olarak anılan I. Hüsrev Örnek bir şehinşah olarak gösterilmiş, kendisine Enûşirvân lakabı verilmiştir.
I. Hüsrev'in yerine oğlu IV. Hürmüz geç*ti. Annesi bir Türk prensesi olduğundan kaynaklarda Türkzâde" lakabıyla anılan Hürmüz döneminde Sâsânîler ile Bizans arasında şiddetli savaşlar meydana gel*di. 59O'da Hürmüz'ün gözlerine mil çeki*lerek yerine oğlu II. Hüsrev tahta çıkarıl*dı. Ancak ülkede bir İç savaş ve taht kav*gası başladı. 60Tde ülkede birliği sağ*layan Hüsrev Bizans'a yöneldi ve Bizans kuvvetleriyle yapılan savaşı kazandı. 611 yılında Antakya ve Dımaşk'ı ele geçirdik*ten sonra Mısır'ı İşgal etti. Öte yandan Sâsânîler'in kuzey ordusunu Anadolu'ya gönderdi. Bu ordu 613'te Kadıköy'e kadar ulaştı. 622'de karşı saldırıya geçen Bizans İmparatoru Herakleios ordusunu gemi*lerle Doğu Karadeniz'e taşıdı ve Azerbay*can'a ayak bastı. Hüsrev ise Avarlar'İa iş birliği yaparak Bizans'ın başşehri Kons-tantinopolis'i kuşattı, fakat şehri ele ge*çiremedi (626). Bu sırada doğuda bulu*nan Herakleios. Konstantinopolis'e dön*meyip Avarlar ile yaptığı, antlaşmadan sonra Mezopotamya'ya yürüdü. II. Hüs*rev 628'de İran başşehrinde meydana ge*len ayaklanmada öldürüldü.
Hz. Peygamber, Abdullah b. Huzâfe'yi II. Hüsrev'e elçi olarak gönderip kendisini İslâm'a davet etmiş, fakat Hüsrev gön*derilen mektubun okunmasına taham*mül edemeden yırtıp atmış, onun bu tav*rı Resûl-i Ekrem'e haber verilince, "Allah da onun mülkünü parça parça etsin" de*miştir. İslâm orduları Hz. Ömer devrinde Sâsânî ordularını 15 (636) yılında Kâdisiye'de, 16'da (637) Celûlâ'da, 21 'de (642) Nihâvend'de yenilgiye uğrattı. Son Sâsâ*nî hükümdarı ili. Yezdicerd bu tarihten 31 (651) yılına kadar resmen hükümdar olarak kaldıysa da peyderpey topraklarını müslümanlara teslim ettikten sonra do*ğuya sığınmak zorunda kaldı, bir süre sonra da Merv'de öldürüldü. Sâsânî İmpa*ratorluğu böylece tarihe karışmış oldu.


Bibliyografya :


Cl. Huart, Ancient Persia and Iranian Ciuiti-zaüon, London 1927; P. Sykes, A Hİstory of Per*sia, London 1930,1, 1-502; A. Christensen, Viran sous les Sasanides, Copenhagen 1944; A. T. Olmstead, History ofthe Persian Empire, Chi*cago 1948; R. Ghirshman, Iran from the Earliest Times to the Isiamic Conquest, Baltimore 1954; A Bibliography o/7ran (nşr. Y. MâhyârNevâbî). Tahran 1962-92, I-IX; Saîd-i Nefisi, Târîh-i Te-meddün-i frân-ı Sâsânî, Tahran 1344 hş.; J. D. Pearson, A Bibliography ofPre-lstamic Persia, Mansell 1975; K. Schippmann, Grandzüge der Parthischen Ceschichte, Darmstadt 1980; I. M. Cook. The Persian Empire, London 1983; CHIr., 111; R. N. Frye. The Hİstory of Iran, Munich 1984; a.mlf., The Heritage of Persia, Costa Mesa 1993; Muhammed Cevâd Meşkûr. Târîh-i hân Zemin, Tahran 1366 hş., s. 1-112; M. A. Dan-damaev - V. G. Lukonin, The Culture and Soda/ Instutions of Ancient Iran, Cambridge 1989; Hasan Pîrniyâ, Târîh-i İrân-ı Bâstân, Tahran 1370 hş., l-lil; W. J. Vogelsang. The Rise and Organisation of the Achaemenid Empire, Lei-den 1992; Mirza Bala. "İran", IA, V/2, s. 1015; M. Mokri. 'lran",£/2{İng.).IV, 11-12; A. K. S. Lambton, "İran", a.e., IV, 13.

2. Fetihten Safevîler'e Kadar.


Müslü*manların İran'a karşı ilk askerî harekâtı Halife Ebû Bekir döneminde başladı. Hz. Ömer devri başlarındaki Köprü Vak'ası'-nın ardından kısa bir duraklama geçirdi. Ancak son Sâsânî hükümdarı III. Yezdi*cerd. Kâdisiye (15/636) mağlûbiyetlerin*den sonra imparatorluğun siyasî-iktisadî merkezi olan İrak'ı müslümanlara bırak*mak zorunda kaldığı zaman Sâsânîler'in Araplar'a karşı mücadelesinin de sonunu tayin etmiş oluyordu. Arap orduları, ken*di kaderine terkedilmiş olan Sâsânî baş*şehri Medâin'i hiçbir direnişle karşılaşma*dan ele geçirdiler. Ardından dağılan kuv*vetlerini yeniden toparlamaya çalışan III. Yezdicerd'İ Sevâd ile İran arasındaki Ce-lûlâ'da bir defa daha yenilgiye uğrattılar.
Askerî güçlerinin Önemli bir kısmı da*ğılan İranlılar'a karşı İslâm fütuhatı yeni kurulan Basra ve Küfe ordugâh şehirle*rinden yürütülmekteydi. III. Yezdicerd'in büyük güçlüklerle topladığı son Sâsânî kuvveti de Nihâvend'de mağlûp oldu (21/ 642) Araplar'ın "fethu'l-fütûh" dediği bu zaferden sonra İran ordusu tamamen da*ğıldı. İran'da artık müslümanlara karşı mahallî hükümdarların İdaresindeki kuv*vetlerden başka direnecek bir güç kalma*mıştı. Müslümanların Küfe ordugâhından kuzey. Basra ordugâhından güney istika*metinde yürüttüğü askeri harekât, Irâk-ı Acem ve Azerbaycan şehirlerinin kısa bir sürede fethedilmesiyle sonuçlandı. Oto*ritesi tamamen sarsılan III. Yezdicerd bir süre daha direnen Fars'ın düşmesinden önce Kirman'a kaçtı, oradan da Sîstan'a geçti. Hz. Osman döneminde Ahnef b. Kays kumandasındaki bir ordu 23 (644) ve 30 (650) yıllarında Kuhistan'ı geçerek Kum, Kâşân ve İsfahan'ı, 30 (650) yılın*dan sonra da Herat, Merv. Merverrûz, Nî-şâbur ve Tûs gibi önemli Horasan şehirle*rini fethetmeye başladı. III. Yezdicerd'in direnişleri bir netice vermedi ve onun öl*dürülmesiyle Sâsânî Devleti tarihe karış*tı (31/651). Mâverâünnehir ve Tohâristan VIII. yüzyıl başlarında, Taberistan aynı yüzyılın ikinci yarısında müslümanlann hâkimiyetine girdi. Ancak Gîlân, Deylem ve Elburz dağlarındaki bazı bölgeler uzun süre ele geçirilemedi.
Araplar tarafından fethedilen şehirler, savaş veya barışla ele geçirilişine ya da ekonomik durumuna göre miktarı deği*şen bir defaya mahsus bir vergi ve bun*dan sonra da her yıl belli miktardaki ha*racı ödemek şartıyla mahallî hükümdar*ların idaresine verildi. İslâm'ı kabul eden İranlılar genellikle bu verginin dışında bı*rakılmaktaydı. Bu arada askerî ve idarî zümrelerden pek çok İranlı Araplar'ın hiz*metine girdi. İran şehirleri zaman zaman isyana teşebbüs ettiyse de başarılı olama*dı. İslâm, fetihleri takip eden yaklaşık iki asır İçerisinde Orta İran ve Horasan'da önemli ölçüde yayıldı. Fars ve Kirman gi*bi ana yollardan uzak eyaletlerde ise Zer-düştîler kendi inançlarını korumaya de*vam ettiler. Deylem sınırlarındaki Kazvin, Azerbaycan sınırındaki Erdebil ve Hora*san'ın uç bölgesindeki Merv başta olmak üzere İran şehirlerinin çoğunda Arap gar*nizonları kuruldu ve buralara Arap kabi*leleri yerleştirildi. Önce Hemedan, İsfahan ve Fars gibi Basra ve Küfe ordugâhlarına yakın şehirler, ardından Kum. Kâşân, Kazvin, Rey vb. Orta İran şehirlerine Arap muhacirler İskân edildi. Bu iskânlar Hora*san ve Sîstan gibi doğu eyaletlerine ka*dar yayıldı. Kabileler halinde gelen Arap-lar'ın yanı sıra gaza ve cihad için sınır boy*larına giden gazilerle ve Irakta tutuna-mayan Haricî ve Şiî Araplar da İran'a gel*diler. Ancak yeni gelenlerin yerlilerle kay*naşması kolay olmadı. İranlılar, Araplar'ı şeytanın (Ehrimen) müridleri olarak gör*mekte, hatta Kum'da olduğu gibi bazan onları taşlama yoluna dahi gitmekteydi*ler. Fakat bunlar Araplar'ı İran'a muhace*retten alıkoyamadı. Evlilikler yoluyla ku*rulan akrabalıklar zamanla bu iki kitlenin kaynaşmasını sağladı. Bu kaynaşma so*nucunda çift yönlü bir etkileşim meyda*na geldi. Bir yandan İran'da İslâmiyet ve Arapça hızla yayılırken öte yandan yeni gelenler eski İran kültür ve geleneklerin*den etkilendiler.
İran, Emevîler zamanında iktisadî, iç*timaî ve dinî şartların tesiriyle bu hane*dana karşı muhalefet merkezlerinden biri haline geldi. Ortaya çıkan karışıklıklarda artık İranlı mevâlînin de yerleşmeye baş*ladığı Küfe ve Basra ordugâhlarının rolü büyüktü. İranlı mevâlînin önemli bir kıs*mı Hz. Ali - Muâviye mücadelesinde Hz. Ali'nin yanında yer aldı. Mevâlî, Muhtar es-Sekafî'nin Kûfe'deki isyanında ona destek verdi. İsyan hareketi kısa sürede Arap aleyhtarı bir mahiyet kazandı. Muh-târ'ın katlinden sonra Irak umumi valisi Haccâc'a isyan eden İbnü'l-Eş'as'ın tabii destekçileri de yine mevâlî idi. Emevîler İran ve doğu eyaletlerini, merkezi Küfe olan Irak'ta kurdukları genel valilik ve Ziyâd b. Ebîh ile Haccâc gibi nüfuzlu valiler*le yönettiler. Emevîler'in son zamanların*da İranlı, Berberi ve Türk asıllı askerlerin sayısı artmaya başladı. Ancak bunlar nâ*dir olarak kumandanlık makamına gele-biliyordu. Irak, Cibâl ve Horasan sık sık Şiî ve Haricî isyanlarına sahne oldu. Özellikle Horasan'da çok iyi örgütlenen Abbasîler bütün gayri memnun kitleleri kendi et*raflarında birleştirmeyi başardılar. Mu*haliflerin lideri Ebû Müslim, Horasan'ın çeşitli şehirlerini dolaşarak isyancıları teş*kilâtlandırdı. Gittikçe büyüyen kuvvetle*rin çoğunluğunu İranlı köylüler meydana getiriyordu. İranlı dihkanlarla Emevîler'-den hoşnut olmayan Arap kabileleri de isyana aktif bir şekilde katıldılar. Horasan-lılar'ın gayretiyle 131 (749) yılında Kûfe'-de Abbâsîler'den Ebü'l-Abbas es-Seffâh adına hutbe okundu. Kaçan son Emevî halifesi II. Mervân'ın 132'de (750) Mısır'da öldürülmesiyle Emevî hilâfeti sona er*miş oldu.
Abbasîler, kendilerini iş başına getiren İranlılar'a borçlarını başta Ebû Müslim olmak üzere onları önemli mevkilere ge*tirerek ve mevâlî ile Araplar arasındaki iktisadî ve içtimaî eşitsizliği ortadan kal*dırarak ödediler. Kısa bir süre sonra dev*let merkezi Bizans kültürü etkisindeki Dı-maşk'tan İran kültürü etkisindeki Bağ*dat'a taşındı. İhtilâle destek veren grup*ların başında gelen mevâlî artık Araplar'-la eşit duruma geldi. Yeni kurulan devlet eski Sâsânî siyasî-idarî kurumlarından yoğun bir şekilde etkilendi. Vezirlik ma*kamı Bermekîler ve Fazl b. Sehl gibi nü*fuzlu İranlılar'a teslim edildi. Önemli gö*revler İranlı bürokrat ve kâtiplere veril*di.
Ebû Müslim'in öldürülmesi (137/755) İran'da büyük rahatsızlık meydana getir*di ve onun İntikamını bahane eden dinî-siyasî isyan hareketlerine zemin hazırla*dı. Yerli halkın da desteğini alarak Cibâfde (merkezî İran) Sinbâd (Sunbâz), Herat, Sîstan, Bâdgîs'te Üstâdsîs, Mâverâünne-hir'de İshaket-Türkî, Horasan'da Mukanna' isyan etti. Horasan'daki isyanların en tehlikelisi olan Mukanna'ın isyanı güçlük*le bastırılabildi. Halife Mehdî- Billâh zamanında eski İran dinlerini ihya etmek amacıyla birçok ayaklanma meydana gel*di. Bunların yanı sıra Hâricîler'in İsyanı Horasan ve Sîstan şehirlerine yayıldı ve yaklaşık otuz yıl boyunca Abbasî Devleti'-nin doğu bölgelerini sarstı. Zenc adıyla bilinen siyahi kölelerin 869-883 yıllan arasındaki isyanları da büyük bir tehlike oluşturdu. Zencîler, Güney Irak ve Güney*batı İran'ın önemli bir kısmını hâkimiyet*leri altına aldılar. Abbâsîler'i sarsan isyan*ların en tehlikelisi, Azerbaycan'da başla*yan ve kısa sürede Cibâl'e kadar yayılan Bâbek'in isyanıdır. Dinî-siyasîbir nitelik taşıyan Hürremiyye hareketinin lideri olan Bâbek. 3 Safer 223'te (4 Ocak 838) Halife Mu'tasım-Billâh'ın huzurunda idam edildi. Öte yandan Halife Emîn'in Horasan valisi olan kardeşi Me'mûn'u veliahtlıktan azletmesi, gayri memnun kitleye İran asıllı anneden doğan Me'-mûn'un yanında yer alarak Araplar'a karşı baş kaldırma fırsatı verdi. İranlı Tâhir b. Hüseyin'in yönettiği ve büyük çoğunlu*ğunu Horasanlıların teşkil ettiği isyancı*lar, uzun mücadelelerden sonra Emîn'i katlederek Me'mûn'u hilâfet makamına geçirmeyi başardılar (198/813). Yeni hali*fe de selefleri gibi önemli görevlere İran asıllı kumandan ve bürokratları tayin etti. Hatta hilâfete geçişinin ilk yıllarında devleti Merv şehrinden yönetti. Mu'ta-sım-Billâh'ın devlet içerisindeki İranlı nüfuzuna karşı bir denge kurabilmek için askerî görevleri Türk asıllı gulâmlanna vermesi, bu tarihten sonra İranlılar'ın Ab*basî devlet yapısı içerisindeki rollerinin giderek azalmasına sebep oldu.
İslâm'ın ilk iki asrında müslümanlar başta vezirlik, divan, divan kâtipliği ve posta teşkilâtı olmak üzere eski Sâsânî kurumlarını aynen ya da çok az değişik*liklerle benimsediler. Abbasî saray çev*releri giyim kuşam konusunda daha çok Sâsânî etkisinde kaldı, böylece İran kıya*feti Abbasî sarayının resmî kıyafeti oldu. Sarayda İran nüfuzu giderek artınca eski İran bayramları Nevruz, Mihrican ve Râm günleri törenlerle kutlanmaya başlandı. Hilâfet merkezinin Dımaşk'tan Bağdat'a intikaliyle de İslâm sanatına tesir eden geç Helenistlik-Bizans sanatının yerini Bağdat'ta Sâsânî sanatı aldı.
III. (IX.) yüzyılın ortalarından itibaren Abbasî Devleti'nin giderek zayıflaması, Horasan ve Mâverâünnehir'de İran asıllı ailelerin kurduğu mahallî hanedanların ortaya çıkmasına imkân hazırladı. Tahi*nler, Saffârîler, Sâmânîler ve Büveyhîler gibi hanedanlar, görünüşte Abbasî halife*lerinin yönetimini tanımakla birlikte ger*çekte kendi hâkimiyetlerini güçlendirmek ve yaymak için çalıştılar. Bu hanedanlar*dan ilki Horasan'a hâkim olan Tâhirîler'-dir (821 -873). Saffârîler (867-1003) Sîstan, Mekrân. Sind ve Kirman'ı ele geçirip Ho*rasan'daki Tâhirî yönetimine son verdi*ler. Sâmânîler (819-1005). Mâverâünne-hir'deki hâkimiyetlerini arttırarak Saffâ-rîler'i Horasan ve Orta İran'dan çıkarmayı başardılar ve sınırlarını Taberistan'a ka*dar genişlettiler. Karahanlılar'ın Mâverâ-ünnehir'i ele geçirmeleri, İran'da yakla*şık dokuz asır devam edecek olan bozkır kavimleri ve Türk yönetiminin ilk haber*cisidir. Ancak Karahanhlar Horasan'a gir*meyi başaramadılar. Sâmânîler'in ardın*dan Gazneliler (963-1186), uzun müca*delelerden sonra İrâk-ı Acem'den (Cibâl) Hindistan'a kadar uzanan geniş bir alan*da hâkimiyet kurdular. Dandanakan'daki mağlûbiyetlerinin (431/1040) ardından Horasan ve Sîstan'ı Selçuklular'a terket-mek zorunda kalan Gazneliler. bugünkü Afganistan'da yönetimlerini yaklaşık bir buçuk asır daha devam ettirdiler. Hazar denizinin güneybatı sahilindeki Deylem bölgesinde ortaya çıkan Büveyhîler (932-1062). Irâk-ı Acem'de otoriteleri artık iyi*ce sarsılan Abbâsîler'i İran'dan tamamen
söküp atmayı başardılar. Deylem bölgesi dağlık coğrafi konumu sayesinde uzun bir süre İslâm akınlarına direnmiş ve İslâm öncesi kültürünü muhafaza etmiş, Abbâ-sîler'den kaçan Hz. Ali soyundan gelmiş kimselerin çalışmaları neticesinde III. (IX.) yüzyıldan itibaren Zeydiyye gibi Şiî muha*lefet cereyanlarının etkisine girmişti. Bü-veyhîler'in kurucusu İmâdüddevle Ali b. Büveyh Rey. Kerec ve İsfahan'ı ele geçir*di ve şehrin hâkimiyetini kardeşi Hasan'a verdi. İsfahan'ı kendisine merkez yapan Hasan, uzun süren savaşlardan sonra İrâk-ı Acem'deki hâkimiyetini kuvvetlen*dirmeyi başardı. Bu sırada diğer kardeş Ahmed hilâfet merkezi olan Bağdat'a hâ*kim oldu (334/945). Büveyhî hanedanının en seçkin siması olan Adudüddevle Irâk-ı Acem, Fars, Kirman, Irak. el-Cezîre ve Uman'ı yönetimi altına aldı. Ancak ölü*münden sonra başlayan taht mücadele*leri Büveyhî Devleti'ni zayıflattı. V. (XI.) yüzyıl başlarında iyice zayıflamış bulunan bu devlet önce birkaç parçaya bölündü, ardından Büyük Selçuklular tarafından hâkimiyetlerine son verildi.
Bunların dışında IV-VI.(X XII.) yüzyıl İran tarihinde pek çok küçük mahallî ha*nedan göze çarpmaktadır. Taberistan ve Gîlân'da Bâvendîler, Deylem ve Azerbay*can'da Müsâfirîler Sellârîlerveya Kengerîler, Azerbaycan'da Revvâdîler, Taberis*tan ve Cürcân'da Ziyâriler, Arrân ve çev*resinde Şeddadîler hâkim olmuşlardır. Yi*ne aslen Deylemli olan Büveyhîler'e akra*balığı bulunan Kâkûyîler, Büveyhîler'in iç karışıklıklarından istifade ederek İsfahan'ı ele geçirmiş, bazan müstakil, bazan da Gazneli ve Selçukluların vasalı olarak yak*laşık elli yıl süreyle Irâk-ı Acem'in hâkimi*yetini ellerinde bulundurmuşlardır.
Selçuklular, Mâverâünnehir ve Hârizm'deki uzun mücadelelerden sonra Hora*san'a girerek Sultan Mesud'u Dandana-kan'da mağlûp ettiler (431/1040). Savaş sonrası düzenlenen kurultayda fethedi*lecek topraklar Tuğrul ve Çağrı beylerle amcaları Mûsâ Yabgu arasında paylaşıl*dı. Başta Nîşâbur. Merv ve Herat olmak üzere Horasan şehirleri çok direnmeden Selçuklu yönetimine girdi. Tuğrul Bey'in anne bir kardeşi İbrahim Yinal Rey, Kaz-vin ve Hemedan gibi Orta İran şehirlerini kısa bir sürede ele geçirdi. Hanedanın di*ğer üyesi Çağrı Bey'in oğlu Kavurd Bey ise babasına tâbi olmak üzere Kirman'a hâ*kim oldu.
Tuğrul Bey önce Kâkûye (Kâkeveyh) ha*nedanının idaresinde bulunan İsfahan'ı ele geçirdi (443/1051). Ardından Bağdat'a girerek buradaki Büveyhî hâkimiyetine son verdi (447/1055). Böylece Sâsânî Devleti'nden sonra ilk defa el-Cezîre'den Mâverâünnehir'e kadar bütün İran coğrafya*sı tek bir devletin sınırları içerisinde bir*leşmiş oldu. Sultan Alparslan, Malazgirt zaferiyle Bizans direnişini kırarak Selçuklu Devleti'nin sınırlarını daha da genişletti. Melikşah zamanında ise devlet Orta As*ya'dan Akdeniz'e, Aral gölünden Mısır'a kadar uzanan büyük bir imparatorluk ha*line geldi.
Başlangıçta ülkeyi hanedan üyelerinin ortak sorumluluğunda kabul eden ve adem-i merkeziyetçi bir yapılanma içeri*sine giren Selçuklular kısa bir müddet sonra İran idarî geleneklerini benimsedi*ler. Selçuklu hâkimiyetinin siyasî merke*zi Nîşâbur. Rey, İsfahan, Merv ve Heme*dan gibi eski İran şehirleriydi. Tuğrul Bey, kendisine Ali b. Abdullah Sâlâr-ı Bûzcânî ve Amîdülmülk el-Kündürî gibi İranlı ve*zirler tayin etti. Bu vezirlerin bir vazifesi*nin göçebe-asker Türkler ile yerleşik te*baa İranlılar arasında bir denge kurmak olduğu düşünülebilir. Büyük Selçuklu Ve*ziri Nizâmülmülk'ün çabalan neticesinde askerî cephesi Türkler'e, bürokrasi cep*hesi İranhlar'a dayanan, hukuk olarak Sünnî İslâm'ı esas alan bir devlet sistemi kuruldu. Bürokrasi, bir kısmı daha önce Gazneli devlet teşkilâtında görev almış nüfuzlu bir İranlı kâtip sınıfının eline bı*rakıldı. 1050 yılından itibaren merkezî devlet anlayışı benimsenmekle beraber devletin kuruluş döneminde imtiyazlı bir konuma gelen Kirman'ın devlet İçerisin*deki ayrıcalıklı statüsü devam etti. Sel*çuklular, idarî açıdan İran coğrafyasında kendi dinî-siyasîtelakkileriyle çelişmeyen mahallî hanedanların hâkimiyetlerine do*kunmadılar ve bazan bunlara yenilerini de eklediler. Yezd ve çevresinde İsfahan'ı terke mecbur kalan Kâkûye hanedanı, Sîstan'da Nimrûz melikleri. Buhara'da Burhan ailesi. Hârizm'de Anuş Tegin aile*si Selçukluların bu eyaletlerdeki temsil*cileri oldular.
Selçuklular'ın askerî başarıları yeni Türkmen kabilelerinin İran'a akın etme*sine yol açtı. Ancak bu Türkmen kabile*leri ya Horasan'ın doğusunda tutulmaya çalışıldı ya da devlet ekonomisine ve şe*hir kültürüne en az zarar verecek şekilde Azerbaycan üzerinden Bizans'a yönlen*dirildi. Selçuklular'ın göçebe soydaşları*na karşı İran şehir kültürünü koruyan bu tutumu. XVII. yüzyıl müellifi Ebülgazi Ba*hadır Han tarafından açıkça eleştirilmiştir. Selçuklular zamanında İran'daki ge*niş arazi sahipleri olan dihkanlar toplum*daki imtiyazlı yerlerini muhafaza ettiler. Şehirlerde ise bürokratik, ilmî ve hukukî görevler, hanedan değişikliklerinden son*ra dahi yerlerinde kalabilen belirli ailele*rin tekelinde bulunmaktaydı. Selçuklu sa*rayı. İran dilini ve edebiyatını koruyup ge*liştirmede en az Sâmânî ve Gazneli saray*ları kadar önemli idi. Resmî yazışmalar*da ve bürokraside Nizâmülmülk'ten iti*baren Farsça kullanıldı.
Melikşah'ın ölümünden (485/1092) son*ra oğulları ve hanedanın diğer mensupla*rı arasında çıkan taht kavgalarıyla zayıf*layan imparatorluk, hanedanın son kud*retli üyesi Sultan Sencer devrinde bir ara toparlandıysa da doğudan gelen Karahı-tay istilâsı (536/1141) ve Oğuz isyanı(548/ 1153) sonunda yıkıldı. Bununla birlikte Selçuklu hâkimiyeti Irak ve Orta İran'da S90 (1194), Kirman'da ise S82 (1186) yı*lına kadar devam etti.
Selçuklular gibi yarı göçebe bir bozkır halkının İran'a gelişi iktisadî, içtimaî ve dinî açıdan gayri memnun bir kitlenin or*taya çıkmasına sebep oldu. İsmâilî propa*gandacılarının yoğun faaliyetleri bu kit*leyi kendi yanlarına çekti. Selçuklu sultan*ları, Melikşah devrinden itibaren Hasan Sabbâh etrafında örgütlenen ve bazı müstahkem mevkileri ele geçiren İsmâi-lîler'le uzun bir mücadeleye girdi. Bu mü*cadelede önemli başarılar kazanılmakla birlikte İsmâilîler hiçbir zaman İran'dan sökülüp atılamadı. Fakat bunlar İran'da istikrarlı bir devlet kurmaya muvaffak olamadılar. Selçukluların tarih sahnesin*den çekilmesinden sonra da İsmâilîler bo*şalan siyasî zemini dolduramadılar ve Ala-mut'taki hâkimiyetlerine Hülâgû tara*fından son verilinceye kadar sadece bazı müstahkem kalelerde tutunabilen mar*jinal muhalefet örgütü olarak kaldılar.
Selçuklu Devleti'nin yıkılışından sonra İran'da siyasî hâkimiyet küçük hanedan*ların eline geçti. Selçuklu hükümdarları*nın, oğullarının eğitimiyle görevlendirdik*leri atabeglerin güç ve nüfuzlarını arttır*maları müstakil hanedanların ortaya çık*masına sebep oldu. Azerbaycan'da İlde-nizliler (1148-1225) ve Fars'ta Salgurlular (1148-1286), bu bölgeleri idare eden ata-beg kökenli hanedanlar oldular. Yezd Ata-begliği (1141-1318) Yezd ve çevresine hâ*kim oldu. Bu atabegliklerin yanı sıra as*len atabeglik olarak kurulmadığı halde kendilerine atabeg unvanı verilen hane*danlardan Büyük Lûristan atabegleri (1155-1423) ve Küçük Lûristan atabegle*ri (1174-1597) uzun süre hüküm sürdüler. Kirman ve çevresi, kendilerine Kirman Karahıtaylan veya Kutluğhanlılar Devleti denilen hanedanın idaresine girdi.
Hârizmşahlar ile (1097-1231) Gurlular (1000-1215) arasında Selçuklu mirasının paylaşımı İçin başlayan uzun mücadele*de Sultan Tekiş bir ara Horasan ve Irâk-ı Acem'e hâkim olduysa da Gurlular'a kar*şı kesin başarı ancak oğlu Alâeddin Mu-hammed zamanında kazanıldı. Hârizm-şah Muhammed, babasının ölümü üzeri*ne elden çıkan Horasan'dan sonra Mâzen-deran. Mâverâünnehir. Kirman ve Irâk-ı Acem'i topraklarına katarak yaklaşık ya*rım asırlık bir süreden beri kesintiye uğ*rayan İran coğrafyasının siyasî birliğini yeniden kurdu. Muhammed. bütün düş*manlarını bertaraf edip batıdaki son si*yasî rakibi olan Abbasî hilâfetiyle müca*deleye girdiği sırada doğuda İran kapıla*rını tehdit eden Moğol tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Hârizmşahlar ile Moğollar arasındaki anlaşmazlık üzerine Cengiz Han güçlü bir orduyla harekete geçti (616/ 1220). Önce Otrar. Sığnak ve Hucend, ardından Buhara ve Semerkant gibi önemli Mâverâünnehir şehirleri Moğollar'ın eli*ne düştü. Hârizmşah Muhammed kaça*rak Horasan üzerinden Irâk-ı Acem'e geç*ti: Mâzenderan'a ve Hazar denizindeki Âbeskûn adasına sığındı ve kısa bir süre sonra burada vefat etti. Büyük oğlu Ce-lâleddin yaklaşık on yıl boyunca Kuzey Hindistan, Irâk-ı Acem ve Azerbaycan'da mücadeleye devam ettiyse de çabalan Moğollar'ı durdurmaya yetmedi.
Moğollar, Cebe ve Sübütey kumanda*sındaki askerî harekâtın ardından Hora*san üzerinden Irâk-ı Acem ve Azerbay*can'a girdiler. Ceiâleddin Hârizmşah'ın son önemli direnişini de 625 (1228) yılın*da İsfahan önlerinde kırarak kendi hâki*miyetlerini tanıyan Fars Atabegliği yöne*timindeki Güney İran dışında bütün Or*ta ve Batı İran'ı yağmaladılar ve halkının önemli bir kısmını öldürdükten sonra ha*rabeye dönen ülkeyi birkaç yıl kendi ka*derine terkettiler. ögedey Han zamanın*da İran ve Azerbaycan'daki Moğol hâki*miyeti daha da kuvvetlendi.
Mengü Han tahta çıkınca kardeşi Kubi-lay'ı Çin'e gönderirken diğer kardeşi Hülâgû'yu da batı fütuhatını yürütmek üzere ilhan olarak İran'a tayin etti. 6S3 (1255) yılında Horasan'a giren Hülâgü ertesi yıl Alamut'u ele geçirerek İsmâilî hâkimiye*tine, daha sonra Bağdat'a girerek Abbasî hilâfetine (656/1258) son verdi ve Ha*zar denizinin güney sahilleri hariç bütün İran'da siyasî birliği kurdu. Bugünkü İran, Azerbaycan, Anadolu ve İrak'ın idaresi yaklaşık bir asır boyunca İlhanlı hâkimi*yetinde kaldı.
İlhanlılar, Hülâgû'nun İran'a gelişinden sonra bürokratik ve idarî alanda yavaş ya*vaş İran geleneklerini benimsediler. Bu durum Gâzân Han'ın İslâm'ı kabulü ve iç*timaî, idari ve iktisadî sahalarda yaptığı reformlarla daha da hızlandı. Doğudaki Büyük Han Kubilay'ın ölümünden (693/ 1294) sonra artık akrabalık derecesi ol*dukça zayıflayan amcazadeleriyle tâbiiyet bağlarını koparan Gâzân Han İran'da boz*kır geleneklerine, İslâmî ve İranî temelle*re dayanan bir devlet kurmak istedi. An*cak erken ölümü bu reformların başarı*sını azalttı. Onun vefatının ardından daha yarım asır bile geçmeden İran'daki Mo*ğol hâkimiyeti sona erdi. Kısa sürmesine rağmen İlhanlı hâkimiyeti İran'da önemli izler bıraktı. Moğol istilâsı sırasında baş*ta Horasan şehirleri olmak üzere önemli yerleşim merkezleri büyük zarar gördü. Moğol istilâsının ortaya çıkardığı karanlık tablo, toplumda kendine güvensizlik ve dünyevî hayattan kaçış şeklinde tezahür etti; özel olarak İran'da, genel olarak bü*tün Ortadoğu'da dinîtasavvufî hareket*lerin güçlenip gelişmesi için uygun bir zemin hazırladı. Bununla birlikte İlhanlı idaresi, ilk yarım asırdaki yağma ve tah*rip döneminin atlatılmasından sonra İran'da olumlu izler de bıraktı. İlhanlı hâkimiyetinin merkezi olan Azerbaycan'da Gâzân Han devrinde Ucan ve Şenbigâ-zân. Olcaytu zamanında Sultaniye gibi yeni yerleşim merkezleri kuruldu. Tebriz. Merâga ve Bağdat gibi büyük şehirlerde önemli İmar faaliyetleri yürütüldü.
İlhanlı Devleti'nin siyasî birliğinin sona ermesinin ardından İran'da hâkimiyet birtakım küçük hanedanlar arasında pay*laşıldı. İlhanlıların nüfuzlu kumandanı Emîr Çoban'ın torunu ve Tlmurtaş'ın oğ*lu Şeyh Hasan. Ebû Said Bahadır Han'ın vefatından (736/1335) sonra çıkan taht mücadelelerinde Azerbaycan'ın idaresini ele geçirdi ve burada Çobanoğulları hâ*kimiyetini kurdu. Şeyh Hasan'ın 744'te (1343) katlinin ardından kardeşi Melik Eşref önce Enûşirvân adına, 745 (1344) yılından sonra da kendi adına idareyi ele geçirdi ve bir ara gücünü İrâk-ı Acem'e kadar yaymaya muvaffak oldu. Melik Eş*refin ölümüyle (758/1357) Çobanoğullan'nın hâkimiyeti de sona erdi.
Batı İran'da İlhanlıların vârisi olma id*diasıyla siyasî mücadeleye giren diğer bir güç de Celâyirliler'di (1340-1431). Celâyir-li hâkimiyetine, VIII. (XIV.) yüzyılın sonla*rından itibaren iyice güçlenen Karakoyun-lu Türkmenleri tarafından son verildi. Ço-banoğullan ve Celâyirliler, Azerbaycan'da İlhanlı mirası için mücadele ederken Or*ta ve Güney İran'ın hâkimiyeti İncûlular ve Muzafferîler arasında paylaşıldı. İn*cûlular (1303-1357), hanedanın son üyesi Şeyh Ebû İshak'ın 754 (1353) yılında Mu-zafferîler'den Mübârizüddin Muhammed tarafından öldürülmesine kadar Fars ve Güney İran'ın hâkimiyetini elinde bulun*durdular. Aslen Moğol istilâsı esnasında Horasan'dan Yezd'e hicret ederek Yezd atabeglerinin hizmetine giren bir aileden gelen Muzafferîler (1314-I393) Orta ve Güney İran'a hâkim oldular ve Timur ta*rafından ortadan kaldırıldılar.
İlhanlı Devleti'nin çöküş devrinde Togay Timur'un hâkimiyetinde bulunan Hora*san bu yıllarda Serbedârîier'in yönetimine girdi. Şiî karakter taşıyan bu içtimaî ve siyasî muhalefet hareketinin ilk merkezi Sebzevâr idi. Hareket kısa sürede Hora*san'ın diğer şehirleriyle Mâzenderan, Gî-lân veKirman'a kadar yayıldı ve 1336-1386 yıllarında muhtelif reislerin reh*berliğinde Horasan ve Mâzenderan gibi İran'ın doğu ve kuzey kısımlarında etkili oldu. Bölgedeki istikrarsızlık ve adaletsiz*liğe bir tepki olarak ortaya çıkan Serbedâ-riler hareketi de âdil ve istikrarlı bir dü*zen kurmayı başaramadı. Kısa bir müd*det sonra kendi içinde gruplara ayrıldı ve Timur tarafından yıkıldı. İlhanlılar'dan sonra Doğu İran'da ortaya çıkan diğer bir hanedan olan Kertler'in hâkimiyeti de (1245-1389) İlhanlılar'ın diğer siyasî ha*lefleri gibi bölgesel hâkimiyetten öteye gidemedi ve bunlara da Timur tarafından son verildi.
Çağatay Hanlığı'nın zayıfladığı bir dö*nemde duruma hâkim olan Timur, Güney Horasan'daki Kert hâkimiyetiyle Sebze-vâr'daki Serbedârîler'e ve Horasan'daki Toga Timurlu yönetimine son verdikten sonra batıya ilerleyerek Irâk-ı Acem ve Azerbaycan'a girdi. 794 (1392) yılında başlayan ve beş yıl süren sefer sırasında Mâzenderan ve Irâk-ı Acem şehirlerini ele geçirerek Güney İran'daki Muzafferi hâ*kimiyetine son verdi. Bunun üzerine Ti*mur'a batı fütuhat yolu açılmış oldu. Ku*zeyde Toktamış Han'ı, batıda Osmanlı, güneyde Memlûk kuvvetlerini mağlûp eden Timur, Mâverâünnehir'i Akdeniz'e
bağlayan büyük bir imparatorluk kurdu. Çin seferi esnasında ölümünden (807/ 1405) sonra imparatorluk taht mücade*leleri içine düştü ve İran'ın siyasî birliği bir defa daha bozuldu. İç mücadelelerin ardından Horasan genel valisi Şâhruh ba*basının tahtını eline geçirdi. Hâkimiyetini tanımayan yeğenleri İskender b. Ömer Şeyh'e karşı İsfahan'a ve Baykara b. Ömer Şeyh'e karşı Fars'a sefere çıktı. Bu sefe*rin ardından Kirman'ı idaresi altına aldı. İmparatorluğun doğusu ve Orta İran Şâh-ruh'un hâkimiyetine girdi. Batı İran'da Timurlu yönetiminin temsilcisi Ebü Be*kir b. Mîrân Şah, Timur tarafından tahtı gasbedilen Celâyirliler'den Ahmed b. Üveys ve Karakoyunlular'dan Kara Yû*suf'un saldırısına mâruz kaldı. VIII. (XIV.) yüzyıl sonlarına doğru Azerbaycan'daki son Moğol bakiyelerinin de Türkleşmesiy-le Batı İran'ın etnik yapısı yeniden Türk-ler'in lehine döndü. Türkmen kitleleri, İl*hanlı Devleti'nin yıkılmasının ardından güçlerini Van ile Urmiye gölünün kuze*yinde hissettiren ve daha sonra Tebriz'e hâkim olan Karakoyunlular'ın etrafında toplandı. Şâhruh, Azerbaycan'daki bu Türkmen nüfuzunu kırmak için 823 (1420). 833 (1429) ve 838(1434-35) yı*lında üç defa batıya yürüdü. Ancak onun imparatorluğun batısını hâkimiyeti altına alma mücadelesi sonuçsuz kaldı ve Mu*hammed b. Baysungur'a karşı giriştiği bir sefer esnasında Rey'de öldü (850/1447). Şâhruh'un ölümü üzerine başlayan taht mücadeleleri sırasında Horasan ve Doğu İran büyük tahribata uğradı. Bu karışık*lıklara son vermek isteyen Uluğ Bey, oğ*lu Abdüllatif tarafından katledildi (853/ 1449). Uzun mücadelelerden sonra Ebû Said Mirza Han tahta çıkmayı başardıysa da hâkimiyeti Mâverâünnehir. Horasan, Mâzenderan ve Kuzey Afganistan'ı aşa*madı.
Batı İran'da da durum bundan farklı değildi. Şâhruh'un vefatından sonra Irâk-ı Acem ve Fars'a yeniden hâkim olan Mu*hammed b. Baysungur Horasan'a yürü-düyse de Bâbür'e yenilerek öldürüldü (856/1452). Bâbür'ün Irâk-ı Acem'i ele ge*çirme girişimi Karakoyunlu Türkmenleri tarafından başarısızlığa uğratıldı. Orta İran şehirleri birbiri ardına Karakoyunlu hâkimiyetine girdi. Timurlular'ın dahilî mücadelelerinden istifade eden Cihan Şah, Horasan'ı zaptederek 862 Şabanın*da (Haziran 1458) Herat'a girmeye mu*vaffak oldu. Ancak kısa süre sonra Hora*san'ı yeniden Timurlular'a terketmek zo*runda kaldı. Ardından da iki devlet arasında zahirî bir dostluk kuruldu. Cihan Şah, Akkoyunl ular'dan Uzun Hasan'a mağlûp olup Öldürülünce (872/1467) Karakoyun*lu topraklan Akkoyunlular'ın eline geçti. Bu durum Ebû Said Mirza Han'a, Timur*lular'ın Şâhruh'tan beri sarsılan Batı ve Orta İran hâkimiyetini yeniden kurmak için bir fırsat verdi. Akkoyunlular ile itti*faka ve Akkoyunl ular'in günden güne ar*tan güçlerine rağmen batıya yürüyen Ebû Said. Miyâne yakınlarına geldiği zaman bir fermanla Uzun Hasan'ı itaate davet etti. Fakat onun karşısında uğradığı ye*nilgiden sonra Timurlular, Batı ve Orta İran hâkimiyetini tamamen Akkoyunlu-lar'a terketmek zorunda kaldılar. Mâve*râünnehir'i ele geçiren Özbekler Herat'a girerek buradaki Timurlu yönetimine son verdiler. İran için büyük bir istilâ hareke*tine dönüşebilecek olan Özbek tehlike*si ancak Şah İsmail tarafından bertaraf edilebildi.
Ebû Said'in öldürülmesinden (873/1469) sonra Uzun Hasan Irâk-ı Acem, Fars ve Kirman'a hâkim oldu ve başşehri Âmid'-den Tebriz'e nakletti. Timurlular'dan Ya*digâr Muhammed'i destekleyen Uzun Ha*san, Horasan'a hâkim olması için ona as*kerî yardımda bulundu. 875 Muharre*minde (Temmuz 1470) muzaffer bir şekil*de Herat'a giren Yadigâr Muhammed'in kısa bir süre sonra Hüseyin Baykara'ya mağlûp olması ve katlinin ardından Horasan sınır olmak üzere Akkoyunlular ile Timurlular arasında dostane ilişkiler ku*ruldu. Böylece İran'ın büyük bir kısmı Uzun Hasan'ın hâkimiyetine girmiş oldu. Ardından Şah İsmail, Irâk-ı Acem ve Fars'ı da ele geçirerek Akkoyunlu Devleti'ne son verdi (920/1514).


Bibliyografya :


Belâzüri, Fütûh(Fayda), bk. İndeks; İbn A'sem el-Kûfi, el-Fütûh (trc. Muhammed b. Ahmed Müs-tevfî-yi Herevî, nşr. Gulâm Rızâ Tabâtabâî), Tah*ran 1374/1995, s. 209-260; İbn Havkal, Sefemâ-me-yi İbn Haokal (trc. Ca'fer Şiar),Tahran 1366/ 1987, tür.yer; Nâsır-ı Hüsrev, Sefernâme (nşr. M. Debîr-i Sİyâki), Tahran 1375, tür.yer.; Râven-dî, Râhatü'ş-şudûr, tür.yer.; İbnü'l-Esîr, el-Kâ-mtf (trc. Abdülkerimözaydın). İstanbul 1987, IX-XI, tür.yer.; Bündârî. Zübdetü'n-Nusra{BuTs\an\. bk. İndeks; Cüveynî. Târih-İ Ohângüşâ, II; Re-şîdüddin, Câmi'u 't-teuârîh (nşr. Ahmed Ateş}, Ankara 1960, II; a.e. (nşr. Abdülkerlm Alioğlu Alizâde), Baku 1957, III, tür.yer.; Vassâf. Târih (nşr. Muhammed Mehdî), Tahran 1338, tür.yer.; Şebânkâreyî, Mecma'u'l-ensâb(nşr. MîrHâşim-i Muhaddis), Tahran 1363 hş., tür.yer.; Müstevfî, Nûzhetü'l'kulûb (Strange), tür.yer.; a.mlf.. 7a-rlh-i Cüzîde (Nevâî), tür.yer.; İbn Battûta, Se*yahatname, I, tür.yer.; Nizâmeddin Şâmî. Zafer-nâme(trc. Necati Lugal), Ankara 1949, tür.yer.; Hâfız-ı Ebru. Zübdetü't-teuarîh (nşr. Seyyid Kemâl HâcSeyyidCevâdî),Tahran 1372, l-ll, tür.yer.; Mîrhând, Rauzatü'ş-şafâ', İ-VI, tür.yer.; Hând-mîr, Habîbü's-siyer, 1-IV, tür.yer.; Spuler. İran Moğolları; îrec Efşâr, Fihrist-i Makâlât-ı Fârsî derZemine-yi Tahkikât-l îrânî. Tahran 1338-74/ 1959-95,1-V; C. E. Bosworth, The Ghaznauİds, Their Empire in Afghanistan and Eastern Iran, Edinburg 1963, tür.yer.; Şîrîn Beyânî. Târîh-i Âl-i Cetayir, Tahran 1345; Hüseyin Kulı Sütûde. Tâ*rihi Al-i Muzaffer, Tahran 1346-47/1967-68, 1-11; Mâhyâr Nevâbî, Kitâbşinâsî-yi Iran, Tah*ran 1347-71/1968-92, I-1X; N. V. Piyguluskaya v.dğr., Târih-i İran (trc. Kerîm-i Kişâverz). Tahran 1349, l-II; Hânbâbâ, Fihrist, 1-V, tür.yer.; Ebü'l-FazlNebeî. Târîh-i Âl-i Çûpân, Tahran 1352; Er*doğan Mercii, Fars Atabegleri, Salgurtular, An*kara 1975; D, Kravvulsky, Iran: Das Reictı der ilkhane, Wiesbaden 1978; Barthold. Türkistan (haz. Hakkı Dursun Yıldız), İstanbul 1981, tür.yer.; Abdürrefî-yi Hakikat. Târîh-i Cünbeş-i Serbedâ-rân ue DiğerCünbeşhât-i îrâniyân derKarn-ı Heştüm-i Hicrî, Tahran 1363; Faruk Sümer, Kara Koyunlular, Ankara 1984, I, 54-143; a.mlf.. Oğuzlar: Türkmenler, İstanbul 1992; Ali Asgar Fakihî, Âl-i Büueyh, Tahran 1365 hş.; A. K. S. Lambton, Continuity and Change in Me-dieval Persia, London 1988; D. Morgan. Medie-ual Persia (1040-1798), London - New York 1988; Abdülkerim Özaydın, Sultan Muhammed Tapar Devri Selçuklu Tarihi, Ankara 1990; Farhad Daftary. The Ismâ 'itiş: Their History and Doc-trines, Cambridge 1990; Mehmet Altay Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi, Anka*ra 1991,1, IH, V, tür.yer.;W. Barthold, Tezkire-yi Coğrâfıyâ-yi Târîhî-yi Iran (trc. Hamza Serdâd-ver), Tahran 1372; G. Le Strange. The Lands of the Eastern Caliphate, Frankfurt 1993, s. 203-207; J. E. Woods, Akkoyunlutar(trc. Sibel Öz-budun|r İstanbul 1993; Abdülhüseyin Zerrînkûb, Târîh-i Merdüm-i İran, Tahran 1373, II, 481,491 -493; a.mlf., Târih-i İran Ba'd ez İslâm, Tahran 1373; İsmail Aka. Tİmurtuiar, Ankara 1995; R. Amitai-Preiss. Mongols and Mamluks: The Mamluk-IlkhânidWar(l 260- î 281J, Cambridge 1996; Mehİn Duht Hafız Kurânî, Kitâbşinâsî-yi Târîh-i İran, Tahran 1375/1996; Hüseyin Mîr Ca'ferî, Târîh-i Tahavuülât-ı SiyâsîIctimâ% İk*tisâdı ue Ferhengî-yi İran der Deore-i Tîmûri-yân ve Türkmenân, İsfahan 1375/1996; John Andrew Böyle, "İran'ın Millî Bir Devlet Olarak Gelişmesi" (trc. Berin U. Yurdadoğ). TTK Belleten, XXXIX/156 (1975). s. 645-658; İbrahim Kafe-soğlu. "Selçuklular", M, X, 353-416; Mirza Bala. "İrarT.a.e., V/2, s. 1013-1028;a.mlf., "Iran", £F(İng.].lV, 13-33.


 

Ece

Usta Üye
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
14,117
Best answers
0
Puanları
0
3. Safevîler'den Günümüze Kadar.


Eskiçağ'lar boyunca büyük imparatorlukla*rın bir parçası durumunda ya da küçük hanedanların elinde bölünmüş bir halde bulunan İran coğrafyasının 1501 yılında Şah İsmail tarafından kurulmuş olan Sa-fevîler'le birlikte İslâm tarihinde ilk defa müstakil bir siyasî kimliğe kavuştuğu, bu kimliğin Kaçarlar dönemiyle pekiştiği ve günümüz İran İslâm Cumhuriyeti'nin sı*nırlarının da bu zaman dilimlerinde teşekkül ettiği söylenebilir. Bu süreçteki en temel faktör, Safevîler'in on iki imam muhabbetini esas alan aşırı (gulât) Şiîliği devlet politikası olarak benimsemesi ve bunu İran coğrafyasına empoze etme*sinde yatmaktadır. Zaman içerisinde gu-lât-ı Şia'nın yerini İsnâaşeriyye Şîası'nın alması ve Kaçarlar döneminde hâkimiye*tini pekiştirerek müesseseleşmesiyle bir*likte bu yeni kimlik İran'da iyice yerleş*miştir.
1S01'de Türkmen oymaklarının deste*ğiyle Akkoyunlular'a karşı kazandığı za*ferin ardından Tebriz'e girip tahta çıkan Şah İsmail kısa sürede İran'ın tamamı*nı ele geçirdi. 1503 yılında Hemedan ci*varında kalan Akkoyunlu kuvvetlerini de mağlûp ederek Orta ve Güney İran'ı zap*tetti. 1504'te Mâzenderan, Cürcân ve Yezd'i aldı. 1505-1507 yıllarında Diyarbekir'i topraklarına kattı. 1508'de ise Bağ*dat ve Güneybatı İran'ı aldı. 1509-1510'-da Şirvan ve Horasan'ı ele geçirdi.
XVI. yüzyıl boyunca Safevîler doğuda Özbekler, batıda Osmanlılarla mücadele etmek zorunda kaldılar. Safevîler'in gu-lât-ı Şîa'yı ideoloji olarak benimsemesi ve bu tür İnançlara sahip olan Anadolu'daki geniş Türkmen kitlelerinin Safevî dava*sına sarılması onları Osmanlılarla karşı karşıya getirdi. Yavuz Sultan Selim Çaldı-ran'da Şah İsmail'i ağır bir yenilgiye uğ*rattı (920/1514) Çaldıran mağlubiyetiyle Diyarbekir'i kaybeden Safevîler'in zararı aslında bundan daha büyüktü. Çünkü Şah İsmail'in yenilmezliğine olan inanç yıkıl*mıştı. Müntesipleri için İsmail hem sul*tan hem de mürşid-i kâmil idi. Çaldıran hezimetiyle bütün bu inanışlar kökünden sarsıldı. Safevî hanedanına destek veren Türkmen aşiretleri kendi aralarında bir güç mücadelesine girdikleri gibi bürok*rasiyi ellerinde bulunduran Fârisîler'le de çekişmeye başladılar. Şah İsmail'in 930'-da (1524) ölümünün hemen ardından bir*birine rakip olan bu aşiretler çatışmaya koyuldu ve 1526'da aşiretler arasında bir İç savaş meydana geldi. Babasının yerine on yaşında tahta geçen I. Tahmasb baş*langıçta otorite kuramadı, devlet tama*men kızılbaş askerî kademelerinin eline geçti. Aşiretlerin kendi aralarındaki mü*cadele, Tahmasb'ın 940 (1533-34) yılın*da Şamlu aşiretinin reisi ve devletin ger*çek anlamda yöneticisi durumundaki Hü*seyin Han Şamlu'yu idam ettirmesiyle son buldu. Bu yıllarda Bağdat'ın Osmanlı-lar'ın eline geçmesi dışında Safevîler çok büyük toprak kaybına uğramadılar. 962 (1555) tarihli Amasya Antlaşması ile Azerbaycan topraklarının Safevîler hâkimiye*tinde olduğu. Irâk-ı Arab, Van gölü çev*resinin Osmanlı idaresinde kaldığı tesbit edildi. Böylece yirmi yıldan fazla bir süre için Osmanlıiar'la barış sağlanmış oldu.
Tahmasb'dan sonra İran tekrar iç karı*şıklıklarla sarsıldı. Kısa süreli olarak tah*ta çıkan II. İsmail ve Muhammed Hudâ-bende Şah dönemleri çalkantılar içinde geçti. Şah I. Abbas döneminin başlama*sıyla (1587) Safevî Devleti yeniden topar*landı ve en parlak çağını yaşadı. İlk dö*nem Safevî Devleti'nin vasıfları terkedile-rek bütünüyle yeni baştan yapılanmaya gidildi. Şah Abbas'ın gerçekleştirdiği ye*niliklerin başında, ihtida etmiş Gürcüler'den oluşan gulâmlar birliğinin teşkili gelmektedir. Tahmasb zamanında başla*tılmış olan bu düzenleme. Türkmen unsurlarının devlet içindeki üstünlüğünü ve etkisini ortadan kaldırmayı hedefliyordu. I. Abbas, bu politikayı hızlandırarak eya*let valiliklerine ve yüksek mevkilere bu gulâmiarı tayin etti. Abbas'ın tahta çık*masından on yıl sonra Safevî ordularının başına Ermeni asıllı Allahverdi Han geçi*rildi. Bu dönemde Kafkaslar'dan çok sa*yıda gulâmın getirilmesi üzerine etnik ve sosyal yapıda önemli bir değişme mey*dana geldi. İran daha da kozmopolit bir küttür yapısına bürünmüş oldu. Yeni as*kerî birliklerle Şah Abbas, hem doğuda Özbekler'e hem de batıda Osmanlılar'a karşı başarılar kazanmaya başladı. 1598 yılında Özbekler'den Herat'ı geri aldı. 1603'te Osmanlılar'a karşı girişilen sefer*lerle Tebriz'e girdi. Araş nehri sınır haline getirildi. Her iki taraf da 1555 Amasya Antlaşmasfna geri dönmüş oldu. 1623'-te Bağdat'ta nüfuz tesis edildi.
Askerî başarıların yanı sıra Şah Abbas döneminde İran'da güzel sanatlarda da büyük gelişme meydana geldi. 1598'de başşehir Kazvin'den İsfahan'a taşınarak burası imar edildi. Aynı dönemde görülen ekonomik canlanma Avrupa ülkeleriyle diplomatik bağların kurulmasını da be*raberinde getirdi. Şah Abbas'ın yerine geçen torunu Şah Safî'nin döneminde iki büyük şehir Kandehar ve Bağdat kaybe*dildi (1047/1637-38). 1639 yılında imzala*nan Kasrışîrin (Zühab) Antlaşması ile Bağ*dat Osmanlılar'ın elinde kaldı. Şah Safî'*nin yerine geçen oğlu II. Abbas askerî ve idarî kabiliyetleriyle büyük babası I. Ab-bas'a benzemekteydi.
I. Abbas döneminde uygulanmaya baş-ianan toprak sisteminin kökünden değiş*tirilmesi işlemi yeni karışıklıklara yol aça*rak Safevîler'i derinden sarstı. Öte yan*dan İsnâaşeri Şiî fıkhı ve politik teorisin*deki değişme ve gelişmeler, din adamla*rının İran'da giderek büyük siyasî güç ha*line gelmelerini sağladı. Her ikisi de ha*rem entrikalanyla tahta çıkmış olan son Safevî şahlan Süleyman ve Hüseyin Mir*za zamanında gerileme iyice hız kazan*dı.
Bütün bu faktörlerle gerileme süreci*ne giren Safevîler sonunda doğudan ge*len baskılara karşı dayanamadılar. Daha önce Safevîler'e bağlı olan Gılzayî Afgan*lıları lideri Mîr Veys isyan ederek Kande-har'ı ele geçirdi. Bunu Abdâlî Afganlılar'ın isyanı takip etti. Mîr Veys'in yerine geçen Mîr Mahmud 1719 yılında bir muhale*fetle karşılaşmadan Kirman'a girdi. İki yıl sonra daha büyük kuvvetlerle gelen Mahmud İsfahan'a yürüdü; altı ay kadar muhasaranın ardından şehri Sultan Hü*seyin Mirza'dan teslim alarak tahta otur*du. Diğer taraftan Afganlılar, İsfahan'ı zaptetmelerine rağmen yalnızca Orta ve Güney İran'da otoritelerini hissettirebil-diler. Mîr Mahmud 1725 yılında yeğeni Eşref Han tarafından tahttan indirildi. İran'daki karışıklığı fırsat bilen Ruslar 1723'te Derbend ve Baku'yu ele geçir*mişlerdi. Kısa bir süre sonra da Osman*lılar Azerbaycan'a girdiler. 1727'de Osmanlılar'la anlaşmaya mecbur kalan Eş*ref Han İran Kürdistanı'nı, Azerbaycan. Karabağ ve Gürcistan'ı onlara bıraktı.
Safevî hanedanını yeniden ihya etmek üzere II. Tahmasb'ın yanında yer alıp ken*dini "Tahmasb Kulı" olarak ilân eden Afşar aşiretinden Nâdir Han, Afganlılar'ı: mağlûp ettikten sonra 1730 yılında İs*fahan'ı ele geçirdi ve II. Tahmasb'i tahta oturttu. Bu tarihten itibaren beş yıl bo*yunca giriştiği savaşlarla Nâdir Osmanlı-lar'a kaptırılan bütün topraklan geri aldı.
1733'te muhasara ettiği Bağdat'ı zap-tedemediyse de Gence, Tiflis ve Erivan'ı yeniden topraklarına kattı. Aynı şekilde Ruslar'la da başarılı bir şekilde mücade*le ederek 1735 tarihli Gence Antlaşması İle Derbend ve Baku'yu geri aldı.
Bu arada Nâdir. 1732 yılında II. Tah-masb'ı azlederek yerine onun oğlu III. Ab-bas'ı tahta çıkardı. 1736'da Abbas'ı da tahttan indiren Nâdir kendisini Afşar ha*nedanının ilk şahı olarak ilân etti. Fiilen 1722'de çökmüş olan Safevî Devleti böy*lece son bulmuş oldu. Nâdir Hindistan seferindeyken İsfahan'daki Safevî hanedanı üyelerinin öldürülmesiyle de Safevî döne*mi kapandı. Nâdir Şah, komşularına karşı elde ettiği başarılardan sonra İran'ı idarî bakımdan yeni baştan düzenleyip sağ*lam temellere oturtmak yerine taklit et*tiği Timur'un yaptığı gibi Hindistan'ı is*tilâya girişti. 1738'de Gazne'yi alıp Del*hi'ye ulaştı. Böylece İndus nehrinin batı*sındaki bütün topraklan ele geçirdi. Hin*distan'dan bu defa Türkistan, Semerkant ve Hârizm'e yönelen Nâdir Şah başşehri*ni de İsfahan'dan Meşhed'e taşıdı. Nâdir Şah'ın, uygulamalarından rahatsız olan*lar tarafından suikaste uğrayarak öldü*rülmesinden sonra İran'a hâkim olan Lur asıllı Kerim Han Zend dönemi nisbeten sakin geçti. Kerim Han'ın 1779'da ölü*münün ardından taht kavgaları başladı.
Türkmen aşiretlerinden olan Kaçarlar'ın reisi Ağa Muhammed Han bu durumdan yararlanarak Zendler'in hâkimiyetine son verdi. Tahran'ı başşehir yapan Muham*med Şah, düzeni sağlayarak İran'da ilk defa güçlü bir idarî mekanizma oluştur*du. 1797'de bir suikast sonucu öldürül*mesinin ardından yerine geçen yeğeni Feth Ali Şah ile birlikte İran da yeni bir döneme girmekteydi. XIX. yüzyılda Av*rupalı güçler arasındaki çekişmeye sah*ne olan İran bu rekabetten etkilenmeye başladı. Basra körfezine inmeyi hedefle*miş olan Rusya, Kafkaslar'da giderek et*kili bir siyaset izledi. Modern silâhlar ve ordudan yoksun olan İran daha fazla di*renemedi ve 1800'de Gürcistan'ı Rusya'*ya kaptırdı. Dünyadaki siyasî gelişmeler*den ve özellikle Hindistan konusunda İn*giltere ile Fransa arasındaki çekişmeler*den habersiz olan Feth Ali Şah, Napol-yon'la 1807 yılında Finkenstein Antlaş-ması'ni imzaladı. Bu antlaşmaya göre Fransa, Gürcistan'ı geri alması hususun*da İran'a yardım edecek. İran da buna karşılık olarak İngiltere'ye savaş açacak*tı. Bu antlaşmadan kısa bir müddet sonra Fransızlar'la Ruslar Tilsit Antlaşması ile aralarındaki düşmanlığa son verdiler. Bu*nun üzerine Rusya 1813 tarihli Gülistan Antlaşması ile Gence, Karabağ ve Kafkas-lar'ın tamamını eline geçirdiği gibi Hazar denizinde donanması olan tek devlet ha*line geldi. 1826'da meydana gelen bir sı*nır meselesinden ötürü Rusya ile yeniden savaşa giren İran. 1828 tarihli Türkmen-çay Antlaşması ile Erivan ve Nahcıvan'ı Rusya'ya verdi. Böylece Araş nehri iki ül*ke arasında sınır haline geldi. Bu durum Rusya ile İngiltere arasında yeni bir re*kabete sebep oldu. 1834 yılında Feth Ali Şah'ın yerine geçen torunu Muhammed Şah doğuda Afganlilar'a kaptırılmış olan toprakları geri almaya niyetlendi. Fakat İngiltere'nin buna karşı gelerek Afgan*lılar'ı desteklemesi üzerine Muhammed Şah Herat'ı muhasara etmekten vazgeç*ti.
Hindistan'ı muhafaza etme yolunda ça*ba sarfeden İngiltere, Afganistan'ı tam*pon bölge olarak görmekteydi ve buraya asker yerleştirmişti. İran Herat'ı tekrar tekrar ele geçirmeye çalıştıysa da so*nunda 1856 Paris Antlaşması ile Afga*nistan'ın bağımsızlığını tanımak zorun*da kaldı. Böylece Herat tamamıyla elden çıkmış oldu.
Muhammed Şah zamanında İran'da meydana gelen en önemli olaylardan biri Babîlik ve Bahaîlik hareketlerinin ortaya çıkmasıdır. Esas itibariyle dinî ve siyasî huzursuzluğun bir tezahürü olarak pat*lak veren bir isyanın ardından Mirza Ali Muhammed. 1844 yılında kendisini kayıp on ikinci imam Mehdî'nin "bâb"ı (temsilci) olarak ilân etti. Çıkan isyanı sert bir şe*kilde bastıran hükümet 1850'de Mirza Ali'yi Tebriz'de idam etti. Bâbîler'in. tah*ta çıkmasından iki yıl sonra 1852 yılında Nâsırüddin Şah'a suikast düzenlemesiyle üzerlerindeki baskı daha da yoğunlaştı. Daha sonra bu hareket Bahâîler ve Eze*lîler olarak ikiye ayrıldı. Bahâîler'in lideri İran'dan sürgün edildi.
Nâsırüddin Şah, İran'ın bağımsız bir devlet olarak kalabilmesinin yapılacak köklü değişikliklere bağlı olduğunu idrak ettiyse de Ruslar İran'ı sıkıştırmayı sür*dürdüler. 1865'te Taşkent'i ele geçirerek 1876'da Hokand Hanlığı'na son veren Ruslar 1868'de Buhara'yı aldılar. 1873'te Hîve Hanlığı'nı vasal haline getirip 1883'-te de Merv'i ele geçirdiler. Böylece Etrak nehri boyu Rus-İran sınırı haline geldi.
Feth Ali Şah döneminde başlamış olan imtiyazlar Nâsırüddin Şah devrinde iyice hız kazandı. Ülkede ekonomik refahı yük*selteceği düşüncesiyle Nâsırüddin Şah, Avrupalı güçlere tanıdığı imtiyazları gide*rek devlet politikası olarak benimsemeye başladı. Bir İngiliz vatandaşı olan Baron Julius de Reuter, 1872 yılında belirli bir hissenin şaha verilmesi karşılığında yir*mi dört yıllığına büyük bir imtiyaz elde etti. "Reuter imtiyazı" olarak anılan bu imtiyaz, altın ve kıymetli taşlar hariç İran'daki bütün yer altı madenlerinin iş*letilmesi hakkına ilâveten fabrikaların in*şası, demiryollarının döşenmesi, kanal ve sulama işleri, orman ürünleri işletmesi, bir bankayla bazı kamu hizmetleri idare*lerinin kurulması ve gümrüklerin kont*rolünü kapsıyordu. Nâsırüddin Şah. Rus-lar'ın baskısı ve halkın karşı gelmesiyle bu imtiyazları iptal etmek zorunda kaldı. Buna karşılık İngiltere, İran'da İmperial Bank of Persia'yı kurma imtiyazını elde etti; bu arada Ruslar da ayrı bir banka kurdular. Öte yandan 1890'da bir İngiliz firmasına verilen tömbeki imtiyazı tütün aleyhine verilen bir fetva ile çıkmaza gir*di. Şîraz, İsfahan ve Tebriz'de din âlim*lerinin başını çektiği büyük protestolar meydana gelince 1891 yılında imtiyaz İp*tal edildi. 1896'da Nâsırüddin Şah öldü*rüldü.
XIX. yüzyılda Avrupa güçlerinin İran'a ekonomik olarak nüfuz etmesi ve Batı kökenli fikirlerin girmesi toplumun geleneksel yapısını derinden etkiledi. Faali*yetlerini gizli yürüten birtakım dernek*lerde yeni meselelerin tartışılması, içti*maî ve hukukî reformların yanı sıra ana*yasanın ve meclisin teşkilini savunan ha*reketleri doğurdu. 7 Ekim 1906'da mec*lis toplandı. 30 Aralıkta da anayasa Mu-zafferüddin Şah tarafından imzalandı. 1907'de tahta çıkan Muhammed Ali Şah, anayasayı ihlâl etmek ve meclisin faali*yetlerini aksatmak için elinden geleni yaptı. Önceleri anayasayı hararetle des*teklemiş olan ulemâ, Batı kökenli reform taleplerinin giderek yoğunlaşması üzeri*ne geri çekilmeye başladı. İçteki bu karı*şıklığın yanında dış güçler de İran aleyhin*deki faaliyetlerini sürdürüyorlardı. Al-manya'daki gelişmelerden endişelenen İngilizler ve Ruslar31 Ağustos 1907tari*hinde İran'ı kendi aralarında paylaştılar. Bu anlaşmaya göre arada tampon bir bölge bulunmak üzere ülkenin kuzeyi Ruslar'ın, güneyi ise İngilizler'in etki ala*nında kalacaktı.
Haziran 1908'de şah sıkı yönetim ilân ederek meclisi kapattı. Anayasa taraftar*ları. Tebriz'i işgal etmiş olan Ruslar'a rağ*men şahın bu hareketine karşı direndiler ve Temmuz 1909'da Muhammed Ali Şah'ı tahttan indirdiler; yerine yedi yaşındaki oğlu Ahmed geçti. İki yıl sonra Muham*med Ali'nin yeniden tahtı ele geçirme te*şebbüsü Rusiar'ın doğrudan müdahale*sine yol açtı. Nihayet 24 Aralık 1911 tari*hinde meclis tekrar kapatıldı.
İran. I. Dünya Savaşı esnasında tarafsız kalmasına rağmen Türk, Rus ve İngiliz*lerin çekişme alanı oldu. 1917'de Bolşe*vik İhtilâli sebebiyle Ruslar'ın bölgeden çekilmesi üzerine 1919 tarihli antlaşmaya göre İran tamamen İngilizler'in kontrolü altına girdi. Ancak Sovyetler Birliği ile ya*pılan 1921 tarihli antlaşmayla İngilizler'in baskısından kurtulabildi. Aynı yıl darbe ile yönetimi ele geçiren Rızâ Han cum*huriyeti İlân etmeyi düşündü. Fakat ule*mânın muhalefeti sebebiyle bu fikrinden vazgeçti. 1923 yılında Ahmed Şah'ı taht*tan indiren Rızâ Şah Pehlevî Aralık 1925'-te kendini şah ilân etti. Böylece İran'da Kaçarlar dönemi kapanmış. Pehlevî dö*nemi başlamış oldu.
Kaçarlar devrinde geleneksel yapısın*dan sıyrılmaya yüz tutan İran, Rızâ Şah Pehlevfnin Batılılaşma ve modernizasyon uygulamalarıyla daha büyük değişimler yaşadı. Herhangi bir doktrini ya da İdeo*lojisi olmadan son derece köklü reform programına yönelen Rızâ Şah işe önce askeriyeden başladı. Bütçenin üçte birini orduya ayırdı. Kamu hizmetlerini Batı tarzında düzenledi. 1926'da ceza huku*kunu, 1928 de medenî hukuku yürürlüğe koydu. Kız ve erkek çocuklar için eğitim mecburi tutuldu. Hukuk ve eğitim alan*larında yapılan düzenlemeler İslâm hu*kukunun göz ardı edilmesine, ulemânın mevkiinin ciddi şekilde sarsılmasına yol açtı. Ekonomide de birtakım hamlelere girişen Rızâ Şah, İngiltere ve Rusya karşı*sında İran ekonomisini güçlendirmek için pek çok sektörde devlet tekelleri kurdu. Siyasî partileri, sendikaları ve basını ta*mamıyla kendi kontrolü altına aldı ve meclisi yalnızca bir imza makamı haline getirdi.
Rızâ Şah döneminde meydana gelen önemli gelişmelerden biri de Almanlar'ın siyasî ve iktisadî olarak İran'a sızmasıdır. Bunun üzerine İngiltere ve Rusya. 1941 yılında Rızâ Şah'a bir ültimatom vererek casus telakki ettikleri pek çok Alman'ın sınır dışı edilmesini istediler. Şahın red*detmesi üzerine 25 Ağustos 194l'de İn*giliz ve Rus askerî birlikleri İran'ı işgal ederek şahı tahttan indirdiler. Johannes-burg'a sürgüne gönderilen Rızâ Şah Pehlevî burada 1944'te ölünce İngiliz ve Ame-rikalılar'ın muvafakatiyle oğlu Muham*med Rızâ İran tahtına geçti.
Muhammed Rızâ Şah iktidara gelir gelmez bir taraftan Âyetullah Kâşânî'nin başını çektiği Fidâiyyân-ı İslâm, diğer ta*raftan 1942 yılında kurulmuş olan solcu Tudeh Partisi'nin baskısıyla karşılaştı. Tu-deh Partisi, 1945'te Ruslar'ın da deste*ğiyle Azerbaycan ve Kürdistan'daki mer*kezî otoriteyi yıktı. Ruslar'ın 1946 Mayı*sında bölgeden çekilmesiyle destekten mahrum kalan Otonom Azerbaycan Cum*huriyeti ile Kürdistan Cumhuriyetçi Halk Partisi İran ordusuna karşı direnemeye-rek çöktüler.
1941 yılında Almanlar'ın İran'dan çıka*rılmasıyla boşalan üçüncü güç faktörünü Amerika Birleşik Devletleri doldurdu. Bu tarihten sonra Amerikalılar'ın İran'daki nüfuzu ve askerî varlığı giderek güçlen*di. Nihayet 1947'de Truman doktrinine İran'ın da dahil edilmesiyle İran'ın siyasî konumu belirginleşmiş oldu. Öte yandan Tudeh Partisi'nin şiddete başvurması üzerine ülke anarşiyle karşı karşıya kaldı. Bir Tudeh üyesi Şubat 1949'da şaha suikast düzenleyince parti kapatılarak ül*kede sıkı yönetim ilân edildi. Aynı yıl Mu*hammed Musaddık'ın başını çektiği Cephe-i Millî kuruldu. Cephe-i Millî, Hizb-i Zahmetkeşân, Hizb-i Millet-i îrân, Câ-mia-yi Mücâhidîn-i İslâm, Fidâiyyân-ı İslâm ve çeşitli sol entelektüellerin bir ara*ya gelerek Şah Muhammed Rizâ'nın dik*tatörlüğüne karşı oluşturduğu bir hare*ketti.
Şah, 19S0'de hanedanın topraklarını topraksız köylülere dağıtmak üzere kur*duğu bir vakfa transfer etti. Ancak baş*bakanlığa getirdiği Ali Rezmârâ'nın 1951 yılı Mart ayında bir Fidâiyyân-ı İslâm üyesi tarafından öldürülmesi yüzünden şahın bu teşebbüsü sonuçsuz kaldı. 29 Nisan 1951'de başbakan olan Musaddık petro*lü millileştirdi. Bu arada Cephe-i Millî İt*tifakı çözülmeye başladı. Musaddık'ın uy*gulamalarından rahatsız olan muhafaza*kâr kanat desteğini çekti. İran diğer ta*raftan, Batılı şirketlerin uyguladığı am*bargo sebebiyle yaklaşık üç yıl boyunca petrol gelirlerinden mahrum kaldı. Ülke ekonomik krizle yüzyüze geldi. Musaddık giderek bir diktatör gibi hareket etmeye başladı. Önce senatoyu. Temmuz 1952'de anayasa mahkemesini. Ağustos 19S3'te de meclisi kapattı. Sıkı yönetim ilân ede*rek basını susturdu. Neticede Cephe-i Millî tamamıyla dağıldı. Menfaatleri teh*likeye giren İngiltere. Amerika'yı İran'da darbe yapması için ikna etti. Central In-teiligence Agency'nin (CIA) planına uygun olarak 13 Ağustos'ta Musaddık azledile*rek yerine General Zâhidî getirildi. Mu-saddık'ın direnmesi üzerine şah geçici bir süre ülkeyi terketmek zorunda kaldı, fa*kat Zâhidî'nin Tahran'da kontrolü ele ge*çirmesi üzerine geri döndü.
Petrol krizi Musaddık'ın devrilmesinden sonra Ağustos 1954'te çözüldü. Buna gö*re İngiliz. Amerikan, Hollanda ve Fransız firmalarından oluşan bir konsorsiyum İran Millî Petrol Şirketi adına petrol çıka*racaktı. İran 3 Kasım 1955 tarihinde Tür*kiye, Irak, Pakistan ve İngiltere'nin oluş*turduğu Bağdat Pakti'na girdi. 1959'da İrak'ın ayrılmasıyla pakt Merkezî Antlaş*ma Teşkilâtı (CENTO) adını aldı. 1957 yı*lında Amerika'nın yardımlarıyla istihba*rat örgütü Sâzmân-ı Ittılâât ve Emniyyet-i Kişver (SAVAK) kuruldu. Ülkede ge*lir dağılımını dengelemek üzere 1958'-de Bünyâd-ı Pehlevî adıyla bir vakıf tesis edildi. 1961'de şah değeri 47.500.000 sterlini bulan kendi mülkiyetindeki çift*likleri, köyleri, otelleri ve tanker filosun*daki hisselerini bu vakfa devretti.
Şahın hayata geçirdiği en Önemli uygu*lama 15 Ocak 1962 tarihli toprak refor*mudur. Buna göre toprak sahipleri bir*den fazla köyü ellerinde bulundurama*yacak, fazla topraklar devlet tarafından satın alınıp topraksız köylülere dağıtıla*caktı. Aslında toprak reformu, Ocak 1963 tarihli referandumla kabul edilmiş olan ve içinde kadın haklarının iyileştirilmesi, okuma yazma seferberliği gibi radikal re*formlar da bulunan şahın altı maddelik programının bir parçasıdır. "Ak Devrim" olarak bilinen bu programla şahın gerçek hedefi, kendisiyle halk arasındaki iletişi*mi engellediğine inandığı aşiret, ulemâ ve toprak zenginleri gibi güç odaklarını ortadan kaldırmaktı. Şahın bu niyetini an*layan ulemâ ve Cephe-i Millî Ak Devrim'e karşı çıktı. Eylül 1963'te seçimlere gidil*di. Cephe-i Millî'nin boykot ettiği seçim*lerde yeni kurulmuş olan ve şahın progra*mını destekleyen Millî Birlik Partisi mec*liste çoğunluğu elde etti.
Bu arada şahla ulemâ arasındaki çe*kişme 1963yılında doruğa ulaştı. Toprak reformu konusunda referanduma gidil*mesinin teklif edilmesi ve Kum şehrinde ulemânın faaliyetlerinin polis tarafından engellenmesi üzerine Âyetullah Humey-nî liderliğinde mitingler yapıldı. Tutukla*narak ölüm cezasına çarptırılan Âyetuilah Humeynî, Âyetullah Şerîatmedârî'nin girişimiyle ölümden kurtularak önce Tür*kiye'ye, sonra da Irak'a sürgüne gönde*rildi.
öte yandan Ak Devrim'le sosyal ve eko*nomik kalkınmanın gerçekleşeceğini dü*şünen şah tam aksi bir sonuçla karşılaştı. Sermaye ve teknik donanımdan yoksun çiftçi, toprak reformu ile elde ettiği top*rağını tefecilere ve eski toprak sahipleri*ne kaptırdı. Bunun sonucunda şehirlere göç eden milyonlarca insan buralarda iş*sizler ordusu meydana getirdi. Petrol ge*lirlerinin halka yansımaması, aşırı silâh*lanma, yüksek enflasyon ve en ufak mu*halefetin İran Gizli Servisi tarafından sert bir tavırla bastırılması, hayat standart*ları iyice düşmüş olan halkın şaha karşı olan nefretini giderek arttırdı.
Bu ekonomik tablonun yanı sıra dinî düşüncedeki birtakım gelişmeler de hal*kın faal olmasında etkiliydi. Gaip imamın dönüşünü beklemektense ulemânın ak*tif biçimde siyasete katılmasını savunan Mehdî Bâzergân'ın yanı sıra Şîa'yı bir pro*testo hareketi olarak telakki eden Ali Şe-rîatfnin görüşleri de kitleler üzerinde te*sirli oluyordu. Öte yandan sürgünde bu*lunduğu Irak'taki faaliyetleriyle Âyetullah Humeynî de İran'daki gelişmeler üzerinde son derece etkiliydi. Humeynî, Necef'te 1969 yılında yayımlanan Hükûmet-i İs*lâmî yâ Velâyet-i Fakih adlı kitabıyla
İslâm tarihinde yepyeni bir tez savunu*yordu. Buna göre monarşi gayri İslâmî bir kurumdu. Monarşinin yerine yönetimi fukahanın elinde olan İslâmî bir hükümet kurulmalıydı.
Milyonlarca insanın katıldığı mitingler, Kum'daki medrese öğrencilerinin İran Gizli Servisi aleyhine yaptığı gösterilerle başladı. Daha Önce şah tarafından bastı*rılmış olan Halkın Fedaîleri ve özellikle üniversite Öğrencileri arasında geniş ta*ban bulan Halkın Mücahidleri Örgütü ye*niden canlandı. İranlılar kitleler halinde en yüksek dinî otorite kabul ettikleri Âye*tullah Humeynî'nin şemsiyesi altında şa*ha karşı seferber oldular. Şahın çok gü*vendiği ordu bu isyanı bastiramadı.
Ülkede kontrolü yeniden sağlamak is*teyen Şah Muhammed Rızâ birtakım ça*balar içerisine girdi. 1975'te Hizb-i Res-tâhîz'İ kurarak tek partili sisteme yöneldi ve partinin genel sekreteri Emîr Abbas Hüveydâ'yı başbakan olarak tayin etti. 1977'de CemşîdÂmûzegâr'ı. 1978'de Ca'fer Şerîf İmâmî'yi başbakanlığa getir*di. 1978 Kasım ayında Genelkurmay Baş*kanı Gulâm Rızâ Ezhârî'nin başında bu*lunduğu bir askerî hükümet kurdu, fakat yine sonuç alamadı. Son bir çare olarak Ocak 1979'da Cephe-i Millî'nin eski baş*kan yardımcısı Şahbur Bahtiyar'ı başba*kanlığa getirdi. Bahtiyar hükümeti İran Gizli Servisi'ni dağıtmaya, Güney Afrika ve İsrail'e yapılan petrol ihracını durdur*maya ve Filistin davasını üstlenmeye ça*lıştıysa da muhalefeti engelleyemedi. 15 Ocak 1979 tarihinde Şah Muhammed Rızâ'nın ülkeyi terketmesiyle İran'da yep*yeni bir dönem başlamış oldu.
Şahın ülkeden ayrılmasından sonra Âyetullah Humeynî Fransa'dan İran'a geri döndü. Paris'te iken İslâm Devrimi Konse-yi'ni kuran Humeynî'ye önceleri direnen Bahtiyar, şiddet olaylarının patlak verme*si ve ordunun desteğini kaybetmesi üze*rine 11 Şubat 1979'da istifa etti. Daha önce 6 Şubafta Humeynî tarafından ge*çici başbakan olarak tayin edilen Mehdî Bâzergân bir ay sonra hükümeti kurdu. Mart sonunda referandum yapıldı ve 1 Nisan tarihinde İslâm Cumhuriyeti İlân edildi. Ortaya konulmuş olan anayasa tas*lağı 270 üyeli Meclis-i Şûra, başbakan ve cumhurbaşkanı öngörmekteydi. Bu ana*yasanın gözden geçirilmesi talepleri üze*rine Humeynî bu işi bir uzmanlar heyeti*ne Meclis-i Hübregân havale etti. Heyetin, Âyetullah Humeynî'nin ortaya attığı, dev*let yönetimini ulemânın uhdesine veren "velâyet-i fakih" teorisini anayasaya yer-leştirmesiyle büyük bir değişikliğe gidil*miş oldu.
Bir müddet sonra Ebü'l-Hasan Benî Sadr cumhurbaşkanı seçildi ve İslâm Dev*rimi Konseyi ile birlikte 1980 baharında yapılacak meclis seçimlerine kadar ülkeyi idare etti. İki turlu olan seçimler 14 Mart ve 9 Mayıs 1980 tarihlerinde yapıldı. Âye-tullah Humeynî ile özdeşleşen Âyetullah Bihiştî'nin başkanlığındaki Hizb-İ Cum-hûrî-i İslâmî 130 sandalye ile mecliste ço*ğunluğu elde etti. Bir süre sonra İslâm Devrimi Konseyİ'nin ilga edilmesiyle bir*likte hükümetin teşkili konusunda Benî Sadr ile Âyetullah Bihiştî arasında gide*rek yoğunlaşan bir sürtüşme baş gös*terdi. Aralarındaki çekişmenin büyüme*si üzerine Âyetullah Humeynî, velî fakih olarak anayasadan aldığı yetkiyle 10 Ha*ziran 1981 tarihinde Benî Sadr'i önce si*lâhlı kuvvetler kumandanlığından, ardın*dan cumhurbaşkanlığından azletti. Benî Sadr Fransa'ya kaçtı. 28 Haziran 1981'de Hizb-i Cumhûrî-i İslâmî'nin merkezinde patlayan bombayla Âyetullah Bihiştrnin yanı sıra pek çok bakan ve parlamenter hayatını kaybetti.
24 Temmuz'da yapılan seçimde Mu-hammed Ali Recâî cumhurbaşkanı oldu. 29 Ağustos'takİ bir başka bombalı sui-kastle Muhammed Ali Recâî ve Başbakan Muhammed Cevâd Bahânûr hayatlarını kaybettiler. 2 Ekim'de yapılan seçimde Hüccetülislâm Seyyid Ali Hamaney'in cumhurbaşkanı olmasıyla bu makam da ulemânın eline geçmiş oldu. Suikastlerin ardında bulunduğu anlaşılan Halkın Mü-cahidleri Örgütü, devrim sonrası ortaya çıkan yeni rejimin karşılaştığı iç tehditler*den yalnızca biriydi. Rejim ulemânın ken*di içindeki ihtilâflar sebebiyle de büyük bir sıkıntıya girdi. Ulemâdan Âyetullah Mahmud Tâlekânî ve özellikle kıdemli bir âyetullah olan Şerîatmedârî. devrim son*rası yönetim biçimi konusunda Âyetullah Humeynî'den farklı düşüncelere sahip*tiler. Rejim ayrıca komünist Tudeh Par-tisi'yle de mücadele halinde İdi. Devrim sonrası yeniden faaliyete geçen Tudeh Partisi, tutuklanan yöneticilerinin Sovyet*ler lehine casusluk yaptıklarını itiraf et*meleri üzerine Nisan 1983'te, Hizb-i Cumhûrî-i İslâmî de iç çekişmeler sebe*biyle Âyetullah Humeynî tarafından Ha*ziran 1987'de kapatıldı. Ağustos 2000 ta*rihi itibariyle İran'da siyasî partiler bulun*mamaktadır. Günlük politika, siyasî par*tiler gibi çalışan çeşitli eğilimler vasıtasıy*la yürütülmekte ve fertler müstakil olarak 270 sandalyeli parlamentoya üye ol*mak için seçime girmektedirler.
İran, ihtilâlin başından beri içeride bu gelişmelere sahne olurken büyük bir dış tehlikeye karşı da mücadele etmek zo*runda kaldı. Aralarındaki bir sınır mesele*si bahanesiyle İrak, 1975 Şattülarap Ant-laşması'nı ihlâl ederek 22 Eylül 1980'de İran topraklarına girdi. Irak'ın esas mak*sadı, nüfusunun yarıdan fazlasının Şiî ol*ması sebebiyle kendisine bir tehdit ola*rak gördüğü yeni İran rejimini yıkmaktı. Savaşın ilk yıllarında gerileyen İran ordu*su 1982 baharından sonra Hürremşehr dahil kaybettiği toprakları geri almaya başladı. Irak. Batı'dan sağladığı destekle ve özellikle Fransa'dan temin ettiği saldı*rı uçakları sayesinde füze ve hava saldırı*larıyla İran'ın petrol endüstrisini büyük zarara uğrattı. Endüstrisi tehlikeye giren İran, Irak'ı destekledikleri için Kuveyt ve Suudi Arabistan petrol tankerlerini hedef ilân ederek savaşı Basra körfezine taşıdı. Birleşmiş Milletler, Bağlantısızlar, Körfez ülkeleri ve İslâm ülkelerinin ara bulucu çabalarına rağmen devam eden savaşta yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Birleşmiş Milletler'in verilerine göre bu sa*vaşta yalnızca İran'ın uğradığı zarar 97 milyar dolardır. Savaş, 18 Temmuz 1988'-de İran'ın Birleşmiş Milletler tarafından yapılan ateşkes teklifini kabul etmesiyle son buldu.
İran İslâm Cumhuriyeti'nin Batı ile iliş*kileri daima gergin oldu. Özellikle Amerika'nın şahı ülkesine kabul etmesine tepki gösteren öğrencilerin 4 Kasım 1979 tari*hinde Tahran'daki Amerikan elçiliğini ba*sarak burada bulunanları 444 gün rehin tutmaları üzerine İran-Amerika ilişkileri oldukça gerginleşti. Âyetullah Humeynî'-nin, 14 Şubat 1989'da The Satanic Ver-ses (Şeytan Âyetleri) adlı kitabı sebebiy*le İngiliz vatandaşı olan Hint kökenli Sel-man Rüşdi'nin öldürülmesine fetva ver*mesi İran'ın Batı ile ilişkilerini çıkmaza so*kan ikinci önemli hadise oldu. Bu olaylar sonucunda Batı'nın ambargosu ile kar*şılaşan İran büyük ekonomik sıkıntılarla karşı karşıya kalmıştır. Son zamanlarda İran, Batı ile ilişkilerin düzeltilmesi konu*sunda yoğun siyasî tartışmalara sahne olmaktadır.
Ülkede tartışılan bir diğer konu da re*jim meselesidir. Âyetullah Humeynî'nin velâyet-i fakih teorisini esas alan 1979 ta*rihli İran anayasasında velî fakih son de*rece geniş yetkilerle donatılmıştır. Ayrı*ca ulemâ ordunun yanı sıra Meclis-i Hüb-regân, Şûrâ-yı Nigehbân, Dîvân-ı Âlî-i Kiş-ver ve Şûrâ-yı Âlî-İ Kazâî gibi anayasal ku*rumlarla yasama, yürütme ve yargıyı da kontrolünde bulundurabilmektedir. Bu yönetim biçimi ulemânın kendi içerisin*de de tartışma konusudur. Kısmen bu tartışmalar üzerine Âyetullah Humeynî'*nin 1989 yılında vefatından hemen önce anayasada birtakım düzenlemelere gidil*miştir. Fakat anayasa bu yeni haliyle da*ha da büyük problemlerle karşılaşmıştır. Tartışılan meselelerin başında velî fakihin vasıfları, yetkileri, otoritesinin kaynağı ve merci-i taklîdlerle İlişkisi gelmektedir. Bu*gün İran, yönetim biçimi konusundaki aç*mazların yanı sıra ağır ekonomik şartlar ve Batı ile sağlıklı bir ilişkinin kurulama*ması problemleriyle karşı karşıyadır.


Bibliyografya :


E. G. Browne, A Literary History ofPersia, Modern Times: I500-1924,Cambtidge 1953; Ali Djafar-Pour, Nâdir Şah Devrinde Osmanlı-İran Münasebetieri(doktora tezi. 1977), İÜ Ed. Fak.; Iran under thePahtauis{ed. G. Lenczowski). Stanford 1978; E. Abrahamian, Iran: Between Two Reuotutions, Mew Jersey 1982; M. Cevâd Meşkûr, Tarİh-i kân Zemin, Tahran 1366 hş.; A. K. S. Lambton. Qajar Persia, Great Britain 1988; Abbas Amanat, Resurrection and Renewal, the Making of the Babi Mooement in Iran: 1844-1850, London 1989; I. M. Lapidus, A History of Müslim Socielies, Cambridge 1989, s. 571-591; Hüseyin Fİrdevst. Zuhur u Suküt-ı Saltanat-ı Pehleoî, Tahran 1371, I-İI; Ziyâeddin Alamûtî, Fuşût ez Târih-i Mübârezât-ı Siyasî ve Icti-ma'î-yı kân. Tahran 1380; İsmail Safa Üstün. Iran islam Cumhuriyeti Yönetim Biçimi, İstan*bul 1999.

4. Osmanlı-îran Münasebetleri.


Osmanlılar'in İran bölgesine hâkim olan devlet*lerle siyasî münasebetleri, Fâtih Sultan Mehmed döneminde Anadolu'da Türk birliğinin teşekkülü sırasında gerçekleş*miştir. XV. yüzyılın ikinci yarısında Ana*dolu'nun doğu kesimine doğru ilerleme siyaseti takip eden Fâtih, Diyarbekir ve Tebriz merkez olmak üzere Doğu Anado*lu, Kuzey İrak ve İran'ın büyük bir kısmını hâkimiyeti altında bulunduran Akkoyun-lu Hükümdarı Uzun Hasan'la rekabet içi*ne girmişti. Uzun Hasan'ın Trabzon-Rum İmparatorluğu ile Karamanoğulları Bey-liği'ni koruma gayretleri ve Orta Anado*lu'ya yönelik faaliyetleri Osmanlı-Akkoyunlu savaşını kaçınılmaz hale getirmiş. İki müslüman Türk devleti arasında baş*layan çatışmalar, 1473'te vuku bulan Ot-lukbeli Meydan Savaşı'nda Osmanlılar'ın kesin zaferiyle sonuçlanmıştı. Osmanlı*lar'ın İran'a yönelik asıl siyasî ve askerî il*gileri, din ve dünya görüşleri bakımından farklı bir ideolojiye sahip olarak ortaya çıkan Safevî Devleti'nin kuruluşuyla daha da arttı.
XVI. yüzyılın başlarında zayıflamaya de*vam eden Akkoyunlu Devleti toprakları hızla gelişen Safevîler'in eline geçti. Sa*fevî Şahı İsmail'in ön ayak olduğu iktidar mücadelesinde dayandığı başlıca kuvve*ti. Anadolu'dan Azerbaycan ve İran'a göç etmiş olan Oğuz-Türkmen kabileleri teş*kil ediyordu. Bu oymaklar arasında XV. yüzyılda Anadolu'da İmâmiyye Şiîliği inan*cının, önceleri biraz daha basit ve İslâm öncesi Türk inançlarına fazla yer veren bir senkretizm şeklinde etkili olmasında Sa*fevî ocağı şeyhleri Cüneyd ve oğlu Haydar'ın (Şah İsmail'in babası) önemli payı olmuştu. İsmail ve onun müridlerininye*ni devlet kurmak için başlattıkları askerî ve siyasî faaliyetleri, Şiî inancı ve mezhe*binin yayılması, resmîleştirilmesi yolun*daki hareketleri, Şiîliğe mütemayil Türk*men kabilelerinin mezhebî duygularını istismar etmelerine zemin hazırladı. Ana*dolu'nun büyük kısmını saran ekonomik-sosyal kökenli huzursuzluklar konar gö*çer grupların Alevîlik, Bektaşîlik ve Şiîliğe açık sempatilerinin de rolüyle Şah İsma*il'in giriştiği siyasî-mezhebî mücadelede önemli bir âmil oldu.
Oğuz-Türkmen oymakları içinde Şeyh Oğlu adıyla tanınan İsmail, kendisinin İmam Ali ailesine mensubiyetini nefesle*rinde iddia etmekle beraber annesi tara*fından Uzun Hasan'ın torunu olmasından da faydalanmaktaydı. Akkoyunlu hüküm*darlarından Elvend'e karşı Nahcıvan yöresinde kazandığı savaştan (1501) sonra Tebriz'e giren İsmail, müridleri tarafın*dan Uzun Hasan'ın ikametgâhına getiri*lerek dedesinin tahtına oturtulmuştu. Venedik'in Tebriz'deki resmî temsilcisi. İsmail'in bir şah gibi tanınmasında Uzun Hasan'ın torunu olmasının büyük payı ol*duğunu belirtmektedir.[19] Doğu sınırlarında meydana gelen bu de*ğişiklik II. Bayezid'i oldukça endişelendir*miş. Osmanlı idaresi altındaki topraklar*da yaşayan Şiî temayüllü Türkmen grup*ları üzerindeki etkili Safevî propagandası iki devleti karşı karşıya getirmişti. Ancak bu durum sıcak bir çatışmaya yol açma*dı; II. Bayezid. sınır boylarında ve Türk*men gruplarının kalabalık olarak bulun*dukları yerlerde propaganda amacıyla ge*lip giden ve halife denilen ajanlara karşı sert tedbirler aldı.[20] Buna rağmen Safevîler bu gruplar üzerinde etkili oldular ve 1511'-de Teke bölgesi Türkmenlerinin de des*teklediği Şahkulu isyanı patlak verdi. Ar*dından Nûreddin Şah İsmâirin emriyle Varsak, Afşarlı, Karamanlı, Bozoklu ve başka Türkmen toplulukların*dan Safevîler için Anadolu'dan asker top*lamakla görevlendirildi. Şah İsmail'in et*kili propagandası sonucu onu gerek dinî bir lider gerekse kazandığı zaferlerle bir kahraman olarak gören ve merkezî ida*renin sistemi icabı aldığı tedbirlerden memnun olmayan Türkmen kitleleri Or*ta ve Doğu Anadolu'dan İran tarafına göç ettiler. Bu göçler ve isyanlar Anado*lu'nun emniyetini artık iyice sarsmaya başlayınca tehlikeyi daha şehzadeliği sı*rasında anlamış olan yeni Osmanlı padi*şahı Yavuz Sultan Selim İran seferine çık*maya karar verdi.
Ulemâdan, Şîa mezhebine mensup olanlarla savaşmanın caiz olduğuna dair fetva alan Yavuz Sultan Selim'İn esaslı bir hazırlıktan sonra, genişlemeye başlayan ve Anadolu'da mevcut nizamı altüst eden Safevî Devleti'nin "kökünü kazımak" ve doğudaki yarı müstakil mahallî beylerin ve diğer teşekküllerin kendine bağlılığını güçlendirmek amacıyla çıktığı sefer Çal*dıran ovasında Şah İsmail'in hezimetiyle sonuçlandı (920/1514). Savaşın ardından Osmanlı orduları Tebriz'e girdi. Böylece Osmanlılar doğrudan doğruya İran'a adım atmış oluyorlardı. Azerbaycan'da fütuhatı genişletmek niyetinde olan Ya*vuz Sultan Selim yeniçerilerin muhalefe*ti yüzünden ele geçirdiği yerleri, bu ara*da Tebriz'i boşaltıp geri döndü. Dönüş sı*rasında, o zamanki İslâm dünyasının en önemli kültür ve sanat merkezlerinden biri olan Tebriz'in ilim ve sanat erbabın*dan çoğunu aileleriyle birlikte İstanbul'a göç ettirdi.
Çaldıran Savaşı'ndan önce Şah İsmail'e tâbi olan topraklar Fırat nehrine kadar uzanıyordu. Bu savaşın ardından Yavuz Sultan Selim'İn doğuda uyguladığı aske*rî ve siyasî tedbirler Diyarbekir, el-Cezîre ve Kuzey İrak'ın bazı bölgelerindeki yerli beylerin birçoğunun bağlılığını sağlamış*tı. Mısır'ın fethinden sonra Şah İsmail'in barış ricasıyla İstanbul'a gelen elçisine olumlu bir cevap vermeyen Yavuz Sultan Selim. İslâm dünyasının lideri olma iddi*asını daha da pekiştirmek için Şîa'nın kö*künü kazımak ve İran ülkesini fethetmek düşüncesine daha sıkı bağlandı. 925'te (1519) başlayan Celâlî isyanı. Düzmece Murad olayı vb. iç karışıklıklar, onun bu fikrini gerçekleştirmesini daha da âcil ha*le getirdiyse de bu meselelerle olan meş*guliyeti ve hemen ardından vefatı ikinci İran seferine çıkmasını engelledi.
Kanunî Sultan Süleyman ve Şah Tah-masb'ın hâkimiyet yılları Osmanlı-Safevî münasebetlerine, dolayısıyla da İran ta*rihine yeni bir safha kazandırdı. 930'da (1524) Şah İsmail'in ölümünden sonra baş gösteren karışıklıklar, o sıralarda bü*tün dikkatlerini Batı'ya yöneltmiş olan Osmanlılar'ın ilgisini pek çekmedi. Ancak Bağdat hâkimi Zülfikar'ın isyanı ve Kanû-nî'ye bağlılık bildirmesi, Tebriz'de Ulama Han'ın Tahmasb'dan yüz çevirip Osmanlı sarayına ilticası gibi olaylar, iki devlet ara*sındaki ihtilâfın şiddetlenmesine ve ne*ticede Kanûnî'nin Irakeyn Seferi'ne çık*masına yol açtı. Öncü birliklerin ardından bizzat Kanûnî'nin başında bulunduğu ka*labalık bir ordu Azerbaycan'a ulaşıp Teb*riz. Sultaniye, Hemedan ve diğer şehir ve bölgeleri zaptetti.[21] Ardından Osmanlılar savaşmadan Bağdat'a girdiler. 941 (1535) baharında Safevî kuvvetlerinin Tebriz üzerine yürü*düğünü haber alan Kanunî. Bağdat'tan Azerbaycan'a hareket edilmesine karar verdi. Bu arada barış teklifi reddedilen Tahmasb, Tebriz'den Dergezîn tarafına çekilmişti. Irakeyn Seferi, Irâk-ı Arab'da Osmanlı hâkimiyetinin güçlenmesini sağladı, fakat Azerbaycan kesiminde ilki ka*dar başarılı olunamadı. Bunda ekonomik durumun elverişli olmaması, Safevî ta*raftarlarının dayanışma ve direniş içinde bulunmaları gibi sebepler Önemli rol oy*nadı; Osmanlı ordusu buradan çekilmek zorunda kaldı.
Tahmasb'ın Osmanlı sarayına iltica eden kardeşi Elkas Mirza'nın teşvikiyle Kanunî Sultan Süleyman'ın 955 (1548) baharında giriştiği yeni İran seferi sonun*da Van ve çevresi Osmanlı idaresine ka*tıldı. Fakat Elkas'ın, Tebriz'in fethedilme*si durumunda İran'daki han ve beylerin Tahmasb'dan yüz çevireceklerine dair söyledikleri doğru çıkmamış, Azerbaycan Osmanlı ordusu tarafından zaptedildik-ten sonra onun kendi maiyetinde olan Acem beyleri bile şah tarafına kaçmış*lardı. Bu yüzden Kanunî, Azerbaycan'da askerî harekâtı genişletmekten vazgeçti; üçüncü vezir Kara Ahmed Paşa'nın Gür*cistan üzerine gerçekleştirdiği askerî se*ferden başarıyla dönüşünün ardından İs*tanbul'a doğru yola çıktı.
Osmanlı ordusunun geri dönüşünden üç yıl sonra Şah Tahmasb ve oğlunun ba*şında bulunduğu Safevî kuvvetleri, Doğu Anadolu'nun Osmanlı idaresi altındaki şe*hir ve bölgelerinde [22] büyük bir yağma ve tahribata giriştiler. Buna benzer hareketler, meselâ otlakların yakıl*ması, yiyecek maddelerinin yok edilme*si, yerleşmiş ahalinin zorla göç ettirilme*si, Safevîler'ce kendilerine tâbi Azerbay*can arazisinde de uygulanmaktaydı. Ön*celeri de yapılan bu gibi hareketlerde esas gaye. Osmanlı ordusunu zor durum*da bırakmak için geçeceği yolların etrafını ıssız ve çorak hale getirmekti. Tahmasb, birkaç defa yayımlanmış olan tezkiresin*de bunu bir tedbir olarak niteleyip Osmanlılar'la askerî mücadelede önemli bir taktik şeklinde yorumlamaktadır. Hat*ta Kanunî Sultan Süleyman, çıkacağı yeni şark seferinde bu taktiği hesaba katarak başka bir yolu tercih etmişti. Nitekim 961 (1554) yazında Osmanlı ordusu Gürcis*tan üzerinden Nahcıvan'a yöneldi. Diyar-bekir Beylerbeyi İskender Paşa, Arpaçayı civarında Safevî askerlerini bozguna uğ*rattı. Daha önce Safevîler'İn yaptığı tahri*batın intikamı olarak Sa'dçukuru (Revan), Karabağ ve Nahcıvan yağmalanıp tahrip edildi; Azerbaycan semtine gönderilen Kürt beyleri Merâga ve Sehend'i talan et*tiler. Ancak diğer seferlerde olduğu gibi erzak ve mühimmat sıkıntısı, gerekli mu*haberenin yapılamaması, Safevî asker*lerinin geniş bir saldırıya hazırlandığı ha*beri üzerine Kanunî Anadolu'ya döndü ve gerekli hazırlıkları tamamlayıp ertesi yıl yeniden sefere çıkma gayesiyle Amas*ya'da kışladı. Osmanlıordusunun sınır boylarına yakın yerlerde kışlaması üzeri*ne Safevîler barış teşebbüsünde bulun*dular. Kanunî de uzun ve yorucu yeni bir sefer yerine uygun şartlar altında barışı kabul etti.[23] Safevî elçisinin Amasya'da kabulünden sonra kendisine verilen 11 Receb962 (1 Haziran 1555) ta*rihli mektup antlaşmanın ana unsurları*nı belirlemekteydi. Antlaşma, doğudaki Safevî Devleti'nin varlığının kabul edilme*si ve ona son vermek amacından vazge*çildiğini göstermesi açısından önemlidir. Antlaşma ile Irâk-ı Arab, Van gölü çev*resi. Şehrizor eyaleti, Batı Gürcistan'da*ki prensliklerin [24] Osmanlı tâbiiyetinde bulunduğu*nu. Azerbaycan ve Güney Kafkasya'nın or*ta ve doğu kısımlarının Safevî toprakları olduğunu tesbit etmekteydi. Ayrıca dinî konular üzerinde önemle duruluyordu.
Amasya barışı, Osmanlı ve Safevî top*raklarında iktisadî ve ticarî gelişmeye yardım eden önemli bir âmil oldu. Tah*masb ile Kanunî Sultan Süleyman arasın*daki resmî yazışmalar, her iki hükümda*rın barışın korunması için büyük titizlik gösterdiğini doğrulamaktadır. Her iki devletin barış ilkelerine gösterdiği saygı, Şehzade Bayezid'in 967'de (1560) oğul*ları ile Safevî sarayına ilticası sırasında da*hi resmî münasebetlere zarar vermemiş*ti. Tahmasb'ın bu siyasetini Kanûnî'nin vefatından sonra da sürdürdüğü bilin*mektedir. Nitekim Kanûnî'nin Ölümü ve II. Selim'in tahta çıkışı dolayısıyla Osmanlı sarayına gönderdiği mektup şekil ve gö*rünüş İtibariyle oldukça gösterişli, muh*teviyatı bakımından da ilginçtir. Tah*masb'ın hastalığı ve ardından ölümü üzerine İran'da baş gösteren karışıklıklar, II. Şah İsmail'in olumsuz faaliyetleri, sınır boylarındaki beylerin davranışları ve Anadolu'da Safevî propagandasının hızlanışı Osmanlılar yeni bir İran seferine çıkardı. Savaş Azerbaycan'ın sınır bölgelerine sal*dırılarla başladı. Lala Mustafa Paşa ser-darlığındaki kalabalık bir ordu Gürcistan üzerine hareket etti (986/1578). Çıldır'da Safevî birlikleri ağır bir yenilgiye uğratıl*dıktan sonra Kafkasya'dan saldırıya ge*çildi. Bu olaylarla başlayan yeni savaş dö*nemi 998 (1590) yılına kadar sürdü. Bu dönem zarfında Osmanlılar ilk defa Kaf-kaslar'da tutunmaya çalıştılar ve Hazar kıyılarına ulaştılar. Fakat burada uzun sü*re kalamadılar. Zira Osmanlı ordusu geniş bir coğrafî sahada, Güney İran'dan Kuzey Kafkasya'ya kadar önemli askerî başarı*lar kazanmış ve birçok yeri eline geçirmiş olmasına rağmen direnişi kıramadığı gi*bi Osmanlı hâkimiyeti de bu bölgedeki halk tarafından muhtemelen dinî özellik sebebiyle tam olarak benimsenmemişti. Safevî askerleri ve onların Gürcü mütte*fiklerini yenerek Şirvan'da 991'de (1583) yeniden Osmanlı idaresini yerleştiren Özdemiroğlu Osman Paşa aynı yılın sonba*harında ordusu başında Kırım'a vardı. Osmanlılar'ın dönüş yolu üzerindeki bazı bölgelerde Rus Kazakları'nın otları yak*ması ve zaman zaman arkadan ordu bir*liklerine âni baskınlar düzenlemesi neti*cesinde Osman Paşa büyük kayıplar ver*di. Rusya diplomatları. lS97-1599'da Safevîler'i Osmanlılar'a karşı müşterek as*kerî ittifaka teşvik ederken daha önceki bu olayı İran'a askerî yardım gibi izah et*mişlerdi.[25] Genellikle askerî garnizonların geniş bir sahaya yayılmış bulunması, aralarındaki irtibatın sağla*namaması, buradaki idarenin yerleştiril*mesi ve askerî masraflar için kaynak tah*sisi devleti malî zorluklara sürüklemişti. Öte yandan Kazvin'de Safevî tahtında oturan ve Osmanlılar'ın yanında doğu*dan Özbekler'in baskısına mâruz kalan Şah I. Abbas'ın barış teklifi, sahip olduklan toprakların hukukunu tanımaları do*layısıyla İstanbul'da olumlu karşılandı. 998'de (1590) Osmanlı-Safevî barış ant*laşması imzalandı. Antlaşmaya göre bu tarihe kadar Osmanlıların elinde bulunan bölgeler yani Tebriz, Karacadağ, Gence, Karabağ, Şirvan, Gürcistan, Nihâvend, Lûristan ve Şehrizor Osmanlı idaresinde kaldı.
Bu dönemdeki Osmanlı-Safevî savaş*ları, sınır boylarında yaşayan ahali için ka*çınılmaz bir faciaya dönüştü. Hem Os*manlı hem Safevî kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen bu hareketler zaman za*man ağır yağma ve tahribat ölçülerine ulaşmıştı. 998 (1590) antlaşmasının ar*dından ülkesinde siyasî sükûneti sağlayıp Özbekler'i Horasan'dan çıkaran 1. Abbas, Safevî Devleti'nin dayandığı ana unsur olan Türk oymaklarını kontrol altına aldığı gibi daimî askerî birlikler kurarak ordu*sunu güçlendirmeye başlamıştı. III. Mehmed döneminin iç karışıklıkları, Celâlî ayaklanmalarının şiddetlenmesi ve uzun Osmanlı-Habsburg savaşları. Şah Abbas'a, 1012'de (1603) barışı bozarak kay*bettikleri topraklan geri alma fırsatı ver*di. Ayrıca Bağdat eyaleti de Safevîler'in eline geçti. 1021'de (1612) yapılan İstan*bul Nasuh Paşa Antlaşması bu fiilî duru*mu resmî hale getirdiyse de mücadeleyi sona erdirmedi. Antlaşma ayrıca, İran'ın savaşlar boyunca süren ve Osmanlı teks*til sanayiinin önemli ham maddesi olan ipekyasağını da kaldırıyordu. Nitekim Şah I. Abbas, her yıl sultana 200 yük ipek ve 100 akçelik bazı işlenmemiş mallar göndereceğini taahhüt etmekteydi. Ant*laşma her iki tarafı da tatmin edici bir nitelikte değildi, özellikle Osmanlı devlet adamları doğudaki toprak kayıplarını te*lâfi etmek istiyorlardı. Bunun üzerine ye*niden başlayan savaş aralıklarla sürdü, 1027'de (1618) Serâb'da yapılan ve ön*ceki barışın şartlarını taşıyan Nasuh Paşa Antlaşması da savaşı durdurmaya yet*medi.
XVI. yüzyılda olduğu gibi bu savaşların esas sebeplerinden biri de iki tarafın mil*letlerarası ticaret yollarının kontrolünü ellerine geçirmek istemeleriydi. Yeni dö*nemde savaşların daha çok Irâk-ı Arab'da meydana gelmesi Bağdat, Basra ve civarının ticarî öneminin artması ile açık*lanabilir. Nitekim her iki devlet de XVI. yüzyılın sonlarından itibaren karşılıklı ola*rak birbirine ambargo uygulamış ve her türlü malın geçişini yasaklamıştı. Bağdat birkaç defa elden ele geçti, nihayet 1638'de IV. Murad'ın fethinden sonra 1639'da Zühab'da (Kasnşîrin) akdedilen barış antlaşması Irâk-ı Arab'ı Osmanlı ida*resine geri verdi ve güneyde sınırı Şattü-larab nehri teşkil etti bu belgenin Türkçe ve Farsça metinleri şimdiye kadar yalnız Safevî tarihçisi Muhammed Ma'sûm'un eserinde bulunmuştur.[26]
Bu ahidnâme, iki devlet arasında yet*miş beş yıldan fazla süren bir barış devri açtığı gibi ticarî yasakları da kaldırıp eski tarihî yolların yeniden canlanmasına ve*sile oldu. III. Ahmed, şair Dürrî Ahmed Efendi'yi Safevîler'le siyasî ve ticarî ilişki*leri genişletmek üzere İran'a elçi olarak gönderdi (1132/1720). Fakat İran'ı derin bir siyasî bunalıma sokan Afganlı ayaklan*malarının sonuçlan, özellikle Safevî Şahı Hüseyin Mirza'nın zorla tahttan indirilip İsfahan'da şahlık tahtına Afgan emirle*rinden Mîr Mahmud'un çıkması, ülkenin birçok bölgesini etkileyen isyanlar İstan*bul'un doğu siyasetine yeni bir eğilim ka*zandırdı.[27]
Yeni şartların etkisi altında Osmanlılar dikkatlerini Kafkasya'ya ve Batı İran'a çe*virdiler. Bunda, Çarlık Rusyası'nın Kafkas*ya ve İran'ın Hazar denizinin güney sahil*lerini işgal etme girişimlerini önleme iste*ği önemli rol oynadı. Gürcü Kralı Vahtang ve Ermeni papazlarının yardım ricalarını bahane eden Çar I. Petro'nun gerçekleş*tirdiği İran seferinden sonra Osmanlı or*dusu 1135 (1723) baharında Revan ve Tiflis'i zaptetti. Aynı yılın sonbaharında İran elçisi St. Petersburg'da Rusya ile antlaşma imzaladı. Bu antlaşma ile Ha*zar denizinin batı ve güney yakalarındaki vilâyetler Rusya'ya ilhak ediliyor, bunun karşılığında Rus Çarlığı şahlık iddiasında olan Tahmasb'a askeri yardımda buluna*cağını vaad ediyordu. Bu olay Osmanlı sa*rayını hayli endişelendirdi. Fransız diplo*matlarının aracılığı ile 1136'da (1724) İs*tanbul'da Rusya ile akdedilen ahidnâme [28] heriki devletin işgalinde bulunan İran ve Kafkasya top*raklarının bölüşülmesini resmî hale geti*riyordu.
Ahidnâme imzalandıktan sonra Os*manlı ordusu kolayca Hemedan ve Kaz-vin'i ele geçirdiyse de başşehir İsfahan'ın zaptı için yapılan akın sırasında Afganlı Eşref Şah'ın birlikleri Osmanlı askerlerini bozguna uğrattı. Buna rağmen durumu gittikçe kötüleşen Eşref Şah, Osmanlılar'la barış yapmayı tercih etti. Yapılan ant*laşmada III. Ahmed'in bütün müslüman-ların halifesi olarak tanındığı belirtiliyordu. Ayrıca İran Mukâsemenâmesi'nde adı geçen İran ve Kafkasya topraklarından başka Hûzistan, Zencan. Kazvin, Sultani*ye ve Tahran eyaletleri de Osmanlı idare*sine geçmekteydi.
Sünnî mezhebine bağlı Afganlılar'ın İran'da kurduğu devlete karşı mücadele eden Nâdir Beg Afşar'ın 1148 (1736) ba*harında Mugan sahrasında yapılan ku*rultayda şah seçilmesiyle İran'ın Osmanlı ve Rusya ile münasebetlerinde yeni bir safha açıldı. Kısa sürede Safevî Devleti'*nin siyasî-coğrafî sınırlarından daha ge*niş bir sahada yeni bir devlet kuran Nâdir Şah, Osmanlı ve Rusya devletleriyle Safe*vîler'in çöküş döneminde akdedilmiş olan antlaşmaları yürürlükten kaldırdı. Büyük askerî başarılar kazanan Nâdir Şah'ın batıdaki seferleri, hükümdarlığının son döneminde zaman zaman başarısızlık*la sonuçlanmıştı. Böyle olmakla beraber 1157'de (1744) yeniden şiddetlenen sa*vaşta Nâdir Şah orduları, Kars ve Musul civarında Osmanlı birliklerini ağır yenilgi*ye uğrattı.[29] Ancak ülkesi*nin zor ekonomik ve siyasî durumunu göz önüne alan Nâdir Şah barışı kabul etti. Uzun süren görüşmeler neticesinde 17 Şaban 1159'da (4 Eylül 1746) Tahran ya*kınlarında bir ordugâhta imzalanan Ker-den Antlaşması'nın esas maddesi, IV. Mu-rad devrinde akdedilen Kasrışîrin Antlaş*ması'nın devlet sınırları hakkındaki şart*larının iki tarafça yeniden tanındığını ka*rara bağlıyordu.
Nâdir Şah ve I. Mahmud arasındaki res*mî münasebetlerde dinî inanç ve mezhep meseleleri önemli yer tutuyordu. Nâdir Şah. İmâmiyye (tsnâaşerî) Şîalan'nın riayet ettiği Ca'feriyye'nin. dört Ehl-i sünnet mezhebiyle yanyana bütün müslüman cemaatleri arasında beşinci meşru mez*hep gibi tanınması için büyük gayret sar-fediyor ve bu alanda Osmanlı sarayının muvafakatini almaya çalışıyordu. Nâdir Şah'a göre böyle bir ıslahat, İslâm dünya*sında siyasî mücadelelerde mezhep ayn-lıklannın istismarını önlemek için yeter*li olacaktı. Hem Osmanlı ulemâsı hem de nüfuzlu Şîa müctehidleri. Nâdir Şah'ın bu teklifinin gerçekleşmesini engelle*mekte başarılı oldular.
Lur asıllı Kerim Han Zend'in Orta ve Batı İran'da hükümdarlığının ilk yılların*da Osmanlı İran münasebetleri sükûnet içinde geçti. Fakat İngiliz ticaret kolonisi*nin 1184'te (1770) Bûşir'den günden gü*ne gelişmekte olan Basra'ya taşınması Kerim Han'ı endişelendirdi. İki devletin ortak sınırları boyunca yerleşen ve zaman zaman Osmanlı veya İran tâbiiyetinden çıkmak isteyen Kürt oymakları, derebeyleriyle gizli ilişki kuran Kerim Han, Irak'ta yayılmış veba hastalığının ağır sonuçların*dan ve siyasî karışıklıktan faydalanarak 1189 (1775) baharında kuvvetlerini Bas*ra ve Irak Kürdistanı'na sefere gönderdi. Basra zapt ve yağma edildi; bu haber İs*tanbul'a ulaşınca yeni bir Osmanlı-İran mücadelesi başladı. Küçük çaplı bu silâhlı çatışmalar sırasında iki devletin temsil*cileri barış görüşmelerini de sürdürüyor*lardı. 1192'de (1778) Şîraz'da İran kuv*vetlerinin Basra'yı boşaltması hakkında iki devlet arasında anlaşmaya varıldıysa da İranlı askerler, şehri 1193'ün (1779) baharında Kerim Han'ın vefatından son*ra ülkede şiddetlenen iç savaşlar sebe*biyle terkettiler. Bu arada Basra ve Irâk-ı Arab'ın diğer bölgeleri de yeniden Os*manlı yönetimine geçti. XVIII. yüzyılın son çeyreğinde Tahran'ı başşehir seçen Kaçar Türk kabilesi soyluları İran'da yeni devlet kurdular. İlk dönemde Osmanlı - Kaçar iliş*kileri iyi bir şekilde gelişmesine rağmen sınır hattının güneyinde ve Kuzey Irak kı*sımlarında Önceleri olduğu gibi zaman za*man ortaya çıkan gerginlikler bu iyi mü*nasebetleri olumsuz etkiledi. Kürt, Lur, Arap vb. kabileler, İran veya Osmanlı Devleti yetkilileri tarafından suçlandıkları takdirde sınırı geçip komşu ülkeye sığı*nıyor ve bu tür olaylar iki devlet arasında anlaşmazlığa yol açıyordu. Kerbelâ, Ne-cef ve Kâzımeyn'de yerleşik ahalinin ço*ğunluğunu teşkil eden Şiîler'le Sünnîler arasında meydana gelen anlaşmazlıklar da bazan Osmanlı - İran ihtilâflarını körük*lüyordu. Şahın hacca giden hanımının bu*lunduğu kervanın Osmanlı temsilcileri ta*rafından aranmasını bahane eden Veliaht Abbas Mirza, 1821 sonbaharında büyük bir askerî kuvvetle sınırı geçerek Kars ve Bayazıt vilâyetlerini ele geçirdi ve Erzu*rum'u kuşatma altına aldı. Aynı zaman*da İran askerleri tarafından Osmanlı ida*resindeki Kuzey Irak ve Bağdat eyaletine geniş çaplı bir saldırı yapıldı. Süleymani-ye ve Bağdat işgal edildi, Kerkük kuşatıl*dı. Osmanlılar'ın direnişi ve Azerbaycan'ı saran salgın hastalık İranlılar'ı geri çekil*meye mecbur bıraktı. 1823'te Erzurum'*da yapılan barış antlaşması uyarınca İran kuvvetleri altmış gün zarfında işgal et*tikleri topraklardan geri çekileceklerdi. 1833-1842 yıllarında sınır bölgeleri yeni çatışmalara sahne oldu. Bu çatışmalar 1847'de Erzurum'da Osmanlı-İran ant*laşması ile neticelendi. Kasrışîrin'in ova kısmı İran, dağlık kısmı Osmanlı arazisi olarak teyit edildi. İran Süleyman iye'ye dair iddiasından vazgeçti. Osmanlı Dev*leti ise Muhammere Hürremşehr ve He*der adasını şimdiki Abadan! İran toprağı olarak resmen tanıdı.
XIX. yüzyılın ortalarında Tahran'da Os*manlı, İstanbul'da İran daimî diplomatik temsilcilikleri açıldı. Bu devirde İran'ın Batı ülkeleriyle dış ticaretinin önemli kıs*mı Türkiye arazisinden ulaştırıldı. Tanzi*mat dönemi ve özellikle XIX. yüzyılın son çeyreği, İran devlet adamı ve politikacı*larının Osmanlı fikir akımlarından etki*lendiği devreyi teşkil eder. Yüzyılın ikinci yarısında iki ülke ortak Avrupa tehdidi*ne karşı bir yakınlaşma arayışında oldu. Mezhep farklılığının böyle bir yakınlaş*maya engel olmaması gerektiği vurgula*narak tarafları rencide edecek bazı dinî merasim ve uygulamalardan vazgeçilme*si kararlaştırıldı.[30] An*cak yüzyılın sonlarında İran şahının o sı*rada İstanbul'da bulunan Cemâleddîn-i Efgânî'nin bir talebesi tarafından öldü*rülmesi iki ülke arasında yeniden bir so*ğukluk başlattı. Efgânî'yi ısrarla Babıâli'*den talep eden İran hükümeti isteği kar*şılanmayınca bunu çok ciddi bir diploma*tik mesele yaptı.[31] XX. yüzyılın başında tekrar bir ya*kınlaşma sağlanmış ve İran şahı İstan*bul'a gelerek II. Abdülhamid'i ziyaret et*miştir.
Osmanlı, İran, İngiltere ve Rusya'yı temsil eden dört sınır komiseri, Osmanlı Devleti ile İran arasında sınır tesbiti gaye*siyle 1849'da faaliyete başladıysa da bu*nunla ilgili protokol 1869'da imzalandı. Sınır tesbiti 1914'te Osmanlılar'ın I. Dün*ya Savaşı'na katılmasından az önce ta*mamlandı.


Bibliyografya :


BA. Y. A. HÜS, 161/7; //. Bayezid Dönemine Ait 906/1506 Tarihli Ahkâm Defteri (haz. İlhan Şahin - Feridun Emecen}, İstanbul 1994, s. XXIV-XXV; Şah İsmail Safevî. Mecmû'a-i Esnâd oe Me-kâübât-İ Târihî {nşr. Abdülhüseyin Nevâî), Tah*ran 1347; Târîh-i Şâh ismâ% British Museum, Or., nr. 3248, vr. 39b, 40-"; Âlemârâ-yıŞâh Tahmasb (nşr. îrec Efşâr), Tahran 1370, tür.yer.; Matrakçı Nasuh, Sefer-i Irâkeyn;Tahmasb, Mec-mûca-İ Esnâd ue Mekâtlbât-İ Târihî (nşr. Abdül*hüseyin Nevâî), Tahran 1350/1971; Feridun Bey, Münşeat, MI, tür.yer.; Muhammed Ma'sûm, Hu-lâşatü's-siyer, Bayerische Staatsbibliothek, nr. 213, vr. 151M54"; Şah Abbas. Mecmû'a-i Es*nâd ue Mekâtibât-İ Târihî (nşr. Abdülhüseyin Nevâî), Tahran 1352-53/1973-74,1-11; Esnâd ve Nâmehâ-yi Tarihî: Deure-yi Şafeul (nşr. Z. Sa-betyan], Tahran 1343/1964; Esnâd ve Mekâtî-bât-ı Târîhî-yİ hân: ez Temûr tâ Şâh-t Ismâ'H (nşr. G. Le Strange). London 1926, tür.yer.; A Narratİue ofltalian Travets in Persİa İn the Fif-teenth and Sixteenth Centuries(ed. Charles Grey). London 1873, tür.yer.; Dürrî Efendi. Relation de Dourry Efendi (trc. L. Langlâs), Paris 1810; G. Berchet. La Repubblica di Venezİa e ia Persia, Torino 1865, s. 157; Mehmed Hurşîd, Seyahatnâme-yİ Hudûd (nşr Alaattin Eser), İs*tanbul 1997, tür.yer.; H. Mohammad Ali, Essai sur l'histoire des relations politiques Iran-otto-mansde 1722 â 1747, Paris 1937; U. Najaryan, Turetsko-iranskiyeOtnoşeniya VXVIV. i vPer-uoy PolouineXVIIu., Erivan 1961, tür.yer.; Meh*di Han Esterâbâdî. Ghângüşâ-yi Nâdiri{nşr. S. A. Enver), Tahran 1341, s. 417-418; J. R. Walsh, "The Historiography of Ottoman-Safavid Rela*tions in the Sixteenth and Seventeenth Cen-turies", Hİstorians of the Mİddie East{ed. B. Lewis-P.M.Holt).London 1962, s. 197-211;N. Felsefî, "Ceng-i Çaldıran", Çend Makâle-yi Tâ*rih ve Edebî, Tahran 1342/1963, s. 1-88; a.mlf., Zindegânt-yi Şâh cAbbâs-ı Eouet, Tahran 1965, 1, tür.yer.; E. Eberhard, Osmanische Polemik Gegen dıeSafauıİden İn 16 JahrhundertNach Arabischen Handschriften, Freiburg 1970, tür.yer.; Münir Aktepe, 1720-1724 Osmanlı-İran Münasebetleri, İstanbul 1970; Cl. Cahen, "La probleme du Shi'isme dans l'Asie mineure turque pre ottoman", Le Shi'isme imamite, Paris 1970, s. 115-129; V. Çoçiyey, Mejdunarod-niye otnoşeniye Blijnego Vostoka u. XVI-XVIII v.u., Tiflis 1972, tür.yer.; R. W. Olson. The Siege ofMosut and Ottoman-Persian Retations 1718-i 743, Bloomington 1975. s. 122, 165-183; Mû-kâleme-yi rievuâb-ı Cennetmekân Şâh Tah-mâsb bâ Etçiyân-ı Rûm{nşr. K. Tabatadze). Tif*lis 1976; Faruk Sümer, Safevi Devletinin Kuru*luş ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Ro*lü, Ankara 1976; R Buşyev. Istoriya Posolstv i diplomaüçeskix otnoşeniy Russkogo i Iran-skogo gosudarstv u 1586-1612 gg., Moskva 1976, s. 56; A. Sehâb, Târih-i Zİndegânî-yi Şâh cAbbâs-ı Kebîr, Tahran 1355/1976; Fahrettin Kırzıoğlu, Osmanlıların Kafkas-ellerini Fethi (1451-1590), Ankara 1976, tür.yer.; Guity Nas-hat, The Origİns of Modern Reform in Iran 1870-1880, Illinois 1982, s. 33-34, 52, 72, 101 -103, 162; A. Allouche. The Origins and Devel-opment of'Ottoman -Safavid Conflict (906-962/ 1500-1555), Berlin 1983; Natek Hümâ. İran der Rehyâb-iFerhengî 7834-7848,London 1988, s. 132-155; J. L. Bacque-Grammont. "XVI. Yüzyı*lın İlk Yarısında Osmanlılar ve Safevîler", Prof. Dr. Bekir Kütükoğlu'na Armağan, İstanbul 1991, s. 203-219; a.mlf.,"Une lettre du prince ottoman Bayezid b. Mehmed sur les affaires d'lranen 1480", S/r. (1973), s. 213-234;a.m(f., "Etudes turco-safavides, I. Notes surleblocus du commerce iranien par Selîm Iw", Turcica, VI, Paris 1975, s. 68-88; a.mlf., "Etudes turco-safavides, XVI. Quinze lettres d'Uzun Süley*man Paşa, beylerbey du Diyar Bekir (1533-1534)", Anatotia Moderna, I, Paris 1991, s. 137-186; Cezmi Eraslan. "İslâm Birliği Siyaseti Çerçevesinde II. Abdülhamid'İn İlk Yıllarında Osmanh-İran Münasebetleri! 1878-1882)", Prof. Dr. Bekir Kütükoğlu'na Armağan, İstanbul 1991, s. 221-240; Bekir Kütükoğlu, Osman/ı-Iran Siyasi Münasebetleri (1578-1612),\stan-bul 1993; a.mlf.. "Şah I. Tahmasp'ın III. Mu-rad'a Cülus Tebriki", 7D,XI/15(]960), s. 1-24; Cavicl Baysun. "Müverrih Râşid Efendi'nin İran Elçiliğine Dair", rM,lX(195l(,s. 145-151;Çağa-tay Uluçay, "Yavuz Sultan Selim Nasıl Padişah Oldu?", TD,VI/9(1954).s. 53-90; VII/10 (1955), s. 117-142; VIII/11-12 (1956), s. 185-200; Bekir S. Baykal, "Uzun Hasan'in Osmanlılara Karşı Kati Mücadeleye Hazırlıkları ve Osmanlı-Ak-koyunlu Harbinin Başlaması", TTK Belleten, XXl/82(1957),s. 261-284; Tayyib Gökbilgin, "Arz ve Raporlarına Göre İbrahim Paşa'nın Irakeyn Seferindeki İlk Tedbirleri ve Fütuhatı", a.e., XXI/83 (1957), s. 449-482; J. I. Sohrvveide. "Der Sieg der Safawiden im Persien und Seine Rückwİrkungen auf die Schi'iten Anatoliens im 16. Jahrhundert", İsi., XL [1965), s. 92-223; J. Matuz, "L'accession ou pouvoir des safa-vides vue par un historien ottoman contem-porain", Iranİca, VI (1966), s. 24-44; Şehabed-din Tekindağ, "Yeni Kaynak ve Vesikaların Işı*ğı Altında Yavuz Sultan Selîm'in Iran Seferi", TD, XVII/22 (1968), s. 49-78; Hans-Joachim Kissling, "5âh Ismâ^l I", la nouvelle route des Indes et les ottomans", Turcica, VI, Paris 1975, s. 89-102; B. Fragner. "Ardabil Zwischen Sultan und Schah Zehn Urkunden Schah T/ahmasps II.", a.e., VI(1975), s. 177-225; M. R. Nâsırî. "Çend Sened-i Târihî. Sevâd-i Nâme-yi Kerîm Hân Zend be Sultân cAbdülhamîd Hân-i Ev*vel", Berresihâ-yi Târtht,l/56, Tahran 1975, s. 175-180; C. H. Imber, "The Persecution of Ot*toman Shî'ites According to the Mühimme Defterleri 1565-1585", İsi, LVI (1979), s. 245-273; Halil Sahillioğlu. "Dördüncü Murad'ın Bağ-dad Seferi Menzilnamesi", TTK Belgeler, Xlll/ 17 (1988), s. 43-81; Azmi Özcan. "Jamaladdin Afghani's Honorable Confinement in istan*bul and Iran's Demands for His Extradition", Osm.Ar., XV (1995], s. 285-292; Gökhan Çetin-saya, "Tanzimat'tan Birinci Dünya Savaşı'na Osmanlı-İran İlişkileri", KÖK Araştırmalar, Osmanlı özel sayısı, Ankara 2000, s. 11-23; İl*han Şahin - Feridun Emecen. "Amasya", DİA, III, 4-


 

Ece

Usta Üye
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
14,117
Best answers
0
Puanları
0
III. Kultur Ve Medeniyet


1. Dinî Hayat ve Dinî Kurumlar.


X. (XVI.) yüzyılda Safevîler'in iktidara gelmesiyle başlayan yaklaşık 1S0 yıllık bir süreçte halkın büyük bir çoğunlukla Şiî İslâm'ı be*nimsemesinin ardından İran'ın dinî ha*yatı. Hz. Peygamber'in ve onun kutsal halefleri kabul edilen Ehi-i beyt'in on iki imamına bağlılık etrafında şekillenmiş*tir. Ramazan ve kurban bayramları, hac mevsimi ve mevlid kandili gibi dinî gün veya zamanlar, diğer İslâm ülkelerinde olduğu gibi İran'da da kutlanmakla bir*likte zaman bakımından bazı farklılıklar arzeder. Meselâ Kadir ramazanın 27'sin-de değil 19'u ile 23'ü arasında bir gece*de, mevlid kandili de rebîülevvel ayının 12'sinde değil 17'sinde kutlanır. Bunun yanında 1979'da Humeynî'nin verdiği bir talimatla Kudüs'ün işgalini protesto et*mek amacıyla ramazanın son cuması "Kudüs günü". Peygamber'in doğum günü*nü kapsayan hafta ise Sünnîler ile Şiîler arasında yakınlaşma tesis etme umuduy*la "vahdet haftası" olarak kutlanmakta*dır.
İran dinî takviminin daha belirgin bir özelliği ise on iki imamın doğum ve şehâ-detleriyle [32] ba*zı önemli olayların gerçekleştiğine inanı*lan günlerin kutlanması veya anılmasıdır. Bu günlerde imamların rehberliklerinin devam ettiği fikrini sürekli canlı tutmak amacıyla vaazlar verilir, dualar edilir. Bun*ların en önemlilerinden biri. Şiî inancına göre Peygamber'in Gadîr-i Hum'da birinci imam Ali b. Ebû Tâlib'i kendisine vekil tayin ettiği gün olan ve "Gadîr bayramı" adıyla kutlanan. İran İslâm Cumhuriyeti'-nin kuruluşundan bu yana ise resmî tatil kabul edilen 18 Zilhicce'dir. Diğer bir dinî gün ise ramazanın 19'unda Hz. Ali'nin katili İbn Mülcem'in Kûfe'de öldürülme*siyle ilgilidir. Şaban ayının 15'indeki kut*lama, on İkinci imamın doğumuyla alâ*kalı olup bugün, şimdilerde onun dünya*ya dönüp evrensel adaleti tesis edeceği inancından hareketle "dünya mazlumlar günü" adıyla yeni bir anma gününe dö*nüştürülmüştür.
İran'ın dinî günleri içinde duygu yo*ğunluğunun en çok yaşandığı gün, hiç şüphe yok ki İmam Hüseyin'in Kerbelâ'-da şehid edilmesinin anma zamanı olan muharrem ayının ilk on günüdür. Kerbe-lâ, Şiîler için başka hiçbir tarihî olayla kar*şılaştırılamayacak kadar önemlidir, öyle ki bu olayın İslâm'ın gelişinden önce bile haber verildiğine ve kutsal tarihin mer*kezî hadiselerinden biri olduğuna inanıl*maktadır. Kerbelâ'yı anma, yaşanan bir tarihî trajediyi dinî bir görev olarak hatır*lamanın ötesinde İmam Hüseyin'in tem*sil ettiği Ehl-i beyt'e ve onun nihaî zafe*rine sadakatin bir ölçüsü haline gelmiştir. Özellikle trajedinin vuku bulduğu âşûrâ gününde "deste" ismi verilen siyah giyimli organize gruplar ağıtlar eşliğinde göğüs*lerini, bazan da zincirlerle sırtlarını dö*verler. Daha uç bir uygulama olan kama ile başa vurma gösterisi ulemânın tavsi*yeleri sonunda artık ender hale gelmiş*tir. Bunun yanında "taziye" adı verilen ve Kerbelâ'da yaşananları canlandıran tem*sillere de artık pek yer verilmemektedir. Kerbelâ bilinci, sadece Muharrem ayı ile başlayıp Hüseyin'in şehâdetinin 40. günü olan 20 safere kadar devam etmekle sı*nırlı kalmamakta, yıl içindeki çeşitli gün*lerde de "ravzahânî" denilen anma tö*renleri düzenlenmektedir.
Bizzat imamlardan nakledilen hadis*lerden hareketle onların türbelerine ger*çekleştirilen ziyaretlerin İran'ın dinî ha*yatında önemli bir yer işgal ettiği şüphe*sizdir. Bu ziyaretler manevî destek kazanma, rahmet ve şefaate nail olmanın yanında imamlarla ve onların ortaya koy*duğu İslâm vizyonuyla bağlan kuvvetlen*dirme vazifesi de görür. Bunu. ziyaretler sırasında okunması gereken duaları içe*ren kitapçıklarda da görmek mümkün*dür. "Ziyaretnâme" ismi verilen bu dua*larda imamların belirli erdemleri sayılır ve onlara olan bağlılık ifade edilir. Ziya*ret için mutlaka ziyaret mahalline gidil*mesi zorunlu değildir; bu amaçla kişi tür*benin bulunduğu tarafa yönelip gerekli dua vb. metinleri okuyabilir. Şiîler'in altı imama ait türbelerin bulunduğu İrak'ta*ki Necef, Kerbelâ, Kâzımeyn (Kâzımiye) ve Sâmerrâ şehirleriyle [33] diğer dört imamın türbelerinin bulunduğu Me*dine'deki Cennetü'I-baki mezarlığına se*yahat etmeleri büyük bir erdem olarak görülür. Irak'ın türbe şehirleri, özellikle İranlı ve diğer Şiî ulemânın aksiyon şehri olan Necef İran'ın dinî hayatının önem*li bir parçasıdır. Birçok ulemâ orada ya uzun süre ikamet etmiş ya da eğitim gör*müştür. Uzun yıllar ölüler defin için İran'*dan Necef'e götürülmüştür. İmam Ali er-Rızâ'nın Meşhed'deki türbesi, Safevîler öncesi dönemden bu yana zaman zaman Sünnîler'in de rağbet ettiği, hem ülke içinden hem de ülke dışından insanların geldiği en önemli ziyaretgâhlardan biri*dir. Türbe, yüzyıllardır etrafına yapılan binalarla bugün Âsitân-i Kuds-i Rezevî ismi verilen büyük bir külliye haline gel*miştir. Külliyede 1984'te kurulan bir üni*versite, genişletilerek restore edilen ve 30.000'in üzerinde yazma eser barındıran bir kütüphane, bir araştırma merkezi ve yayınevi bulunmaktadır. Ziyaretler, aynı zamanda İmamların "imamzâde" olarak bilinen ahfadı için de gerçekleştirilmek*tedir. Muhtemelen uzakbeldelerdeki imamların türbelerine seyahat edeme*yenler için türetilmiş olan bu ziyaretlerde de imamzâdelerin erdemlerinden bah*sedilip dualar okunur ve onlardan şefaat dilenir. İran'da 1000'den fazla imamzâde türbesi bulunmaktadır.[34] Tahran'ın güneyinde Bihiştizehrâ Mezarlığı'nın yakınlarında bulunan İmam Hu-meynî'nin türbesi de (harem) ziyaretgâh*lardan biridir. Halkın ziyaretlerinden baş*ka burada resmî olarak gerçekleştirilen anma ve yas törenleri yılda üç defa tek*rarlanmaktadır. Ancak bu ziyaretler hiç*bir zaman farz olan haccın yerini tutan bir ibadet olarak görülmemiştir. Sadece Safevî-Osmanlı savaşları sebebiyle Mek*ke yolculuğunun zorlaştığı dönemlerde İranlılar hac ibadetini yerine getirememislerdir. Buna. Osmanlıfar'ın bazı za*manlarda İranlılar'a hac yasağı koymuş olması da eklenmelidir [35] İslâm Cumhuriyeti'nin ilk yıl*larında hacca politik bir boyut kazandır*mak için bazı teşebbüsler gerçekleştiril*miş, 1982'den 1987'ye kadar Mekke'de Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Bir*liği ve İsrail aleyhine gösteriler düzenlen*miştir.
İran'da Şiîliğin ilk kalelerinden biri sa*yılan Kum, Meşhed hariç tutulursa Şiîler için en kutsal şehirdir, hatta bir eğitim merkezi olması sebebiyle Meşhed'den de önemlidir. Bir ara eğitimdeki üstünlü*ğünü Safevîler'in başşehri olan İsfahan'a kaptıran Kum, XIX. yüzyılın başlarından itibaren ve özellikle de 1920'lerde şehrin Havze-i İlmiyye olarak bilinen medreseler topluluğundan sorumlu olan Şeyh Ab-dülkerîm Hâirî'nin önderliğinde yeniden üstünlüğünü kazanmış, Hâirî'nin ölü*münden birkaç yıl sonra bu görevi dev*ralan Burûcirdî medreselerin güçlenip gelişmesine önemli katkılar sağlamıştır. İmam Humeynî de 1924'ten itibaren Kum'da bulunmuş ve İslâm Cumhuriye*ti'nin kurulması ile sonuçlanan hareketi 196Z'de burada başlatmıştı. Devrimden bu yana Kum şehrine Önemli yatırımlar yapılmış ve din eğitimi gören öğrencilerin sayısında büyük artışlar olmuştur. Mek-teb-i Zehra adıyla kızlara özel bir okul açılmış, Medrese-İ İmam Humeynî ismiy*le kurulan bir başka okulda çeşitli ülke*lerden gelen Öğrencilere eğitim verilme*ye başlanmıştır. Bu arada Kum'daki kü*tüphanelerin, özellikle deÂyetullah Mar"aşî Necefî Kütüphanesi'nin katalogu ya*yımlanmış, birkaç araştırma merkezi ve yayınevi faaliyete geçmiştir.
Şiîler'in on iki imama olan bağlılıkları, bu imamların bizzat yazdığı veya okudu*ğu dualardan oluşan bir dua literatürü*nün doğmasına sebep olmuştur. Hz. Ali'*ye atfedilen dualar arasında en çok oku*nanı "Duâ-i Kümeyrdir. Duaya bu ismin verilmesinin sebebi. Hz. Ali'nin Hızır'dan öğrendiği bu duayı Kümeyi b. Ziyâd en-Nehaî'ye öğretmiş olmasıdır. Duanın cu*ma geceleri okunması önemle tavsiye edilmektedir. Ayrıca hem Hz. Peygam-ber'e hem de İmam Ali'ye atfedilen Cev-şen-İ Kebîr ve Cevşen-i Sagîr dualarının savaşlarda ve diğer tehlike anlarında okunması önerilir. Bir diğer önemli dua İmam Hüseyin'in kurban bayramının are-fesinde okuduğu duadır. Cuma gününün son vakitlerinde okunan duâ-i simât ise İmam Muhammed el-Bâkır ve Ca'fer es-Sâdık'a atfedilir. İmam Ali er-Rızâ'ya nis-bet edilen dua, ramazan ayı boyunca se*her vaktinde okunan duâ-i seherdir. Şa*ban ayının 15'inde okunan dua ise bütün imamlara atfedilir. Dördüncü imam olan Ali Zeynelâbidîn'in bu açıdan diğer imam*lardan farklı bir yeri vardır. Çünkü o dua kitabı bulunan tek imamdır. eş-Şahîfe-tü's-seccâdiyye isimli dua kitabı meta-fiziksel bir zenginliğe sahiptir. Bunun ya*nında sıradan günlük olaylarla karşılaşıl*dığında veya özel dinî günlerde yapılan, fakat kimin tarafından yazıldığı veya okunduğu belli olmayan dualar da var*dır. Şeyh Abbas el-Kummî tarafından derlenen ve ziyaret dualarını da kapsa*yan Mefâtîhu'l-cinân adlı kitap İran'da hemen hemen her evde bulunacak ka*dar meşhurdur.
İranlı Şiîler'in imamlara olan bağlılıkla*rı, 329 (941) yılındaki gaybet-i kübrâdan bu yana fukahanın "niyâbet-i âmme" adı verilen bir prestij ve otorite yetkisiyle do*natılmasına sebep olmuştur. Buna göre fukaha on İkinci imamın dönüşüne kadar onun vekilidir. Şiî dünyasında bu tarihten XII. (XVIII.) yüzyıla kadar iki muhalif düşünce ekolü oluşmuştur. Bunlardan birin*cisi olan Ahbâriyye. fıkhın rasyonel meto*dolojisine karşı çıkarak her dinî hükmün Peygamber'den veya İmamlardan gelen bir hadis ile (haber) desteklenmesi gerek*tiğini söyler. Diğer grubu oluşturan Usûliyye ise rasyonel metodu savunarak yeni problemler karşısında ictihadda bulun*mak gerektiği kanaatindedir. Muham*med Bakır Bihbehânî önderliğinde geli*şen Usûliyye ekolünün bu mücadelede öne geçmesi ve Ahbârîler'in marjinal bir statüye düşürülmesiyle -günümüz İran'ın*da Ahbârîler'e ancak Hûzistan bölgesin*de Arapça konuşan Şiîler arasında rast*lanılmaktadır-, Şiî toplumu müctehidlerle [36] ictihad yapacak kadar bilgili olmayıp taklit adı verilen bir yön*temle müctehidlere uymak zorunda olan mukallidler arasında ikiye bölünmüş du*rumdadır. Bir mukallid daima seçtiği müctehidin fetvalarına uymak mecburiyetindedir. Merci-i taklîdin tercih edil*mesi prensipte iki ölçü ile gerçekleş*mektedir: Takva ve ilim. Ancak sıradan müminler bu özelliklerin derecesini doğ*rudan ölçme imkânına sahip bulunmadı*ğı için tercihler genelde prestije veya bi*lim çevrelerindeki şöhrete göre yapılmak*tadır. Bir müctehid, kendisinin merci ola*rak seçilebileceğini ictihadlarından olu*şan ve "Tavzîhu'l-mesâir yahut "Risâle-i Ameiiyye" adlarıyla anılan bir eser yayım*layarak İlân eder ve daha sonra onun fi*kirleri başka meslektaşları veya kendin*den daha aşağı durumda olanlar tarafın*dan propaganda edilir. Merci-i taklîd rüt*besi için herhangi bir resmî adaylık ve benzeri bir sistem yoktur; bu rütbeye za*manla elde edilen şöhretle ulaşılır. İran'ın Şiî ulemâsına atfedilen "hiyerarşi" yanıl*tıcı bir resmî sınıf sistemi ima etmekte*dir; Osmanlıların devlet destekli Sünnî ulemâ sistemine benzer bir sistem İran'*da hiçbir zaman olmamıştır. Bununla bir*likte ictihad makamına ulaşan ulemâ ile diğerleri arasında sadece unvanla sınırlı kalan bir sınıflandırma söz konusudur. Bu unvanlardan "âyetullah" sadece müc-tehidlere. "âyetullahi'1-uzmâ" ise çok yük*sek sayıda mukallidi olan müctehide ve*rilir. Öğrenimlerinin ilk dönemlerinde bu*lunan veya ictihad mertebesine geleme*yen ulemâya ise "hüccetü'l-İslâm" adı verilir. Eskiden alt seviyedeki ulemâ için yaygın olarak kullanılan "sikatü'l-İslâm" unvanına artık pek rastlanmamaktadır. Bir zamanlar çok yetkin ulemâ için kulla*nılan "molla" ve "âhund" unvanları da cid*di anlamda itibar kaybetti ve artık ge*nelde dini eğilimleri olmayan insanlar ta*rafından küçük düşürücü anlamlar yük*lenerek kullanılır oldu.
Taklid kurumunun yanında geleneksel medrese sisteminin korunması da Şiî İran'da ulemânın otoritesine güç katmış*tır. Medresenin ders programı başlangıç, orta ve ileri olmak üzere üç temel sevi*yeyi içermektedir. Başlangıç seviyesinde Arapça grameri, belagat, mantık ve ba*sit düzeyde İslâm hukuku metinleri gibi dersler okutulmaktadır. Orta seviyede ise öğrenciler İbn Sînâ. Molla Sadra ve Hâdî-i Sebzevârî gibi İslâm filozoflarının görüş*lerine muttali olurlar. Bunun yanında usûl-i fıkıh okunur. İleri seviyede, bütün disiplinlerden fazla olmak üzere medre*senin varlık sebebini oluşturan İslâm hu*kuku üzerinde yoğunlaşılır. Bu derslerde okumadan başka çeşitli konularda tar*tışmalara da yer verilir. Müctehid unva*nım alabilmek için bu son seviyenin mut*laka tamamlanması gerekir. Medrese sis*temi geleneksel olarak son derece esnek ve resmiyetten uzakolarak tanınmıştır. Medresede okuma belirli bir zaman dili*miyle sınırlandırılmamış, ictihad yetkisi belirli bir imtihana değil bir veya birkaç hocadan icazet alma yöntemine dayalı olmuştur. Bundan başka öğrenciler be*lirlenmiş program dışında ilgi alanlarına göre -meselâ İslâm hukuku üzerine yoğunlaşan hocaların tasvip etmediği "ir*fan" dersi gibi- tek başlarına veya küçük gruplar halinde bir hoca gözetiminde özel olarak çalışabilirler. Devrimden son*ra medreselerde belirli bir standartlaş*maya gidildi ve 1994'te bazı kurallar içeren bir düzenleme yapıldı, geleneksel programa yabancı diller ve sosyal bilim*lerden dersler ilâve edildi.[37] Medreselerdeki ho*calar da organize olarak Peyâm-i Hav-ze adıyla bir dergi çıkaran ve zaman za*man politik konularda beyanname ya*yımlayan Câmia-i Müderrisîn-i Havze-i İl-miyye-i Kum isimli bir teşkilât kurdular.
Ulemânın sahip olduğu otoritenin gücü politik alanda her fırsatta, hatta Humey-nî'nin başlattığı devrim hareketinden ön*ce bile çok açık bir şekilde görülmüştür. Merci-i taklîdin politik konularda ortaya koyduğu tutum sık sık hükümet politi*kalarıyla çatışmakta ve bu da ulemâya önemli bir muhalefet görevi yüklemekte*dir. Bu anlamda 1905 -1909 anayasa dev*rimi sırasında. I. Dünya Savaşı yıllarında ve İL Dünya Savaşı sonrasında önemli olaylar meydana gelmiştir. Bununla bir*likte birçok ulemâ, özellikle Şah Rızâ dö*neminde politik konulardan uzak durmayı tercih etmiş, dolayısıyla Pehlevî monar*şisinin devrilmesinde ulemâ kaynaklı mu*halefetin nihaî noktada önemli bir katkısı olmamıştır. Ancak ulemânın bu yolu ha*zırladığında da şüphe yoktur. İmam Hu-meynî'nin, on ikinci imamın zuhurunu bekleyen fukahanın bütün yönetim icra*atlarını üstlenmesi şeklinde yorumladığı ve İslâm Cumhuriyeti'nin anayasal temeli yaptığı "velâyet-i fakîh" doktrini, fukaha*nın niyâbet-i âmme yetkisini ifa etmesi*nin radikal değilse bile mantıkî bir uygu*laması olarak görülebilir. Bu doktrinle İs*lâm Cumhuriyeti'nin rehberliğini üstle*nen merci en üst politik otorite makamı*na yükseltildi. Bununla birlikte diğer tak*lid mercilerinin bulunması ve zaman za*man verilen fetvaların farklılığı pratikte problemler doğurdu. Meselâ İslâm Cum*huriyeti'nin ilk yıllarında işlenebilir top*rakların dağılımı konusunda hükümetin benimsediği görüşe bazı müctehidler kar*şı çıktılar. Bu durumda İmam Humeynî, velî-i fakîhin kararının diğer müctehidle-rinkinden önde geldiğini açıklayan bir fet*va yayımladı.[38] Bu uygulama, Humeynî'nin halefi olarak rehber makamına gelen Ali Hamaney'in benzer bir kararı ile de teyit edildi.[39] Hamaneydışında Muhammed Behçet, Muhammed Fâzıl Lenkerânî, Mekârim Şîrâzî ve Âyetullah Sîstânî halen taklid merciidir. Yine Kum'da ikamet eden ve 1989'da Humeynî'nin halefi ol*ma mertebesinden çekilmeye zorlanan, bu sebeple de kamuoyunda pek görün*meyen Âyetullah Muntazıri de bazı İran*lılar tarafından takip edilmektedir.
Rehberin fıkhî görüşlerine verilen üs*tün yetkiyle birlikte başka otoriteler de belli bir dereceye kadar yönetimde temsil edilmektedir. Meclisten geçirilen kanun*ların şeriata uygunluğunu kontrol etme görevi, rehberin tayin ettiği altı fakihle meclisin seçtiği bilim adamlarından olu*şan konseye [40] verilmiş*tir.[41] Meclisle konsey arasında özellikle sosyal içerikli kanunlar konusunda fi*kir ayrılıkları oluşması üzerine İmam Hu*meynî. Şubat 1987'de iki organ arasında uzlaşma sağlama görevi üstlenen bir de*netleme kurulu [42] oluşturdu. Ancak Humey*nî'nin bu icraatı daha önce verdiği "Yöne*ten fakihin karan diğer fakihlerinkinden önde gelir" şeklindeki fetvası ile çelişen bir görüntü arzetmekteydi. 1989'da Ha*maney. rehber makamına geçtikten son*ra kendisine fetva için gelen konularda araştırma yapma görevini verdiği bir fet*va konseyi [43] kurdu. Humey*nî'nin ölümünden sonra ise velâyet-i fa*kiri prensibinin uygulanması daha fazla açılımlar gerektiren ve bazan da çatış*malara yol açan bir problem haline geldi. Konuyla ilgili tartışmalardan bazıları Hü-kûmet-i İslâmî dergisinde yayımlandı. Bu yöndeki tartışmalar Muhammed Hâ-temî'nin 1997'de cumhurbaşkanı seçil*mesiyle birlikte iyice arttı.
Devrimden sonra ilk. orta ve yüksek öğ*retimde büyük bir ilerleme gerçekleşti*rilmiş, ders kitapları. Eğitim Araştırma ve Planlama Kurumu tarafından evrensel ve temel kimlik olarak yeni bir vurguyu yansıtacak şekilde düzenlenmiştir. Bu arada eğitimin her kademesinde Şiî-İs*lâm inançları ve ibadetlerle velâyet-i fa-kih anlayışı güçlü bir şekilde işlenmekte*dir. Diğer taraftan ülke çapındaki cami*lere Kum'daki ilim havzalarından mezun olan öğrenciler tayin edilmekte, camilerin bakımı resmî statüye yakın evkaf kurumu tarafından sağlanmaktadır.
Devrimin dinî hayatta önemli ve görü*nür bir şekilde gerçekleştirdiği başka bir değişim alanı ise cuma namazıydı. Bu na*mazın câizliği öteden beri Şiî fukaha arasında tartışma konusu olmuştu. Çünkü birçok fakih, on ikinci imamın gaybetiyle birlikte cuma namazının askıya alınması gerektiğini düşünüyordu. Buna karşılık Usûlîler'in on İkinci imamın yokluğunda ulemâya önemli yetkiler tanıması sebe*biyle Kaçar döneminde birçok İran şeh*rinde cuma namazı kılınmış ve bazı böl*gelerde cuma imamları kendi bölgeleri*nin nüfuzlu kişileri haline gelmişti. Baş*şehir Tahran'da cuma imamının seçimi mahkemenin yetkisinde bulunuyordu. Ancak zamanla bu görev babadan oğula geçmeye başladı ve cuma namazı gerçek önemini kaybetti. 1940'larda cuma na*mazının ülke çapında canlandırılması ve gündemdeki politik konuların hutbelere taşınması yönünde çağrılar olmuşsa da devrimin hemen öncesine kadar böyle bir şey gerçekleştirilemedi. Meselâ 1972'de Âyetullah Muntazırî. Necefâbâd'da cuma namazı kıldırmaya başlayınca hutbelerin*de İslâmî hükümet, Filistin meselesi ve on ikinci imamın gaybetindecuma na*mazının farziyeti gibi konulara yer verdi. Devrimden birkaç ay sonra Âyetullah Tâ-lekânî, İmam HumeynVye velî-i fakih ola*rak bütün ülkede cuma namazının kılın*masını sağlamasını ve cuma imamları ta*yin etmesini önerdi. Humeynî bu Öneriyi kabul etti ve Tahran'ın cuma imamlığına Tâlekânî'yi getirdi. 0 günden bu yana cu*ma namazları, dinin camiyle sınırlı kalma*ması gerektiğini vurgulamak amacıyla Tahran Üniversitesi kampusunda kılın*maktadır. Bugün cuma imamları, Hama-ney'in genel danışmanlığı altında görev yapan özel bir sekreterlik tarafından ta*yin edilmektedir. İran'da cuma namazla*rı, aynı zamanda hükümet politikalarının halka duyurulduğu ve kamuoyu fikrinin yönlendirildiği toplantılar mahiyetinde*dir.
Şiîliğin İran'da bir çoğunluk mezhebi haline gelmesini sağlayan Safevî hane*danının kökleri Erdebil'deki tasavvuf ehline dayanır. Buna rağmen İran'da ta-savvufî gruplar daima marjinal bir ko*numda olmuş ve zaman zaman Şiî İran için tehlike arzetmiştir. Şiî âlimleri ken*dilerini on ikinci imamın umumi vekili ve toplumun dinî kimliğinin muhafızı olarak gördüğünden Safevîler'den bu yana ule*mâ ile tarikat ehli arasında karşılıklı bir husumet var olagelmiştir. İran'da bir âli*min bir tarikata mensup olması hayal bi*le edilemez. İran'da aktif olan en önemli tasavvuf! grup. VIII. (XIV.) yüzyılda kuru*lan ve kısa bir süre sonra Şiîliği benimse*yen Ni'metullâhiyye tarikatıdır. Ni'metullâhiyye XI. (XVII.) yüzyılda ortadan kaybolmuşsa da 150 yıl kadar sonra Dekken bölgesinde tekrar taraftar buldu. Tarika*tın kendine has bazı durumları olduğun*dan ulemâ sınıfından karşılık almakta gecikmedi ve liderlerinden birkaçı idam edildi. Sonraki yıllarda Ni'metullâhiyye fikirlerini yumuşatma yolunu tercih etti*ğinden husumet azaldı, bu sayede İran toplumunda kendine barınacak bir yer buldu. Fakat bundan sonra tarikatta bö*lünmeler oldu ve birbirine düşman grup*lar oluştu. Bunların en aktif olanı, Münev*ver Ali Şah'a (ö. 1892) dayanıp onun üçün*cü halefi Munis Ali Şah'a (ö. 1953) nisbet edilen ve Züriyâseteyn ismiyle de ta*nınan gruptur. Günümüzde halen aktif olan bir diğer tarikat da Kübreviyye'nin Şiî yorumu olan ve varlığını Ni'metullâhiyye'den daha istikrarlı sürdürebilen Ze-hebiyye'dir. Tarikat Tebriz ve Şîraz'da yay*gındır.
İran'da ulemâ, tasavvufa karşılık "bâ-tınî bilgi" anlamına gelen irfan disiplini*ni savunur. Diğer dinî bilimlerde olduğu gibi bu disiplinde de eğitim hoca-talebe ilişkisine dayanmakla birlikte irfan ge*leneğinde tarikatta olduğu gibi müridin mürşide veya pîre sınırsız itaati söz konu*su değildir. Bu disiplinde yoğun bir gay*ret ve okunan metinlerin içselleştirilme-si önemli bir unsurdur. Okunan metinler arasında İbn Sînâ'nın kitapları, Sührever-dî'nin İşrâki yazıları ve Fuşûşü '1-hikem başta olmak üzere Muhyiddin İbnü'1-Ara-bî'nin eserleri bulunmaktadır. Bu arada Molla Sadra'nın el-Esfârü' erbaa adlı eseri de önemli bir yer tutar. Bununla bir*likte İrfan disiplini Şiî İran'ın medresele*rinde önemli bir kabul görmemiştir.
İran'da yaklaşık % 8'lik bir oran oluştu*ran Sünnî azınlık daha çok ülkenin sınır bölgelerinde yaşamaktadır ve çoğunluğu oluşturan Şiîler'den etnik anlamda farklı*lık arzetmektedir. Kürt nüfus Kürdistan, Batı Azerbaycan ve Kirmanşah (Bâhtarân) bölgelerinde yaşamaktadır. Kürtler'in özellikle Kirmanşah'ta yaşayan bir kısmı on iki imam Şîa'sı, bir kısmı da Ehl-i Hak mezhebinden olmakla birlikte çoğu Şafiî mezhebine bağlıdır. İran körfezi kıyısında yaşayan ve Arapça konuşan Şâfıî Araplar vardır. Hûzistan bölgesindeki Araplar ise Şiî'dir. Türkmenistan'a sınır olan ve Türk*men çölü olarak bilinen kuzeydoğu böl*gesinde yaşayan Türkmenler ise Hanefî mezhebine mensuptur. Belûcistan ve Sîs-tan bölgelerindeki Belûtiler de Hanefi'*dir. Bununla birlikte Farsça konuşan iki Sünnî topluluk vardır: Merkezî Fars'ta bulunan Lâristan'daki Şâfiîler ile Afgan sınırındaki Türbeticâm. Havâf ve Tayyâ-bâd şehirlerinde yaşayan Hanefîler. Gîlân eyaletine bağlı ve yerleşimin seyrek oldu*ğu Tâliş kıyılarında Tâlişî denilen Fars ak*sanıyla konuşan Şâfiîler yaşamaktadır. Bölgenin Azerbaycan'a sınır olması ve bu ülkeden çok sayıda göçmenin gelmesiyle birlikte Tâliş halkı dil açısından Türkleş*mekte, mezhep açısından ise Şiîleşmek-tedir. Sünnî halkın yaşadığı bölgelerde tarikatlar daha yaygındır. Kürdistan böl*gesinde tutunan Nakşibendiyye'nin Mehâbâd ve Senendec şehirlerinde halen ak*tif olan iki tekkesi bulunmaktadır. Sün*nîler arasında Kâdiriyye tarikatının da önemli sayıda taraftarı vardır. Bununla birlikte her iki tarikata birden dahil olan*lara da rastlanmaktadır. Hatta bazan aynı tekkede hem Nakşibendiyye hem de Kâdiriyye zikirleri aynı gecede arka arkaya icra edilir. Kürdistan'daki Kadiriler arasın*da genelde Rifâîler'e mahsus olan şiş ba*tırma törenleri de görülmektedir.
İran anayasası [44] Hane*fî ve Şafiî mezheplerini tanımış, kendi di*nî eğitimlerini gerçekleştirmelerine izin vermiş, evlilik, boşanma, miras gibi konu*larda kendi hukuklarına yasal geçerlilik kazandırmış, mezheplerden birinin men*suplarının çoğunluğu oluşturduğu bölge*lerde, yerel konseylerin yetkisi dahilinde bulunan mahallî düzenlemelerin çoğun*luğun mezhebine göre yapılması gerek*tiğini vurgulamıştır.


Bibliyografya :


Muhammed Bakır el-Meclisî, Tuhfetü'z-zâ'ir, Tahran 1261/1854, s. 421; Muhammed Şerif Ra*zı. Gencînâ-yi Dânlşmendân, Tahran, ts., I, 40-62; Ebü'l-Kâsım Ca'fer b. Muhammed b. Kavle-veyh el-Kummî, Kâmilü'z-ziyârât, Necef 1356/ 1937, s. 177;Suraiya Faroqhi, Pilgrims and Sul-tans, London 1944, s. 134-139; Muhammad Râzî, Âşârü'l-hücce, Kum 1332 hş./1953; Hu-meynî, "el-İctihâd ve't-taklîd" [er-Resâ'U için*de), Kum 1385/1965, II, 94-172; a.mlf.. istif-tâ'ât, Kum 1375 hş./1996,1, 19; Hamid Algar. Religion and State in İran, 1785-1906: TheRo-te ofthe Ulama in the QajarPeriod, Los Angeles 1969; a.mlf., "Religious Forces in Eighteenth-and Nineteenth-Century Iran", CHIr., VII, 705-731; a.mlf.. "Religious Forces in Twentieth Century Iran", a.e., VII, 732-764; a.mlf., "Nic-mat-AlIâhiyyâ", EP (İng.), VII], 44-48; a.mlf., "Dahabiya", £/r.,VI, 578-581;a.mlf., "Emâm-e ]omea", a.e.r VIII, 386-391; a.mlf.. "Emâmzada", a.e., VIII, 395-397; a.mlf.. "Fatvvâ", a.e., IX, 428-436; Shahrough Akhavİ. Religion and Poll-tics in Contemporary Iran, Albany 1980; Me-nûçihr Sadûkî Süha, Hükemâ oe 'Urefâ-yi Mü-te'ahhİrln-İŞadrü'l-müte'eUihîn,Tahtan 1359 hş./1980; Hüseyin Zevrek. Kâ'be der Zencir, Tahran 1362 hş./1983; Kânûn-i Esasİ-yi Cum-hûrî-yi Islâmt-yi Iran, Tahran 1370 hş./1991, tür.yer.; Abdûmzâ îzadpenâh v.dğr. Kâuişi der Fıkh oecülûm-i Vâbeste-yiÂn, Kum 1372 hş./ 1993; Ali Hameney, İstif tâ* ât, Washington 1374 hş./1995, s. 9; Witayah and Marjaİyah Today, Houston-Texas 1995; Mecmûca-yi Muşaooe-bât-i Mecma'-i Teşhis Maşlahat-i Nizâm fed. E. Amîr Hûşenk Sâsân-Nizhâd). Tahran, ts.; Ahmad Kazem Moussavi, Religious Authority in Shi'ite islam: From the Office of Mufti to thelnstitu-tion of Marja', Kuala Lumpur 1996; Muhsin Ke-dîvar, Hükûmet-i Velâyî, Tahran 1378hş./1999; A. Fîrûzî, "Seyr-i Târîb-i Teşkİl-i Şûrâ-yı cAiî ve Müdîriyet-i Havze", Peyâm-iHauze,\/l, Kum 1373/1994, s. 7-23; Abbas Zeryâb. "Education", Eir., VIII, 184-187. r—ı

2. Dil ve Edebiyat,



a) Dil ve Lehçeler



(Fars Dili). Hint-Avrupa dil ailesinin bir kolu olan Farsça, milâttan önce yaklaşık 1500 yılına kadar Hintçe ile birlikte tek bir dil halinde idi. Hint ve İran milletlerinin birbirinden ayrılmasıyla İran dili müs*takil olarak gelişti; Uman'dan Mezopo*tamya'ya. Karadeniz'in doğu kıyılarından ve Kafkasya'dan Pamir yaylasına ve Sind bölgesine kadar çok geniş bir coğrafyaya yayıldı. Bu kadar geniş bir alana yayıldığı için bazan bağımsız denecek kadar aslın*dan uzaklaşmış dilleri ve bazan da aslı ile yakından ilgili lehçeleri meydana getirdi. Elde bulunan belgeler alfabe ve içerik ba*kımından İran dillerini eski. orta zaman ve yeni İran dilleri gibi birbirinden çok farklı üç devreye ayırma imkânı vermek*tedir. Başlangıçtan Ahamenî İmparator-luğu'nun yıkılışına [45] kadar ge*çen süre içinde konuşulan, yazılı belge*leri bulunan Med dili. Saka dili, Eski Fars*ça ve Avesta dili eski İran dilleri grubunu oluşturur.
İran'ın bilinen ilk devleti olan Medler'in dillerini yazı dili olarak kullanıp kullanma*dıkları bilinmemektedir. Ahamenîler Dev*leti zamanında devlete ait belgelerin Pa-sargard, Şuşve Bâbil şehirleriyle Med*ler'in ilk başşehri olan Hemedan'da sak*landığı bilinmektedir. Milâttan önce VII. yüzyılın başlarında Med Kralı Deioces kendisine yazılı olarak gönderilen dava ve mahkeme özetlerine yazılı cevap veriyordu. Yabancı dillerde gönderilen yazıların ise onun makamında Med diline tercüme edildiği sanılmaktadır. Bazı bil*ginler, Eski Farsça'nın yazıldığı çivi yazı*sının Medler tarafından da kullanıldığı*nı ve hatta Eski Farsça'nın yazı şeklinin Medler'den alındığını iddia etmişlerdir. Ancak Darius'un (Dârâ) Bîsütun kitabele*rinde İran diliyle yazan ilk kişinin kendisi olduğunu söylemesi bu iddiayı geçersiz kılmaktadır.
Milâttan önce VI. yüzyılın ilk yarısında Med krallarının sarayında konularını İran efsanelerinden alarak şiir söyleyen şairler vardı. O zamana ait birçok hikâye ve des*tanın Yunanlı tarihçilerin eserlerinde nak*ledilmiş olması, Medler döneminde des*tanların veya destan şiirlerinin var oldu*ğunu göstermektedir. Fakat bunların hiç*biri günümüze kadar gelmediği gibi Med diliyle yazılmış müstakil bir eser veya bel*ge de zamanımıza ulaşmamıştır. Milâttan önce 835 yılında yazılmış olan Asur kralla*rının kitabelerinde Medler'den bahsedil*mekte ve onlarla ilgili birkaç özel ad zik*redilmektedir. Yunanca ve Latince bazı eserlerde de Med dilinden birkaç kelime nakledilmiştir. Medler'in yerine geçen Ahamenî krallarına ait kitabeler bu dile ait en fazla kelime ihtiva eden belgeler*dir.
Milâttan önce 1000'li yıllardan milâttan sonra 1000'li yıllara kadar Karadeniz sa*hillerinden Çin sınırına kadar uzanan ge*niş topraklarda yaşayan Sakalar'm dille*rine ait herhangi bir belge bulunmamak*tadır. Yunanca ve Latince kitaplarda Ka*radeniz sahillerinde yaşamış olan Batı Sa-kaları'ndan, Orta Asya'da yaşamış olan Sakalar'dan Hintçe. Yunanca ve Latince eserlerde de birkaç özel isim günümüze ulaşmıştır.
Pârisî-i Bâstân, Furs-i Kadîm veya Furs-i Hahâmenîşî adlarıyla da anılan Eski Fars*ça, Ahamenîler devrinde [46] İran'ın resmî dili oldu. Sanskrit ve Avesta dilleriyle yakın akrabalığı olan bu dilden günümüze ulaşan en önemli belgeler Ahamenî krallarının kitabeleridir. En es*kileri Büyük Darius'un [47] de*desinin babası Ariyâramna'ya, en yeni*si III. Erdeşîr'e [48] ait olan bu kitabelerin en önemlisi, Hemedan-Kirmanşah yolu üzerinde Bîsütun dağın*daki bir kayaya kazınmış olan Darius'un Bîsütun kitâbesidir. Çivi yazısıyla yazılan bu kitabelerde 500 kadar Eski Farsça kelime bulunmaktadır. Bunların dışında üzerinde Eski Farsça kelimeler bulunan bazı mühür ve kaplar günümüze ulaşmış*tır. Yunan tarihçileri eserlerinde Eski Fars*ça birkaç özel isim ve kelimeyi değiştire*rek nakletmişlerdir. Darius kitabelerinde kullanılan bazı kelimeler biraz değişikli*ğe uğrayarak günümüze kadar gelmiştir. Meselâ "kapauta" (mavi. gri) kelimesi Ye*ni Farsça'da "kebûd". "sinkabruş" (kırmı*zı) "şengerf", "haça" (den), "ez" olmuş, "ber" (getirmek) kelimesi de Yeni Farsça'*da ve diğer İran dillerinde yaşamaya de*vam etmiştir.
Eldeki metinlerin yetersiz oluşundan dolayı Eski Farsça'nın dil bilgisi kuralları*nı tam olarak tesbit etmek mümkün de*ğildir. İsmin sekiz hale sokulabildiği Eski Farsça'da fiil çekimleri çok karışıktır. Geç*miş, şimdiki ve gelecek zamanların dışın*da istek, niyet, temenni ve ihtimal du*rumlarını bildiren kipler vardır. Bu kiple*rin çoğu, Fars dilinin daha sonraki devre*lerinde son hecelerdeki sesli harflerin düşmesiyle ortadan kalkmış; düşünceler başka şekillerde, özellikle ön ekler veya başka ekler vasıtasıyla ifade edilmiştir. Yeni Farsça'da kelimelerin son harfi de*ğişmez. Eski Farsça'da bunun tam ter*sidir. Yine Eski Farsça ile Yeni Farsça'yı birbirinden ayıran en önemli özellik Yeni Farsça'da ismin halleri için hal ekleri kul*lanılmasıdır. Eski Farsça'da bu duruma çok az rastlanmaktadır.
Eski devir İran dillerinden sayılan Avesta dili İran'ın kuzey bölgelerinde konuşul*maktaydı. İranlılar'ın kutsal kitabı olan Avesta bu dille yazılmış olduğundan Aves-ta dili denilmiştir. Muhtemelen bu dille yazılmış tek eser olan Avesta'nın hem dili hem de yazı şekline "Avestâî" adı verilir. Avesta kitabı Yasna, Yaştlar, Vispered, Vendidâd ve Hurda Avesta adlı beş ki*taptan meydana gelir. Bunlardan İlâhiler mecmuası olan Yasna'nın on yedi ilâhisi*nin dili Avesta'nın diğer bölümlerinin di*line göre farklı ve eskidir. Diğer bölümler*den ayırt etmek için bunlara ilâhiler an*lamına gelen "gata"lar veya "garflar adı verilmiştir. Gataların dilini Zerdüşt'ün di*li sayanlar vardır [49] sözlü olarak nesilden nesile nakledilmiştir. Sâsânîler dönemin*de halk tarafından anlaşılmaz duruma düşmesi üzerine unutulmasını önlemek için Zerdüştî din adamları yeni bir yazı icat etmişler, bu yazıyı sadece Avesta'yı yazmak için kullanmışlardır. "Avesta ya*zısı" denilen bu yazı, Sâsânî devrinin di*ğer yazıları gibi Ârâmî alfabesinden alın*mış olup sağdan sola doğru yazılır. Ârâmî harfleriyle Avesta harfleri şekil olarak bir*birine benzemekle birlikte yazılışları fark*lıdır. Avesta'nın harfleri birbirinden ayrı yazılır, hiçbir şekilde bir sonraki harfle bir*leşmez. Her ünlü için özel bir işaret mev*cut olduğu gibi kısa ve uzun ünlülerin işa*retleri de ayrıdır. Avesta, Sâsânîler döne*minin kutsal kitabı olduğu için o döne*min dili olan Orta Farsça'yı önemli ölçüde etkilemiş, bazı kelimeler biraz değişiklik*le bugünkü Farsça'ya da geçmiştir. Aves*ta'nın bir ilâhisinde kullanılan şu kelime*ler buna örnek gösterilebilir: "Peres" (sor*mak) Yeni Farsça'da "purs"a, "raoçah" (gün) "rûz"a, "dâ" (yaratmak) kelimesi "ni-hâden"e, "hşapâ" (gece) kelimesi "şeb"e dönüşmüştür.
Part hanedanının kuruluşundan [50] Sâsânî Devleti'nin yıkılışına kadar olan zaman aralığında ortaya çıkmış olan Part dilleri, Orta Farsça, Soğdca, Hoten dili ve Hârizm dili orta zaman İran dilleri grubunu oluşturur. Milâttan önce III. yüz*yılda Eşkânîler Devleti'ni kuran Part kav*minin dili olan Part dilleri Ârâmî yazısın*dan alınmış ve Part yazısıyla yazılmış olan eserlerin dili (Partça) ve Süryânî yazısın*dan alınmış ve Mani yazısıyla yazılmış olan eserlerin dili (Mani Partça) olmak üze*re başlıca iki gruba ayrılır.
Sâsânî devri öncesi şahların kitabeleri*nin önemli bir kısmı Partça yazılmış olup en eskileri Avraman"da bulunan milâttan önce 21-22 yılına ait kitabelerdir. Bunla*rın en önemlileri Kâ'be-i Zerdüşt duvarının üzerindeki I. Şâpûr, Paikulİ'deki Nersî, Fars'ta Hacıâbâd'daki Şâpûr kitabeleridir. Muhtemelen Eşkânî şahlarının kabirlerinin bulunduğu eski Part şehri olan Nesâ'da son kazılarda ele geçen seramik belgeler Ârâmî yazısıyla yazılmış olup Avraman'da bulunan kita*belerin yazısına yakındır. Bugün bu bel*gelerin Ârâmî değil Part diliyle yazılmış olduğu kesinlik kazanmıştır. Ermenice kaynaklarda geçen Partça kelimelerin ha-rekeleriyle kaydedilmiş olması Part di*linin araştırılması konusunda büyük bir önem taşır. Part dili milâttan sonra IV. yüzyılın sonlarında, yani Sâsânî şahlarının kuzey kavimlerinin saldırısına karşı İran'ın doğu bölgelerini ele geçirmelerinden son*ra gerilemeye başlamıştır. Part dili, Eşkâ*nîler devrinde ve hatta ondan sonra da Orta Farsça'ya onun aracı*lığıyla da bugünkü Farsça'ya tesir etmiş*tir. Son zamanlarda Orta Asya'da Turfan kazılarında bulunan eserlerin tamamı Mani dini mensuplarının Süryânî yazısıy*la yazdıkları Partça eserlerdir.
Bugün elde bulunan Mani dini eserle*rinin hemen hemen tamamı yazılış tarih*lerinden [51] sonraya, milâttan sonra VIII ve IX. yüzyıla aittir. Bu eserler Mani devrinin dilinden farklı bir dille yazılmıştır. Mani zamanında kullanı*lan isimlerin çoğu atılmış, fiiller yeni ku*rallara göre çekilmiştir. Kullanılan kelime*ler, Süryânî dilinden alınan birkaç terimin dışında saf Partça ve Farsça kelimeler*dir. Mani belgeleri orta zaman İran dille*rinin araştırılması için çok önemlidir.
Eski Farsça ile Yeni Farsça arasında bir köprü durumunda olan Orta Farsça, Sâ*sânîler devrinde İran'ın resmî diliydi. Ârâ*mî yazısından alınmış Pehlevî kitâbeleriyle Pehlevî kitapları bu döneme ait başlıca eserlerdir. Pehlevî kitâbelerindeki yazı*nın daha gelişmiş bir şekliyle yazılan Peh*levî kitapları Zerdüşt dinini konu alan Dinkerd, Bundehişn, Dâdisiân-ı dinî, Mâdigân (Mâtikân), Hezâr Dâdistân, Ardâvirâf-nâme, Minug-i Hıred, Nâ-mehâ-yı Minûçihr, Pend-name-i Azer-bâd-ı Mârsipendön ve Avesta'nın bazı bölümlerinin Pehlevîce tefsiri olan Zend gibi dinî kitaplarla Yâdgâr-ı Zerîrân, Kârnâme-i Erdeşîr-i Bâbekân [52] Draht-ı Âşûrî Draht-ı Âşârik, Husrev-i Gubâdûn-ı Verizek [53] ve Mâdigân-i Şetreng gibi din dışı kitaplar olmak üzere iki gruba ayrılır. Avrupalı uz*manlarla İranlı ve Hindistanlı Zerdüştîler tarafından anlaşılır hale getirilen bu ki*taplar Eski Farsça ile ilgili çok miktarda malzeme ihtiva etmektedir.
Pehlevî metinlerinde karşılaşılan başlı*ca zorluk yazı karakterinden kaynaklan*maktadır. Ârâmî alfabesinden alınmış olan yirmi dört ünsüz bu metinlerde sa*dece on dört harf ile ifade edilmiştir. Sâ*sânî devri kitabelerinde ve sikkelerinde de aynı yazı kullanılmakla birlikte harfler*de fazla tasarrufa gidilmemiştir. Pehlevî yazılarında bazı kelimeler ünlü harfleri yoksa birkaç şekilde okunabilir. Doğru okuma için her defasında bazı işaretler gereklidir. Bu işaretlerin birçoğu, son za*manlarda ele geçirilmiş olan Eski Farsça ve Partça yazılmış eserlerin yardımıyla çözümlenmiştir. Pehlevî alfabesinde kul*lanılan sesti harflerin şekli Mani metinle*rinde kullanılanlardan daha eskidir. Bun*lar muhtemelen milâttan önce IV. yüzyıl*dan kalmıştır. Bu metinlerin çözülmesin-deki ikinci zorluk Ârâmî kelimelerin Ârâ*mî şekliyle yazılması, okunurken Pehlevî karşılığının okunması demek olan "huz-variş" şeklinde kullanılmış olmasından kaynaklanmaktadır.
Orta zaman İran dillerinden olan Soğd*ca merkezleri Semerkant ve Buhara olan Soğd ülkesinde konuşuluyordu. Soğdca bir dönem Orta Asya'nın milletlerarası dili sayılmış ve kullanım alanı Çin'e kadar uzanmıştır. Son zamanlarda Orta Asya'*da ve Çin'de bu dille yazılmış bazı eserler bulunmuştur. Bunlar Budizm, Manihe-izm, Hıristiyanlık'la ilgili eserler ve din dışı eserler olmak üzere iki grupta incelenir. Hıristiyanlık'la ilgili Soğdca eserler Süryâ*nî yazısıyla, Maniheizm İle ilgili olanları ise Maniheistler'in özel yazısıyla yazılmıştır. Budizm, Hıristiyanlık ve Maniheizm din*leriyle ilgili Soğdca eserler arasındaki bir*takım dil farklılıkları muhtemelen lehçe ve zaman farklılıklarından kaynaklanmak*tadır. Hıristiyan dinine ait Soğdca eserler*deki kelimelerin telaffuzu yazıldığı tarih*teki, Budist eserlerdeki kelimelerin te*laffuzu ise esas ve orijinal telaffuzunu göstermektedir. Muhtemelen milâdî IX. yüzyıla kadar canlı bir dil olan Soğdca, Farsça ve Türkçe'nin etkisiyle önemi*ni kaybetmiştir. Bugün bu dilin bir lehçesi Yagnab vadisinde konuşulmakta olup Eski Soğdca'nın çözülmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Soğdca metinlerin ço*ğunda ünlüler kullanılmadığı için telaffuz*la ilgili zorluklar vardır. Soğd dili İran'ın batısında kullanılan Farsça'dan tamamen uzaklaşmıştır. Bugün bir İranlı'nın bu dili anlaması mümkün değildir. Soğdca'ya en yakın dil XII. yüzyıla ait bir dil olan Hârizm-ce'dir. Hârizm dili VIII. (XIV.) yüzyıla kadar Hârizm'de kullanılmış ve bu tarihten iti*baren yerini Türkçe ve Farsça'ya bırak*mıştır. Bu dille ilgili eserler, içinde Hârizm-ce cümlelerde geçen kelime ve deyimleri açıklamak için sözlük bulunan Arapça iki fıkıh kitabı ile Zemahşerî'nin Arapça Mu-kaddimetü'l-edeb'i ve onun Hârizm di*line çevirisidir. Mukaddimetü'I-edeb'de-ki Hârizmce kelimelerde hareke bulun*maması ve harflerin noktalarının çoğu yerde ihmal edilmesi yüzünden okuma güçlükleri vardır. Hârizm dili. çevre böl*gelerin dillerine yani Soğd, Hoten ve Os-set dillerine yakındır. Mukaddimetü'l-edefa'den ve yukarıda bahsedilen iki fıkıh kitabından bu dilin önemli ölçüde Arap*ça ve Farsça'nın etkisi altında kaldığı an*laşılmaktadır.
Kâşgar'ın güneydoğusundaki eski Ho*ten ülkesinde konuşulan Hoten diliyle ya*zılmış çok az eser bulunmaktadır. Bunlar da henüz tamamen tercüme edilip anla*şılır hale getirilememiştir. Hoten yazısı Hint yazısından alınmıştır. Kelimeler kul*lanılan bazı ünlüler vasıtasıyla tahminî olarak anlaşılmaktadır.
Yeni İran dilleri Yeni Farsça (Derî), Osset dili. Peştu dili, Belûç dili ve Kürtçe olmak üzere beş grupta incelenir. Yeni Farsça İran dillerinin ve lehçelerinin en önemli-sidir. Güneybatı İran dilleri grubuna giren ve Eski Farsça ile Orta Farsça'nın devamı olan Yeni Farsça, III (IX) ve IV. (X.) yüzyıl*lardan itibaren İran'ın doğu bölgelerinde kurulan devletlerin resmî dili olmuş, De-rî, Pârsîi Derî. Pârsî ve Fârsî gibi çeşitli adlarla anılmıştır. Yeni Farsça saray ve yö*netim dili olunca şair ve yazarlar bu dille eser vermeye başladılar. Rûdekî, Dakikî. Firdevsî, Kisâî-yi Mervezî gibi şairler bu dili önemli bir edebiyat dili haline getir*diler. Mensur eserlerde de büyük bir iler*leme gözlendi. İran'ın değişik bölgelerin*de yetişen şairler bu dile mahallî lehçele*rinden kelime ve deyimler kattılar. Yeni Farsça, mahallî etkinin yanında daha İs*lâmiyet'in ilk yıllarından itibaren Arap*ça'nın da etkisi altına girerek Arapça'nın bazı terkiplerini, kelimelerini, fiil çekim ve kelime türetme sistemini kabul etti.
Bu durum çeşitli lehçelerin doğmasına sebep oldu. Başlangıçta kelime bilgisi ve söz dizimi bakımından çok karışık bir dil olan Yeni Farsça giderek çok sade ve ku*rallı bir dile dönüştü. Eski Farsça'nın ka*rışık çekimlerinden kurtuldu. Fiillerde ye*ni çekim sisteminin ve isim hal eklerinin geniş olarak kullanımı, eskiden zor ve do*lambaçlı yollardan ifade edilebilen düşün*celerin kolayca ifade edilmesini sağladı.
Yeni Farsça, dil bilgisi kuralları bakımın*dan Orta Farsça'nın devamı olup arala*rında çok az fark vardır. Bu farkların en önemlisi. Yeni Farsça'da geçişli ve geçiş*siz fiillerin görülen geçmiş zamanı aynı şekilde çekilirken Orta Farsça'da geçişli fiillerin görülen geçmiş zamanının mül*kiyet zamirleriyle ve geçişsizlerinkinin ise "bûden" (imek) fiilinin şimdiki zamanı hâ" ile çekilmesidir. Bunun dışında ses*siz harfler üzerine kurulan yazı şekli yüzünden bazı harfler ses değişmesine uğ*ramıştır. X. yüzyıla kadar Eski Farsça'nın iki sesli harfi olan "y" ve "v" Yeni Farsça'*da da değişmeden kalmış, Eski Farsça'*da iki sesli arasındaki "t", "z" sesine dö*nüşmüştür. Meselâ sonraları "bâd" (rüz*gâr) olarak telaffuz edilen "bâz" kelime*si Eski Farsça'da "vata" şeklinde idi. 360 (971) yılında yazılmış olan Ebû Mansûr el-Herevî'nin el-Ebniye can hakâ'iki'1-ed-viye adlı eserinde "b" ile "p" arasında bir ses veren Eski Farsça bir harfi kullandığı görülmektedir.
Eski Farsça'da fiil köklerine "dal" ön eki eklenerek yapılan türetmeler Yeni Fars*ça'da tamamen kullanımdan kalkmıştır. "Fra" (ön), "uz" (dışarı, yukarı), "hem" (da*hi, birbiriyle), "ni" (aşağı). "apa"(uzak), "abı" (tarafına) gibi tek ön ekler ile "viâ" ve "adiâ" gibi iki ön ekler Yeni Fars*ça'da terkedilmiş, bunlar sadece birkaç kelimede kalmıştır. Böylece kelime türe*tebilecek önemli bir kaynak kurutulmuş*tur. Bunun yanında kelime türetebilecek İsim tamlamaları sisteminin çoğu korun*muş, tamlamaları meydana getiren un*surlar birbirinden ayırt edilemez hal al*mıştır. Bu tür terkipler mahallî kelime*lerde kullanıldığı gibi yabancı kelimeler*de de kullanılmıştır.
Kafkasya'nın dağlık yörelerinin bir kıs*mında kullanılan Osset dilinin İron ve Digoron adlı iki lehçesi vardır. Tarihî kay*naklarda anılan Ossetler (Alanlar) Kafkas*ya'ya Hazar denizinin doğusundan göç et*mişlerdir. Bu sebeple dillerinin Soğd ve Hârizm dilleriyle yakın ilişkisi bulunmak*tadır. Bugünkü İran dilleri arasında özel bir yeri olan Osset dili Fars dilinin etkisin*den uzak kalmış, buna rağmen İran'ın es*ki dillerinin özelliklerinin birçoğunu mu*hafaza etmiştir. İran'ın diğer dillerinde terkedilmiş olan isimlerin sekiz hale gir*mesi durumu bugünkü Osset dilinde var*lığını sürdürmektedir. XIX. yüzyılda Os*set dilini geliştirmek için sözlü edebiyat ürünleri yazıya geçirilmeye başlanmıştır. Yazılı hale getirilen eserlerin en tanınmışı Nart kahramanları destanıdır. Osset dilin*de İran'ın diğer dillerinde karşılığı olma*yan çok sayıda kelime vardır. Bu kelime*lerin bir kısmının kaynağı günümüzde bu dilin konuşulduğu Kafkasya'dır. Bugünkü Farsça'da kullanılmakta olan birçok Arap-ça kelimenin çok azı Osset dilinde de yer almaktadır. Günümüzde Rus alfabesiyle yazılan Osset dili, taşıdığı eski özellikler bakımından İran dilleri araştırmalarında önemli bir yere sahiptir.
Afganistan'ın doğu ve Pakistan'ın ku*zeybatı sınır bölgelerinde yaşayanların mahallî dili olan Peştu dili uzun bir geç*mişe sahip olup Eski İran dillerinin izlerini taşımaktadır. Bu dilin Vezîrî, Âferîdî, Pe-şâverî. Kandehârîve Benuçîgibi lehçele*ri vardır. Peştu dili son yıllarda Afganlar tarafından bir edebiyat dili haline getiril*miştir.
Belûç dili (Belûcî). Belûcistan'ın bir bö*lümü ile Türkmenistan'ın bazı bölgelerin*de konuşulmaktadır. Belûç dilinin muh*telif lehçeleri içinde en önemlileri, kendi aralarında da gruplara ayrılan Batı Belûç ve Doğu Belûç lehçeleridir. Fakat Belûç kabilelerinin birbirleriyle ilişkileri kesilme*den sürdüğü için aralarındaki farklılık faz*la değildir. Belûç diliyle söylenmiş destan ve şiirler seyyahlar tarafından tesbit edil*miştir. Bu dilde Arapça ve Farsça kelime*lerin yanında Sind dilinden giren kelime*ler de vardır. Bugün Yeni Farsça'da bulun*mayan Eski ve Orta Farsça'nın bazı dil bilgisi özellikleri Belûç dilinde varlığını sürdürmektedir.
Ortadoğu ve Kafkaslar'ın bazı bölgele*riyle çok az sayıda Türkmenistan'da ko*nuşulan Kürtçe'nin birçok ağzı olup çe*şitli araştırma ve incelemelere rağmen bu ağızların yapısı ve birbiriyle ilişkisi ko*nusunda kesin sonuca varılamamıştır. Uzmanlar bu ağızları Kurmancî ve gü*ney grubu olarak ikiye ayırmışlardır. Kur*mancî grubu da doğu kolu [54] ve batı kolu [55] olmak üzere ikiye ayrılır. Güney grubu ise Kirmanşah ve Bahtiyârî bölgelerinde konuşulmakta*dır. Eski ve orta devreye ait Kürtçe yazılı belge bulunmamaktadır. İslâmî dönem*de ise sadece bazı kitaplarda birkaç kıta şiir veya cümle nakledilmiştir. Bunlardan biri, Mu'cemü'l-büldârida zikredilen Enûşirvân-ı Bağdadînin Şey tânü'l Irak adlı mülemma kasidesidir.


Bibliyografya :


C. Salemann. A Middle Persian Grammar, Bombay 1930; A. Meİllet - E. Benveniste. Gram-tnaire du uieux Perse, Paris 1931; Safa, Edebiy-yât, I, 159-160; a.mlf., Genc-İ Sühan, Tahran 1969,1,1-13; I. Gershvitch, A Grammar ofMan-ichean Sogdian, Oxford 1954; W. B. Henning, "The Khwarezmian Language", Zeki Velldl To-gart'a Armağan,İstanbul 1955, s. 43-49; H. W. Bailey, The Persian Language, The Legacy of Persia, Oxford 1963; a.mlf., "İran", İA, V/2, s. 1030-1041; Pervîz Nâtil Hânlerî. Târîh-İ Zebân-ı Farst, Tahran 1366,1-I1I; MihrîBâkırî. Tarîh-i Ze*bân-ı Fârsî, Tahran 1373; Muhsin Ebü'l-Kasımî, Târîh-i Zebân-ı Fârsf, Tahran 1373; Ferheng-i Fârsi.l, 1-30; Muhammed Mutn. "Pârsî-i Bâs-tân" (Dihhudâ. Luğatnâme: Mukaddime [Mu-în| içinde), s. 30-31; İhsan Yârşâtır. "Zebânhâ ve Lehcehâ-yi îrânî", a.e., s. 10-21.

b) Edebiyat.


Hint-Avrupa dil grubunun Hint-İran dalını oluşturan İran dili. İran'ın Fars bölgelerinde geliştiği ve eserler ver*diği için bu bölgenin adıyla anılmıştır. Sel*çuklular tarafından resmî dil kabul edi*len Farsça edebiyat dili olarak da büyük rağbet görmüş, başta Anadolu olmak üzere Orta Avrupa içlerine kadar tanın*ma imkânı bulmuştur.
İslâm Öncesi İran (Fars) Edebiyatı. Mi*lâttan önce Vl-V. yüzyıllara ait belgeler*den, İran'da o dönemlerde bir şiir ve ede*biyat geleneğinin mevcut olduğu anlaşıl*maktadır. Milâttan önce 708-550 yılları arasında hüküm süren Medler dönemin*den günümüze herhangi bir belge ulaş*mamıştır. Medler'den sonra İran'da hâ*kimiyeti ellerine geçiren Persler Ahamenîler devrinden [56] zamanı*mıza gelen belgelerin en önemlisi. Kir-manşah'ın Bîsütun dağındaki yüksek bir kaya üzerine kazılmış bulunan kitabe*dir. Bu kitabede Darius'un fetihlerinden söz edilmektedir.
Persler'in kullandığı Eski Farsça ile çağ*daş olan iki dil daha vardır. Bunlardan il*ki Zerdüşt'ün Avesta'sının eski bölümle*rinin yazıldığı Avesta dili, ikincisi Hindis*tan'ın güney bölgelerinde bugün hâlâ ko*nuşulmakta olan Sanskritçe'dir. Bu üç dil kelime ve gramer bakımından birbirine benzediği için İran ve Hint medeniyetlerinin aynı kökten geldiği kabul edilir. Daha sonra İran'da hâkim olan Partlar Eşkânîler döneminden [57] bazı mühür ve sikkelerle birkaç kitabenin yanı sıra Mani diniyle ilgili bazı belgeler günü*müze kadar gelebilmiştir.
Zerdüşt'ün kutsal kitabı olan ve Part Hükümdarı Belâş'ın emriyle derlenip Sâ-sânî hükümdarlarından Erdeşîr-i Bâbe-kân ile oğlu I. Şâpûr zamanında yazıya ge*çirilen Avesta Fars edebiyatının en eski örneklerinden biri sayflır. Mes'ûdî, et-Tenbîh ve'l-işioi adlı eserinde Avesta'nın 12.000 öküz derisi üzerine yazılmış oldu*ğunu, ancak bunların İskender'in saldırısı sırasında kaybolduğunu belirtmektedir. Avesta Sâsânîler döneminde, yani Zer*düşt'ün yaşadığı dönemden yaklaşık 850 yıl sonra yeniden kaleme alındığı sırada Avesta dili artık ölü bir di! haline gelmiş*ti. Bu kitabı Pehlevîce'ye çeviren mûbedler Mecûsîdin adamı gerekli gördükle*ri yerlere açıklamalar getirmişler, ayrıca Avesta dilinden Pehlevîce'ye Oim adı ve*rilen bir sözlük hazırlamışlardır.
Sâsânîler devrinde peygamberlik iddi*asıyla ortaya çıkan Mani'nin (ö. 276) Eş-kânî Pehlevîcesi ile yazdığı ve Turfan'da ele geçirilen belgeler İran edebiyatında büyük öneme sahiptir. Bu metinlerin bir kısmı Mani diniyle ilgili olup Orta Farsça'*nın özelliklerini taşımaktadır. Orta Farsça döneminde İran edebiyatı biri epik ve dinî nitelikli millî destan, diğeri münazara tü*rü oimak üzere iki yönde gelişmiştir. Bu türlerden ilkine.4ye£/cdr-i Zerîrân, ikin*cisine Draht-ı Âşûrik adlı eserler örnek gösterilebilir. Sâsânî devrine ait olmakla beraber Dînkert, Bondihişn, Vizîdegî-hâ-yı Zâdisperem, Dâdistân-ı Dînîk, Nâmegîhâ-yı Minûçihr, Câmâspnâ-mek, Kârnâme-i Erdeşîr-i Bâbekân gi*bi Pehlevîce eserlerin hemen hepsi IX. yüzyılda kaleme alınmıştır.
Hindistan kökenli Kelîle ve Dimne, Sindbâd-nâme, Biîavherve Bûdasef adlı eserlerin Arapça tercümeleri incelen*diği zaman bunların Orta Farsça'ya da çevrilmiş olduğu anlaşılır. İslâmî dönem İran edebiyatına bu eserlerin bazılarının sadece konulan girmiştir. Eski İran kültü*rünün en önemli eseri, İran hükümdarları hakkında efsanevî ve tarihî bilgileri içe*ren Hudâynömek İslâm devrinde kale*me alınan tarih kitaplarının en önemli kaynaklarından biri sayılır. Aynı şekilde Sâsânî hükümdarlarından Enûşirvân'ın veziri Büzürgmihr'in öğütleri de İslâmî dönemde yazılan eserlerin birçoğunda malzeme olarak kullanılmıştır. Pehlevîce, İslâmiyet'ten sonra 400 yıl kadar hem ko*nuşma hem yazı dili olarak varlığını sür*dürmüştür. Bugün elimizde İslâmiyet'in İran'a girdiği yüzyıllarda Sâsânî Pehlevî*cesi ile yazılmış birkaç eser mevcuttur.
İslâm Sonrası Fars (İran) Edebiyatı. 31 (651) yılında İran İslâm hâkimiyeti altına girdikten sonra İranlılar zamanla İslâmi*yet'i benimsediler. İslâmiyet büyük bir hızla yayılmaya başlayınca Zerdüşt İnan*cındaki Ahura Mazda'nm yerini Allah. Eh*rimen'in yerini de şeytan aldı. İranlılar o zamana kadar kullandıkları güneş takviminden vazgeçerek ay takvimini, Pehlevî yazısını terkedip Arap alfabesini kullan*maya başladılar. Her alanda görülen bu çok hızlı değişime rağmen İranlılar, İslâm hâkimiyeti karşısında kendi din ve kültür*lerini İran'ın çeşitli bölgelerinde, özellik*le de Hazar denizi kıyılarında ve Taberis-tan'da sürdürdüler. Şarkılarını, eski destanlarını, efsanelerini zihinlerinde yaşat*tılar. 200 yıla yakın devam eden Arap hâ*kimiyeti döneminde İranlılar Arap dili ve kültürünün etkisi altında yaşadılar, Kur'an'ı öğrendiler, birçok idarî ve askeri te*rimi benimsediler ve bir edebî dil haline gelen Arapça ile eserler meydana getir*diler. Abbasîler döneminde Endülüs. Mı*sır. Fas gibi ülkelerde hilâfetten kopma*lar başlayınca bunun etkisi İran'da da gö*rüldü. Hârûnürreşîd'in ölümünün ardın*dan oğulları Emîn ve Me'mûn'un müca*delesi sırasında annesi İran asıllı olan Me'mûn'u destekleyen Tâhir b. Hüseyin halife tarafından Horasan valiliğine geti*rildi. Tâhir daha sonra bağımsızlığını ilân edince Horasan yarı müstakil bir devlet haline geldi. İranlılar, Arap kökenli dev*letlerin hâkimiyetinden kurtulup yan müstakil devletler kurmaya başladığın*da bu devletlerin kurucuları, birtakım şecereler uydurup kendilerinin Sâsâ*nî hanedanı veya hanedana mensup bü*yük aile ve kahramanların soyundan gel*diklerini kanıtlama girişiminde bulundu*lar. Bu durum İran tarihi, gelenek ve gö*renekleriyle destanlarının aranması ve toplanmasını gerekli kıldı. Böylece kuvvetli bir milliyetçilik ve millî dile dönüş ha*reketi ortaya çıktı. Sâsânî Pehlevîcesi'nin devamı olup Deri de [58] de*nilen Farsça edebî dil halini aldı ve ilk ürünlerini vermeye başladı. Farsça yazan şairler, Araplar'a ait kaside ve gazel tar*zında eserler verirken vezin olarak da aruzu kullandılar. Eldeki bilgilere göre ilk Farsça şiir söyleyenler, IX. yüzyıl dil âlim*lerinden Ebû Hafs-ı Soğdî ve Ebü'l-Abbâs-i Mervezfdir. Bu dönemden itibaren hükümdar sarayları şair ve ediplerin top*landıkları merkezler halini almış, edebî hareketler de bu saraylarda doğup gelişmiştir. Bu sebeple edebiyat tarihçileri, genellikle bütün şair ve edipleri mensup oldukları hanedanlara göre sınıflandır*mışlardır.
Tahinler Dönemi (821-873). İslâmiyet'*ten sonra İran'da kurulan ilk bağımsız devlet olan Tâhirîler zamanında Arapça ile aşın derecede ilgilenildiği için Fars edebiyatı ciddi bir gelişme göstermedi. Kaynaklarda, bu devirde Farsça eser ve*ren şair olarak Hanzale-i Bâdgîsî ve Mah-mûd-i Verrâk-ı Herevî'nin adları zikredil*mektedir. Bu şairlerin eserlerinden gü*nümüze kadar gelenler tezkirelerde nak*ledilen birkaç beyitle sınırlıdır.
Saffârîler Dönemi (867-903). Haneda*nın kurucusu Ya'küb b. Leys Arapça bil*mediği, dolayısıyla Arapça şiiri de anla*yamadığı için şairlerin şiirlerini Farsça söylemelerini istedi. Bu dönemde İran'ın eski gelenekleri canlandı, hükümdarlar Farsça yazan şair ve edipleri himaye et*meye başladılar, Farsça hızlı bir gelişme sürecine girdi. Ebû Sâlik-i Gürgânî, Fîrûz-i Meşriki, Bessâm-i Kürd-i Haricî, Muham-med b. Muhallid-İ Sigezî ve Muhammed b. Vasîf-i Sigezî bu dönemde yaşayan belli başlı şairlerdir.
Sâmânîler Dönemi (874-999). Fars ede*biyatının tam anlamıyla gelişme süreci*ne girdiği bu devirde birçok şair. edip ve ilim adamı yetişti. Buhara ve Semerkant, Arapça ve Farsça eserler meydana geti*ren âlim, şair ve ediplerin toplandığı bi*rer ilim ve edebiyat merkezi haline geldi. Kendileri de edip olan bazı emîr ve vezir*ler şair ve ediplerin münazara meclisle*rine katılmışlar, onları koruyup teşvik et*mişlerdir. Meselâ Emîr 11. Nasr b. Ahmed, veziri Ebü'l-Fazl-ı Bel'amî vasıtasıyla Rû-dekTden Kelîle ve Dimne'yi nazmetme-sini, Mansûr b. Nûh da Taberî tefsirinin Farsça'ya çevrilmesini istemiştir. İslâmi*yet'ten sonra Farsça nazmın ve nesrin temelleri bu devirde atılmıştır denile*bilir. Ebû Şekûr-i Belhî, Ebü'1-Müeyyed-i Belhî, Şehîd-i Belhî. Rûdekî, Emmâre-i Mervezî. Kisâî-yi Mervezî, Ma'rûf-i Belhî, Ebû Şuayb-i Herevî, Revnaki, Emîr Ağâ-çî-i Buhârâî ve Dakiki-i Belhî bu dönemin belli başlı şairleridir. Bu şairlerden hemen hemen hepsi kasideleriyle tanınmış olup içlerinde mesnevi yazanlar da vardır. Dev*rin en meşhur şairi RûdekTnin sekiz mes*nevisi olduğu söylenir. Bunlardan ikisinin adı [59] bilinmektedir. Kaside, gazel, rubâî ve mesnevi dallarında daha başarılı olan ve Farsça şiiri Arap şiirinin etkisinden kur*taran ilk şair kabul edilen Rûdekî kendi*sinden sonra gelen şairler tarafından üs*tat sayılmıştır.
Bu dönemde ayrıca birçok mensur eser kaleme alınmıştır. Ebû Mansûr'un 957'-de yazdığı Şâhnâme-yi Ebû Manşûrî, Firdevsî'nin ünlü Şâhnâme 'sinin temeli*ni oluşturur. Sâmânî Veziri Ebû Ali Bel'a-mî'ye ait, Târîh-i Bel'amî adıyla bilinen ve 963'te gerçekleştirilen Terceme-i Tâ-rih-i Taberî, bir heyet tarafından hazır*lanan ve 976'da tamamlanan Terceme-i Tefsîr-i Taberî, müellifi belli olmayan 982 tarihli coğrafyaya dair Hudûdü'l-câlem mine'l-meşnk ile'l-mağrib bu döneme ait belli başlı mensur eserlerdir. Bu devirde gerek şiir gerekse nesirde dil sade ve anlatım tabiidir. Edebî sanatlara fazla yer verilmemiş, tavsif ve teşbihler tabii olarak kullanılmıştır. Devrin önemli özelliklerinden biri de ilk Sâmânî emirle*rinin, din ve mezhep gözetmeksizin sa*raylarında Budist, hıristiyan ve Mani di*nine mensup olanlarla ateşperestlerin ya*nı sıra Sünnî ve Şiî mezheplerine mensup kimseleri bir arada bulundurmaları ve bunların rahatça çalışabilmelerini sağla*malarıdır.
Sâmânîler. Mâverâünnehir ve Hora*san'da hüküm sürdükleri sırada Âl-i Ziyâr'dan Merdâvic, Cürcân'da istiklâlini ilân edip ardından İsfahan ve Hemedan'ı topraklarına katarak Ziyârîler hanedanını kurdu. Daha sonra Gazneliler tarafından tarih sahnesinden silinen bu hanedanın himayesinde Farsça ve Arapça eserler ve*ren şahsiyetler yetişmiştir. Bunlar arasın*da Dânişnâme-i !4Jâ*f nin yazarı İbn Sî-nâ. et-Teihîm ve el-Âşârü'l-Bakiye adlı eserlerin müellifi Bîrûnî, Kâbûsnâme'-nin yazarı Keykâvûs b. İskender ve Zülli-sâneyn Hüsrev-i Serahsî sayılabilir. Güney İran ve Irak'ta hüküm süren Büveyhî ha*nedanına mensup sultan ve emîrler daha ziyade Arapça yazan edip ve şairleri ko*rumuşlardır.
Gazneliler Dönemi (962-1186). Gazneüler zamanında Fars edebiyatı büyük bir gelişme göstermiş, sultanların, vezirlerin ve devlet ricalinin şair ve edipleri koru*maları, hatta pek çoğunun bizzat edip ve şair olması sebebiyle bu alanda büyük atılımlar gerçekleştirilmiştir. Gazneliler dönemi şiiriyle Sâmânîler dönemi şiiri arasında göze çarpan en belirgin fark Sâmânîler devrinde mânanın lafız kadar kuvvetli olmaması, Gazneliler döneminde İse şiirin hem lafız hem mâna bakımın*dan güçlü olması, felsefî düşünceleri de içermesi ve edebî sanatların daha çok kullanılmasıdır. Bu dönemde halk ağzın*dan kelimelere yer verilmesinden vaz*geçilmiş, Sâmânîler devrinde fazla özen gösterilmeyen şiir kuralları yerli yerine oturmuş, ancak nazım şekilleri bakımın*dan bir değişiklik olmamıştır. Bu dönem*de göze çarpan tek yenilik Minûçihrî ile başlayan musammat tarzıdır. Kaynaklar*da Sultan Mahmud'un sarayında pek çok şairin bulunduğu kaydedilmektedir. Bun*lar arasında en tanınmış olanlar şunlar*dır: Firdevsî, biri Farsça, diğeri Arapça iki divan sahibi Ebü'l-Feth el-Büstî, Ga-zâirî-i Râzî. Ferruhî-İ Sîstânî. Esedî-i Tû-sî, Escedî, bilinen ilk İranlı kadın şair olan Râbia bint Kâ'b-i Kozdârî-i Belhî, Emîrüş-şuarâ Unsûrive Minûçihrî-i Damgânî. Bu şairlerden Unsûri ve Ferruhî kasideleriy*le, Esedî münazara tarzındaki manzumeleriyle, Minûçihrî kasidelerinin yanı sıra ilk musammatları yazması ve hamriyyât ile, Firdevsî ise Şâhnâme adlı mesnevisiyle tanınmıştır. Gazneliler devrinde nesir Sâmânîler dönemine göre daha olgun*laşmıştır. Bu dönemin en önemli mensur eserleri. Sultan Mahmud ve Sultan Me-sud'un divan başkâtibi Ebû Nasr-ı Mişkân'ınMtinşe'âf'ıve Muhammed b. Hü*seyin el-Beyhakî'nin Târîh-i Beyhaki'sidır. Selçuklular Dönemi (1040-1300). Kâşgar'dan Halep'e, Kirman'dan Konya'ya kadar yayılan, Mâverâünnehir, Horasan, Kirman, Irak, Azerbaycan ve Anadolu'yu içine alan Selçuklu Devleti'nde edebiya*tın önceki dönemlere göre bazı değişiklik*ler göstermesi, muhtelif üslûp ve akım*ların ortaya çıkması tabiidir. Nitekim Ho*rasan bölgesinde yetişen şairlerin çoğu, kısmen eskiye bağlı kalarak "sebk-i Ho-rasânî" diye adlandırılan üslûbu sürdü*rürken Irak ve Azerbaycan bölgelerinde yetişen şairler daha ağdalı ve edebî sa*natlarla süslü bir üslûbu benimsediler ve şiirlerinde o zamana kadar kullanılmamış yeni mazmunlar kullanarak "sebk-i fra*kı" adı verilen bir üslûp geliştirdiler.
Selçuklular zamanında da hükümet merkezleri şair ve ediplerin toplandıkları yerler oldu. Horasan ve Irak gibi birbirin*den çok uzak bölgelerdeki emîr ve sul*tanlar arasında çıkan olaylar ve bu bölgelerde yaşayan insanların düşünce tar*zı, zevkleri ve yaşayışlarının birbirinden farklı olması, Horasan ve Irak'ta yetişen edip ve şairlerin kaynaşmasına sebep ol*duğu gibi eserlerine de yansımıştır. Sul*tan Sencer döneminin sonuna kadar Ho*rasan civarında yetişen şairler Horasan üslûbunu sürdürdüler. Bu bölgede yaşa*yan Reşîdî, Am'ak-ı Buhâri ve Sûzenî-i Se-merkandî gibi şairler Sâmânîler ve Gaz-neliler dönemi şairleri tarzında eser ver*diler. Azerbaycan ve Irak bölgelerinde ye*tişen şairler ise Arapça terkip, deyim ve terimlere. Arap veya Fars kıssalarına yer vermişlerdir. Nizâmî-i Gencevî ve Hâkânî-i Şirvânîgibi bazı şairler, basit mazmunla*rı ve ortak kavramları yeni mazmunlarla ifade etmeye özen gösterdiler. Ancak if*rata kaçtıkları için şiirleri zor anlaşılır ha*le geldi. Bu hususta Evhadüddîn-i Enveri ve Ebü'I-Ferec-i Rûnî'nin etkisi büyük oldu. Aynı dönemde yetişen şairler özellikle mecaz, kinaye, istiare gibi sanatları çok kullandılar. Bunların yanı sıra hiciv türü şiir de yaygınlık kazandı.
Selçuklular'a yenilmelerine rağmen bir süre daha Gazne ve Hindistan'da varlık*larını sürdüren Gazneliler'in hâkim oldu*ğu bölgelerde de birçok şair ve edip ye*tişti. Mesnevileriyle tanınan mutasavvıf-şair Senâî-i Gaznevî. kaside ve habsiyyâ-tıyia bilinen Mes'ûd-i Sa'd-i Selmân, kasi-deleriyle ünlü Ebü'I-Ferec-i Rûnî, Ebû Ha-nîfe-i İskâfîve Eşref-i Gaznevî. muhteme*len Fars şiir ve edebiyatının Hindistan'da gelişmesine imkân hazırlamıştır.
Fîrûzkûh, Tohâristan ve İran'ın doğu bölgelerinde yarı müstakil bir devlet kur*muş olan Gurlular da edip ve şairleri ko*rumuşlardır. Gur hükümdarlarından Alâ-eddîn-İ Cihânsûz da şairdi. Bu hanedanın en ünlü edip ve şairi Çehâr Makale adlı eserin müellifi Nizâmî-i Arûzî'dir. Ebü'l-Kâsım-ı Refîî. Ebû Bekr-i Cevherî, Alî-i Sûfî, Şerefülefâzıl Muhammed b. Ömer-i Ferkadî, Hukârendû-yi Güri ve Ziyâeddin Herevî Gurlu saraya mensup diğer şair*lerdir.
Irak Selçukluları sarayları da edebiyat ve şiirin rağbet bulduğu merkezlerdi. Me-likşah'ın oğlu Muhammed Tapar'ın yanın*da büyük bir itibarı olan, şairliğinin yanı sıra Târîh-iÂl-i Selçuk, Tenzîrü'l-vezîr ve Şikârnâme gibi eserleri telif eden Ebû Tâhir-i Hâtûnî, Horasan'da maddî sıkıntı içine düştüğü için Irak'a gelerek I. Tuğ*rul'a intisap eden İmâdî-i Gaznevî. Hora*san'daki karışıklıklardan kaçıp Sultan Arslan Şah b. Tuğrul'un cülusu sırasında ona kaside sunan Esîr-i Ahsîkesî. Sultan Arslan Şah ve oğlu Tuğrul'dan teşvik gören ve gazelleriyle Sa'dî-i Şîrâzfyi hatır*latan Cemâleddîn-İ Isfahânî, Arslan Şah b.Tuğrul'a kasideler sunan Mücîrüddîn-i Beylekânî, Gıyâseddin Mahmûdve Ars*lan Şah b. Tuğrul için kasideler yazan Hâ*kânî-i Şirvânî bu şairler arasında zikredi*lebilir. Bu şairlerin hemen hepsi IrakSel-çuklulan'nın son zamanlarında atabegle-re yönelmiştir. Mücîrüddîn-i Beylekânî ve Esîr-i Ahsîkesî, Azerbaycan'dan İrak'a ge*lerek Şemseddin İldeniz'e intisap etmiş*tir. Hâkânî, Atabeg Kızılarslan'dan iltifat görürken Zahîr-i Fâryâbî, Muhammed Cihan Pehlivan'ın oğlu Nusretüddin Ebû Bekir tarafından taltif edilmiş, Nizâmî-i Gencevî Şîrîn ve Hüsrev adlı mesnevisi*ni Cihan Pehlivan'a, İskendernâme'yi de onun oğlu Ebû Bekir'e takdim etmiştir.
Hârizmşahlar'ın hükümran olduğu böl*gelerden Hârizm ve ardından Cürcâniye de birer ilim ve edebiyat merkezi halini aldı. Sencer'in 1141 'de yenilmesinden sonra Merv'i ele geçiren Atsız b. Muham*med şehirdeki âlimlerden Kadı Abdur-rahman b. Muhammed el-Kirmânî. Kadı Hüseyin b. Muhammed-i Ersâbendî, Ebû Mansûr el-Abbâdî ile felsefeci Ebû Muhammed-i Herekî'yi Hârizm'e götürdü. Bunların yanı sıra Ebû Ya'küb es-Sekkâkî ve bir süre Hârizm sarayında bulunan Fahreddin er-Râzî'yi de anmak gerekir. Kamerî-i Cürcânî, Şâhfûr-i Eşherî ve Sey-feddîn-i A'rec gibi şairler Hârizm sarayı*na mensuptular. Ayrıca Hadâ'İku's-sihr fî deJcd'iJci'ş-şiVin müellifi Reşîdüddin Vatvât ile et-Tevessül iie't-teressürün müellifi Bahâeddin Muhammed b. Mü-eyyed el-Bağdâdî de bu saraya mensup şahsiyetlerdir.
Selçuklu döneminin belli başlı mutasav*vıf şairleri arasında dûbeytleriyle tanınan Baba Tâhir-i Uryân, tasavvuf! düşünceleri ilk defa şiirle ifade eden Ebû Saîd-i Ebü'l-Hayr, Baba Kûhî-i Şîrâzî, seci ve kafiyeli nesrin ilk temsilcisi Hâce Abdullah-ı He-revî ve Tezkiretü'l-evliyâ adlı eserin ya*zarı Ferîdüddin Attâr'ı saymak gerekir. Diğer önemli şairler arasında İsmâilî dâî-si Nâsır-ı Hüsrev, Lâmiî-yi Gürgânî, Bur-hânî, Sâmânîler devri şairlerinden Ese-dî'nin oğlu ve Luğat-ı Fürs'ün müellifi Esedî-i Tûsî, Vîs ü Râmîn'in yazan Fah*reddin Es'ad Gürgânî, kaside üstadı ve Kavsnâme'nin müellifi Katrân-ı Tebrîzî, matematikçi ve astrolog olmakla birlikte daha çok rubaileriyle meşhur olan Ömer Hayyâm. Sultan Sencer'in emîrü'ş-şua-râsı olan ve kaside, gazel, kıta ve rubaileriyle tanınan Muizzî, kaside şairi Ezraki-i Herevî, İlhanlılar'dan Hızır Han'ın emîrü'ş-şuarâsı Am'ak-ı Buhârî, Seyyidüşşuarâ lakabıyla bilinen yine İlhanlılar sarayına mensup Reşîdî-i Semerkandî, gazelleriyle meşhur Edîb Sâbir, Muhtârî-i Gaznevî, mânadan çok edebî sanatlara önem ve*ren Abdülvâsî'-i Cebeli, hicivleriyle ünlü Sûzenî-i Semerkandî, Esîr-i Ahsîkesî, Hâ-rizmşahlar'ın saray şairi ve kaside yazarı Reşîdüddin Vatvât, Azerbaycan bölgesin*de yetişen şairlerden Mücîrüddîn-i Bey-lekânî, Fars edebiyatının en büyük kasi*de üstadı ve yeni mazmunlar kullanma*ya özen gösteren Evhadüddîn-i Enverî, Felekî-i Şirvânî, kaside ve gazel üstadı Ce-mâleddîn-i İsfahânî, Azerbaycan bölgesi*nin en meşhur kaside şairi Hâkânî-i Şir*vânî, kaside şairi Zahîr-i Fâryâbî ve mes*nevi türünün üstadı, hamse sahibi, Azer*baycan bölgesi şairlerinden Nizâmî-i Gencevî zikredilmelidir.
Bu devrinde nesir de nazma paralel bir gelişme göstermiş, önceki dönemlere gö*re Farsça yazmaya rağbet artmış ve ta*rihî, tasavvufu ahlâkî, edebî, tıbbî birçok eser meydana getirilmiştir. Farsça gide*rek gelişip daha da olgunlaşırken Fars*ça'ya giren Arapça terim ve kelime sayısı da artmıştır. Bu devirde önceki dönem*lere göre çok daha fazla mensur eser ka*leme alınmıştır. İsmâilîler, bir yandan dâ-îleri vasıtasıyla intihar saldırıları gerçekleştirip devlet ricalini öldürme, yaralama adam kaçırma gibi yöntemlerle etrafa korku salarak Kazvin ve İsfahan'da nüfuz kazanmak isterken bir yandan da yazdık*ları eserlerde fikirlerinin halk tarafından kolay anlaşılması için Arapça kelime kul*lanmaktan kaçınmış ve Farsça kelime kullanmaya özen göstermişlerdir. Selçuklular dönemi nesrinde görülen bu değiş*meler Gazne ve civarına sirayet etmediği için o bölgede yetişen edipler daha önce*ki dönemlerde revaçta olan sade üslûbu sürdürmüşlerdir.
Selçuklular devrinde yazılmış belli baş*lı mensur eserler şunlardır: XI. yüzyılda Râdûyânî'nin şiir sanatları hakkında ka*leme aldığı Tercümânü'l-belâğa, aynı yüzyılın ortalarında Hücvîrî'nin yazdığı, Farsça en eski tasavvufî eser olan Keş-fü'1-mahcûb U-erbâbi'1-kulûb, Nâsır-ı Hüsrev'in 1045-1052 yılları arasında Hi*caz, Şam. Mısır, Anadolu ve Mekke'ye yaptığı seyahatleri sırasında gördükleri*ni anlattığı Sefernâme'si, Hâce Abdul*lah-ı Herevî'nin XI. yüzyılın ikinci yarısın*da kaleme aldığı, seçili nesrin en güzel örneklerinden biri olan Münâcât ve Ma-kâlât'ı. Nizâmülmülk'ün 1091'de yazdığı Siyâsetnâme'si, İsmail b. Hasan el-Cür-cânî'nin 1110'dan sonra kaleme aldığı, daha sonra Arapça'ya ve kısaltılarak İb-rânîce'ye tercüme edilen tıbba dair Za-hîre-i Hârizmşâhî adlı eseri, Gazzâlî'-nin Kimyâ-yı Sacâdet'\, İbnü'l-Belhî'nin 1105-1116 yıllan arasında yazdığı Fârs-ndme'si. Ömer Hayyâm'ın Nevrûznâ-me'si, müellifi belli olmayan 1126'da te-lif Mücmelü't-tevârîh ve'l-kı-şaş, Kadı Hamîdf nin Makâmât-ı Harîrî ve Makamât-ı Bedîcüzzamân-ı Heme-dânî'ye nazîre olarakyazdığıMa/tömâM Hamîdî'si, Nizâmî-i ArûzTnin 11 S6"da ka*leme aldığı Çehâr Makâle'sı. Muham-med b. Münevver'in Esrârü't-tevbîd'i, Reşîdüddin Vatvât'ın Hadtfiku's-sihr fî dekâ'ikı'ş-şfr'l Muhammed b. Ali er-RâvendTnin XII. yüzyılın sonlarına doğru yazdığı ve 1212'de Anadolu Selçuklu Hü*kümdarı Keyhusrev b. Kılıcarslan'a tak*dim ettiği, Selçuklular tarihi bakımından önemü bir kaynak sayılan Râtıatü'ş-şu-dûfu ve Ferîdüddin Attâr'ın XIII. yüzyılın ilk yansında kaleme aldığı Tezkiretü'l-evliyâ' adlı eseri. Bu arada İranlı oldukları halde Farsça kitapların yanı sıra Arapça eserler verenlerle sadece Arapça yazan*lar arasında yirmi ciltlik et-Tibyân adlı Kur'an tefsirinin müellifi Ebû Ca'fer et-Tûsî, Gazzâlî, MecmaSı'l-emşâî sahibi Meydânı, Zemahşerî, Şehristânî, Şehâ-beddin es-Sühreverdî el-Maktûl, Fahred-din er-Râzî ve Hatîb et-Tebrîzî gibi şahsi*yetleri de zikretmek gerekir.
Moğol ve Timurlular Dönemi (1220-1505). Moğol istilâsı. Cengiz Han'ın XIII. yüzyılın başlarında İran'a saldırmasıyla başladı. Moğollar'ın saldırısından kurtul*mayı başaran birçok âlim, şair, edip ve tarihçi İran'ın Moğol istilâsına uğrama*yan bölgeleriyle Hindistan, Irak ve Ana*dolu'ya kaçtı. Şems-i Kays Fars'a, Bahâ-eddin Veled ve oğlu Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ile Necmeddîni Dâye gibi şahsiyet*ler Anadolu'ya, bazı kimseler Sİnd, Mül-tan ve Delhi'ye gittiler ve zor şartlar al*tında da olsa buralarda varlıklarını sür*dürdüler. Bu ortamda yetişen en büyük şair Hallâkulmeânî lakabıyla ünlenen Ke-mâleddîn-i İsfahânrdir. Cengiz Ölünce Hâ-rizmşahlar ülkelerine yeniden sahip ol*mak istediler. Cengiz'in yerine geçen oğlu Ögedey tekrar İran'a girerek ikinci defa yağma ve katliamlar yaptı. Hülâgû'nun İran'a gelişine kadar Cengiz yasaları uy*gulandığı için sosyal hayat altüst olmuş*tur. Böyle bir ortamda şiir ve edebiyat da bir duraklama devrine girdi. Bu döne*me ait, Moğol zulmünden kaçarak başka ülkelere gidenlerle gizlenenlerden kalan eserler günümüze ulaşmıştır.
Hülâgû. İran'da İsmâilîler'in kalelerini ve Özellikle Alamut Kalesi'ni ele geçirip onların nüfuzunu kırdıktan sonra Bağ*dat'ı işgal ederek başşehri Merâga olan İlhanlılar Devleti'ni kurdu. Bir asır kadar İran'da hükümran olan İlhanlılar yavaş yavaş İslâmiyet'in etkisi altına girmeye başladılar. Moğollar'ın hâkim olduğu bu dönemde medreselerin, ilim ve edebiyat mahfillerinin, Bağdat, Hârizm, Nîşâbur, Merv ve Buhara gibi önemli edebiyat.
ilim ve irfan merkezlerinin ortadan kalk*ması, âlim ve sanatçıların ülkeyi terket-meleri veya gizlenmeleri ilim ve edebiya*tın gerilemesine yol açtı. Bu arada Moğol istilâsından fazla etkilenmeyen Fars böl*gesindeki Salgurlular'dan bilhassa Ata-beg Ebû Bekir Sa'd-i Zengî, Lûristan'da hâkim olan Atabekân-ı Şebânkâre'den Nusretüddin Ahmed. Sîstan ve Herat'ta hüküm süren Âli Kert'e mensup atabeg-ler şair ve edipleri himaye ettiler. Şems-i Kays, Mecd-i Hemger ve Sa'dî-i Şîrâzî, Fars Atabegleri'nden Ebû Bekir Sa'd'ın sarayına mensup şairlerdir.
Bu olumsuz gelişmelere rağmen Mo*ğollar zaman içinde İranlılarla karışıp kaynaştılar. Nasîrüddîn-i Tûsî, Şemseddin Cüveynî, kardeşi Atâ Melik Cüveynî ve Re*şîdüddin Fazlullah-ı Hemedânî gibi âlim*ler Moğol sarayında divan kâtipliği, müşa*virlik, vezirlik gibi önemli görevler üstlen*diler. İlhanlılar şair, edip ve tarihçileri hi*mayeleri altına almaya başlayınca ilim dünyası yeniden canlandı. Nasîrüddîn-i Tûsî'nin isteği üzerine müsbet ilimlere de önem verilerek Merâga'da bir astrono*mi gözlemevi kuruldu. Reşîdüddin Fazlul-lah Tebriz'de Rub'-i Reşîdî adlı medrese, dârüşşifâ ve büyük bir kütüphane yaptır*dı, buralara vakıflar tahsis ettirdi. Tarih*çilik önceki dönemlere nisbetle önem ka*zandı. Dönemin bu karmakarışık siyasî olayları içerisinde yine de bazı devletlerin
saraylarında şiir ve edebiyat revaç buldu. Sultan Üveys ve Sultan Ahmed Celâyir gi*bi hükümdarlar şair ve edipleri himaye ettiler. Selmân-ı Sâvecî, Ubeyd-i Zâkânî ve Nâsır-i Buhârî bunların ihsanlarına maz-har oldular. Fars'ta ise Hâfız-ı Şîrâzî ve İmâd-i Fakih gibi şairler, İncû hanedanı*nın son hükümdarı Şeyh Ebû İshak ve Şah Şücâ'dan iltifat gördüler.
Moğollar devrinde yer yer duraklayan edebî hareketler Timur ve sülâlesi zama*nında tekrar eski canlılığını kazanmaya başladı. Timur din büyüklerine ve âlimle*re saygılı davranmış ve gittiği yerlerdeki âlim ve sanatkârları Semerkant'a gön*dermiştir. Bu arada el-Mutavvel'e yaz*dığı şerhle tanınan Sa'deddin et-Teftâzânfye bir mektup göndererek kendisini Semerkant'a davet etmiştir. Ancak ilim adamlarına saygı göstermesine rağmen acımasız bir hükümdar olduğu için şair*ler onun yanına gitmeye pek rağbet et*memişlerdir. Timur'un oğlu Şâhruh ilim ve edebiyata babasından daha çok önem vermiştir. İsmet-i Buhârî ve Besâtî-i Se-merkandî gibi şairler onun sarayına men*suptular. Şâhruh'un oğlu olan ve Esterâ-bâd'da hüküm süren Gıyâseddin Baysun*gur ile Semerkant'ta hüküm süren Şehza*de Uluğ Bey de ilme önem veren hüküm*darlardandır. Özellikle Uluğ Bey, matema*tik ve astronomiye olan ilgisi ve Semer*kant'ta kurdurduğu rasathane ile tanın*mıştır. Uluğ Bey'in çocuklarından Hüseyin Baykara Herat'ı bir ilim, sanat ve edebi*yat merkezi haline getirmiştir. Hüseyin Baykara'nın yakın arkadaşı ve veziri Ali Şîr Nevâî'nin bu kültür hareketlerindeki katkılarını da belirtmek gerekir.
Bu dönemlerde istikrarlı devletler ye*rine ülkenin çeşitli bölgelerinde muhtelif devlet ve devletçiklerin bulunması sebe*biyle şairler hükümdar ve emirlerin sa*raylarından uzaklaşarak halka yöneldiler. Halkın zevkine daha çok hitap ettiği için gazel ve manzum hikâye revaç buldu ve kaside fazla itibar görmemeye başladı. Şiir ve edebiyata yeteneği olan kimseler hat ve tezhip gibi güzel sanatlarla uğraş*tıkları için şiir giderek gerekli bilgi biriki*mine sahip olmayan, hatta bazıları oku*ma yazma dahi bilmeyen avam tabaka*sının elinde kaldı. Konuşma dilinde kulla*nılan kelime ve tabirlerin şiire girmesine yol açan bu durum, Safevîler devrinde or*taya çıkacak olan sebk-i HindFnin gelişe*ceği ortamı hazırladı. Bu dönemde yeti*şen şairlerin çoğu, düşünce tarzları halkın düşünce tarzına daha yakın olduğundan halk arasında şöhret kazandı. Bu arada bazı şairler başkalarının şiirlerini kendi şiirleriymiş gibi gösterdiler. Bu durum, onların eserlerinde pek çok lafız ve mâna hatasına düşmelerine sebep oldu. Döne*min kayda değer bir diğer özelliği de mu*amma türünün revaç bulmasıdır. Bu olu*şumların dışında kaîan şair klasik tarzın son temsilcisi olan Abdurrahman-ı Câ-mî'dir. Câmî, şiirlerinde genellikle Emîr Hüsrev-i Dihlevî'yi örnek almakla bera*ber kasidede Hâkânî-i Şirvânîve Senâî, gazelde Sa'dî-i Şîrâzî ve Hâfız-ı Şîrâzî, mesnevide Firdevsî ve Nizâmî-i GencevT-nin etkisinde kalmıştır. Ayrıca Timur'un fütuhatını anlatan Timurnâme adlı ese*rin müellifi ve Câmî'nin yeğeni Hâtifî-i Harcirdî, sebk-i HindTnin öncüsü sayıla*bilecek olan Baba Figânîi Şîrâzî ve Nizâ*mî-i Gencevî tarzında yazılmış en güzel Leylâ ve Mecnûn mesnevilerinden biri*ni kaleme alan Mektebî-i Şîrâzfyi de an*mak gerekir.
Moğol ve Timurlular döneminde yeti*şen şairler, içerik ve şekil bakımından her türden şiir söylemekle beraber Moğol-lar'ın baskı ve zulmünden rahatsız olduk*ları İçin tasavvufa yönelerek duygu ve dü*şüncelerini tasavvuf perdesi altında söy*lemeyi tercih etmişlerdir. Bu devirde Sa-fiyyüddîn-i Erdebîlî, Alâüddevle-i Simnânî, Muhyiddin İbnüT-Arabî ve öğrencisi Sadreddin Konevî, Fahreddîn-i İrâki, Mah-mûd-ı Şebüsterî ve Abdürrezzâk el-Kâşâ-nî gibi çok ünlü mutasavvıflar yetişmiş*tir. Daha önceki dönemlerde kaside ilk sırada yer alırken bu devirde gazel birinci plana çıkmış, Moğollar'la haşır neşir olur*ken Farsça'ya pek çok Moğolca hatta Çin*ce kelime girmiştir. Selçuklular dönemin*de başlayarak gelişen, Irak ve Azerbay*can bölgelerinde yetişen şairlerce benimsenip kullanılan sebk-i İrâki. Moğol ve Ti*murlular devrinde bazı önemsiz değişik*liklere uğramakla birlikte Timurlular'ın son zamanlarına kadar varlığını koru*muştur.
Nesirde başlangıçta kısa bir duraklama dönemi geçirmesine rağmen tekrar can*lanarak özellikle tarihî ve tasavvufî konu*larda pek çok eser meydana getirilmiştir. Moğollar'ın İran'ı istilâsı sırasında onların ulaşamadıkları bölgelerde nesir bir yan*dan Selçuklular devrindeki olgun, akı*cı ve edîbane üslubuyla devam ederken Moğollar'ın hâkimiyeti altında bulunan bölgelerde "nesr-i fennî" adı verilen anla*şılması güç, yersiz mübalağa, lüzumsuz ifade ve sanatlarla dolu. çok ağdalı ol*makla beraber gevşek, ham ve tatsız bir dil kullanılmaya başlandı. Moğol istilâsından sonra Farsça'da göze çarpan önemli bir husus da birçok Türkçe ve Moğolca kelimenin bu dile girmesidir. Bu kelime*lerin çoğu günümüz Farsça'sında da kul*lanılmaktadır.
Atâ Melik Cüveynî'nin 1260'ta yazdığı, Moğollar'ın ortaya çıkışı. Cengiz Han, Hârizmşahlar ve İsmâilîîer hakkında önemli bilgiler İçeren Târih-i Cihângüşâ, Minhâc-ı Strâc Cûzcânfnin kaleme aldığı Ta-bakât-ı Naşiri, aslı Arapça olup Ebû Nasr Muhammed b. Abdülcebbâr el-Utbî ta*rafından XI. yüzyılın başlarında yazılan ve XIII. yüzyılda Ebü'ş-Şeref Nâsıh-ı Gülpâ-yigânî tarafından Farsça'ya çevrilen, Gazneli Sultan Mahmud dönemini anlatan Târih-i 'Utbî, Gâzân Han zamanında ve*zirlik yapmış olan Reşîdüddin Fazlullah-ı Hemedânfnin kaleme aldığı, Moğollar dö*nemi tarihi için en önemli kaynak mahi*yetindeki Câmfu't-tevârih, Vassâf diye bilinen Abdullah-ı Şîrâzî'nin yazdığı Tâ*rih-i Vaşşâf, Hamdullah el-Müstevfînin telif ettiği Târih-i Güzide, yine aynı müellifin kaleme aldığı Zafernâme, Nizâ-meddîn-i Sami'nin aynı adlı eseri, Hâfiz-ı Ebrû'nun yazdığı Zübdetü't-tevârih, Fa-sîh-i HâfTnin kaleme aldığı Mücmel-i Fa-şîhî, Şerefeddin Ali YezdTnin Timur döne*mini anlatan Zafernâme, Abdürrezzâk
es-Semerkandî'nİn Matla-ı scfdeyn, Muînüddîn-i İsfizârfnin Raviâtü'1-cen-nât ve Mîrhând'ın Ravzatü'ş-şafa' adlı eserleri bu dönemde yazılmış önemli ta*rih kitaplarıdır.
Muhammed Avffnin 1220'de yazdığı ve Farsça en eski tezkire sayılan Lübâbü'l-elbâb, Abdurrahman-ı Câmfnin 1478'-de kaleme aldığı Nefehâtü'1-üns, Devlet-şah'm 1487'deyazdığı Tezkiretü'ş-şıfa-râ3 ve Hüseyin Baykara'nın kaleme aldığı söylenen Mecâlisü'l-Cuşşâk gibi tezkire*ler; Şems-i Kays'ın 1233'te yazdığı aruz ve kafiye hakkındaki el-Mıfcem fîme'â-yîri eşiâri'l-'Acem, Nasîrüddîn-i Tûsî"nin 1236'da telif ettiği Ahlâk-ı Nâşırî, Dev-vânfnin XV. yüzyılın ikinci yarısında kale*me aldığı Ahlâk-ı Celâli, Hüseyin Vâiz-i Kâşifî'nin 1495'te yazdığı Ahlâk-ı Muh-sinî, aynı müellifin Kelîle ve Dimne tar*zında kaleme aldığı Envâr-ı Süheylî adlı ahlâk kitapları; Muhammed Avfî'nin yaz*dığı CevâmFu'l-hikâyât ve levâmfu'r-rivâyât, Moğol istilâsı sırasında Anado*lu'ya kaçan Necmeddîn-i Dâye'nin 1228'-de kaleme alıp Alâeddin Keykubad'a tak*dim ettiği Mirşâdü'l-tibâd adlı tasavvu-fî eseri Moğollar ve Timurlular dönemle*rinde yazılmış önemli kitaplardır.
'Avârifü '1-ma'âriTin müellifi Şehâbed-din es-Sühreverdî. matematik, astrono*mi ve mantık dallarında Tahrir-i Öklîdis (Euclides), Tahrir-i Metisti (Atmageste), Şerh-i İşörût adlarını taşıyan eserlerin sahibi Nasîrüddîn-i Tûsî, astronomi, coğ*rafya ve eşya ile ilgili 'Acâ'ibü'l-mahiû-kât ve ğarâ'ibü'l-mevcûdât, coğrafya ile ilgili Âşârü'l-bilâd adlı eserlerin ya*zarı Zekeriyyâ el-Kazvînî, Envârü't-ten-zîl ve esrârü't-te'vîî, Tavâli'u'l-envâr, Minhâcü'l-vüşûl gibi Arapça eserlerle Nizâmü't-tevârîh adlı Farsça eserin mü*ellifi Kâdî Beyzâvî, îbn Sînâ'nın eî-Kâ-nûn'u ile Şehâbeddin es-Sühreverdî el-MaktûYün Hikmetü'l-işrâk'ma yazdığı Arapça şerhler ve Dürretü't-tâc adlı Farsça eseriyle tanınan Kutbüddîn-i Şî-râzî, el-Mevâkıt, el-Fevâ'idü'1-ğıyâşiy-ye ve Şerhu Muhtasarı'1-Müntehâ adlı eserlerin müellifi, kelâm âlimi KâdîAdu-düddin el-îcî de Moğollar ve Timurlular dönemlerinde yetişen ve daha çok Arap*ça eser veren müellifler arasında zikredi*lebilir.
Safcvîler Dönemi (1501-1736). Bu dö*nemde, sarayların ve hükümdarların aza*metinin göstergesi sayılan kaside değe*rini yitirdi. Hükümdarlar, şairlerden sul*tanları öven kasideler yerine Ehl-i beyte ağıt yazmalarını istediler. Kasideleri itibar görmeyen şairler. Horasan ve Irak üslûp*larını terkederek Hz. Ali ve on iki imamla ilgili kasideler ve özellikle Kerbelâ Vak'a-sı'nı konu alan mersiyeler kaleme aldılar. Gazel ise eğlence meclislerinin bir unsu*ru haline geldi. Aynı dönemde Şiîlik dev*letin resmî mezhebi olduğu için edebiyat da daha çok Şiîliği yayma yolunda bir ge*lişme gösterdi. O zamana kadar Arapça yazılmakta olan dinî eserler Farsça yazıl*maya başlandı. Moğollar ve Timurlular döneminin ağır ve ağdalı üslûbu sürdürü*lürken bir yandan da şiire yeni bir özellik kazandıran, ince duygular ve hayallerle süslü sebk-i Hindî gelişti. Pek çok şair ve edibin yetişmesine, ayrıca birçok hüküm*dar ve şehzadenin şiir ve edebiyatla uğ*raşmasına rağmen bu devir yine de Fars edebiyatında bir gerileme dönemi sayılır. Bu dönemde gazel ve tasavvufî şiir ter-kedildi. Seci, kafiye, teşbih, cinas, istiare gibi edebî sanatlar anlaşılması çok güç bir tarzda kullanıldı. Bazı şairlerin İran'ı terkedip Özellikle Hindistan'a gitmeleri*ne ve şiirin halk tabakalarının uğraş alanı içine girmesi gibi olumsuz sayılabilecek gelişmelere rağmen bu dönemde yine de değerli şair ve edipler yetişti. Devrin en önemli özelliklerinden biri. Fars edebiya*tının İran dışında ve bilhassa Hindistan'da revaç bulması, İran dışında da Farsça yazan birçok edip ve şairin yetişmesidir.
Sebk-i Hindî'nin banisi sayılan Baba Figânî-i Şîrâzî, Hâtifî, Hilâlî-i Çağatâyî ve Ehlî-i Şîrâzî'den sonra Ümîdî, Zamîrî-i İs-fahânî, Vahşî-i Bâfki, Kerbelâ Vak'ası hak*kında söylediği mersiyelerle tanınan Muh-teşem-i Kâşânî, Zülâlî-i Hânsârî, Câmî-i Abbasî, ünlü hekim Şifâî-i İsfahanı, Şâ-pûr-i Tahrânî. Celâl-i Esîr, Rükneddin Mes'ûd-i Kâşîve Sâib-i Tebrîzî Safevîler döneminin ünlü şairleridir.
Bâbürlü hanedanına mensup hüküm*darlardan Bâbür, Ekber Şah. Nûreddin Cihangir ve Şah Cihan'ın sarayları Safevî yöneticilerinden yüz bulamayan şair. edip ve sanatkârların sığınağı oldu. Bâbürlü-ler'in sarayında resmî dil Farsça olduğu için hükümdarların teşvikiyle telif edilen tarih, tezkire, sözlük ve edebiyatla ilgili eserlerin yanı sıra birçok Hintçe kitap da Farsça'ya çevrildi. Resim ve sanatı hima*ye etmekten çok dinî ilimlere değer ve*ren Evrengzîb'iniîukû'âi-i 'Âlemgîr adı*nı taşıyan mektupları sade Farsça'nın gü*zel örneklerini teşkil eder. Geçici bir süre için gidip tekrar İran'a dönen veya Hin*distan'a gidip bir daha dönmeyen şairler arasında Örfî-i Şîrâzî, Muhammed Rızâ Habûşânî, Nazîrî-i Nîşâbûrî, Zuhûrî-i Türşîzî. Melik-i Kummî. Âkâ Sâfî-i İsfahânî, Hayâtî-i Gîlânî, Mürşid-i Bürûcerdî, Cihan*gir'in melikü'ş-şuarâsı Tâlib-i Âmülî, bir süreÂsitân-ı Kuds-i Rezevî'nin hazinedar*lığını yapmış olan ve Hindistan'a gittik*ten sonra Şah Cihan'ın saray şairleri ara*sına giren Kudsî-i Meşhedî, Kelîm-i Kâşâ-nî, yahudi asıllı Saîdâ-yi Sermed-i Kâşî ve Sâib-i Tebrîzî'nin adları zikredilebilir.
Hindistan'daki müslümanlarve Hint*liler'den Farsça eserler veren pek çok şa*ir yetişmiştir. Emîr Hüsrev-İ Dİhlevf den sonra Hindistan'da yetişen en ünlü şair divanı, hamsesi ve ahlâka dair Arapça Mevândü'l-kelim adlı eseri ve noktasız harflerle kaleme aldığı Sevâtfu'l-ilhöm adlı bir tefsiri olan, Ekber Şah'ın melikü'ş-şuarâsı Feyzî-i Hindî. Evrengzîb'e intisap eden, Nağme-i Çehûr Çemen adlı ese*rin sahibi Brahman mahlastı Çondarb-hân-ı Lâhûrî, Ganî-i Keşmîrî, €Azîz ü Şâ-hid adlı mesnevisiyle tanınan Ganîmet-i Goncâhî, Nasr Ali ve Bâbürlüler dönemi*nin son ünlü şairi, sebk-i Hindî'nin önde gelen temsilcisi olan ve kaside, gazel, mesnevilerinden başka Ruka'ât, Nikât ve Çehâr 'Unsur adlı mensur eserleri de bulunan Bîdil-i Azîmâbâdî bu grubu oluş*turur.
Safevîler devrinde gelişimini tamam*layan sebk-i Hindî'nin belli başlı özellikleri yeni mazmun arayışlarına gidilmesi, da*ha önceki dönemlerde rastlanmayan ha*yalî tasvirlerin kullanılması, alışılmamış ve anlaşılması güç teşbih ve istiarelere başvurulması, halkın günlük konuşma*sında kullandığı kelimelerin şiire girme*si, deyimlere fazla yer verilmesi, az kul*lanılan bahir ve vezinlere itibar edilme*mesi, şahsî dertlerin dile getirilmesi ve aşk ıstırabının anlatımında ifrata kaçıl*ması, halkın zevklerine uygun eserlerin ve mazmunların meydana getirilmesi, eski*den medrese çıkışlıların tekelinde olan şiirin halka inmesi ve gerçekçiliğe yönel*mesi şeklinde özetlenebilir.
Hândmîr'in Habibü's-siyer'i, İbn Bez-zâz'ın Şafvetü'ş-şafâ'sı. Hasan-ı Rûm-lû'nun XVI. yüzyılın sonlarına doğru yaz*dığı Ahsenü't-tevörîh'ı, İskender Bey Münşî'nin 1629'da kaleme aldığı Târîh-i 'Âlem'ârâ-yı 'Abbasi'si Safevîler döne*minde yazılmış tarih kitaplarıdır.
Şah İsmail'in oğlu Sâm Mirza'nın Tuh-fe-i Sami'si, Ali Şîr Nevâî'nin Mecâlisü'n-nefû'is'ı, Takî-i Kâşî'nin Hulâşatü'l-eş'âr ve zübdetü'l-efkâr. Kadı Nûrullah et-Tüsterî'nin Mecâlisü'I-mü'minîn'ı, Emîn-i Ahmed-i Râzî'nin Heft îklîm'i, Ali b. Mahmûd el-Hüseynînin Bezm-ârâ'sı, Molla Abdünnebî Fahrüzzamân-ı Kazvî-nfnin Tezkire-i Meyhdne'si, Vâlih-i Da-ğıstânî'nin Riyâzü'ş-şu'arâ^ ve Âzâd-ı Bilgrâmînin Hizâne-i Âmire's bu dö*nemde yazılmış tezkire türü eserlerdir.
Cemâleddin Hüseyn-i İncû'nun Fer-heng-i Cihângîrî'sı. Sürûrî-İ Kâşânî'nin Ferheng-i Sürûrî'sl Muhammed Hüse*yin b. Halef-i Tebrîzî'nin Burhân-ı Kâtf ve Abdürreşîd b. Abdülgafûr et-TattavT-nin Ferheng-i Reşîdî'sİ bu dönemde ya*zılan sözlüklerdir.
Safevîler'in son zamanlarında Nâdir Şah İran hükümdarı olmuş, ancak padişahlığı uzun sürmemiş ve yönetim Zend hane*danından Kerîm Han Zend'in eline geç*miştir. Ülkede güven ortamının neredey*se tamamen ortadan kalktığı bu iki hü*kümdar döneminde Vâlih-i Dağıstânî, da*ha sonra "bâzgeşt-i edebî" edebiyatta es*kiye dönüş adıyla anılacak olan akımın öncüsü Mîr Seyyid Ali Müştâk-ı İsfahânî. Hazîn-i Lâhîcî, Âşık, Âkâ Muhammed Taki-i Sehbâ, Lutf Ali Beg Âzer, Hâtif-i İsfa*hânî, Sabâ-yi Kâşânî gibi şair ve edipler kurtuluşu eski şair ve ediplerin üslûbuna dönmekte bulmuşlardır. Mehdî Han b. Muhammed Nâsır-ı Esterâbâdî'nin Ci-hângüşâ-yı Nâdiri ve Dürre-yi Nâdire'si, Ebü'l-Hasan Muhammed Emîn-i Gülistâne-i İsfahânî'nin Mücmelü't-te-vârîh'i ve Ali Rızâ b. Abdülkerîm-i Şîrâ-zî'nin Târîh-i Zendîye's'ı, Lutf Ali Beg Âzer'in Âteşkede'si. Vâlih-i Dağıstânî'nin fliydzü'ş-şı/arâ' adlı eseri, Hazîn-i Lâhî-cî'nin Tezkire-i Hazîn'l Nâdir Şah ve Ke*rîm Hân-ı Zend dönemlerinde kaleme alınmıştır.
Kaçarlar Dönemi (17861925). Şair ve edipler. XVIII. yüzyılın sonlarından itiba*ren yeniden Horasan ve İrak üslûplarına döndüler ve bu üslûpların önde gelen temsilcilerinden Firdevsî, Unsûrî, Ferru-hî, Minûçihrî, Evhadüddîn-i Enverîve Hâ-kânî-i Şirvânî tarzında eserler vermeye başladılar. Bu üslûp Kaçar döneminin so*nuna kadar sürdürüldü. Seyyid Muham*med Sihâb, Seyyid Hüseyin Micmer-i İs*fahânî, Sabâ-i Kâşânî, Andelîb-i Kâşânî. Mahmûd Hân-ı Kâşânî, Neşât el-İsfahâ-nî. Mirza Ebü'l-Kâsım Kâimmakâm-ı Fe-râhânî, Visâl-i Şîrâzîve altı oğlu Mirza Mahmûd, Mirza Muhammed, Mirza İs*mail, Mirza Ebü'l-Kâsım, Mirza Ahmed, Mirza Abdülvehhâb, Kâânî-i Şîrâzî. Fürû-gî-i Bistâmî. Yağmâ-i Cendekî, Mirza Mu*hammed Ali Sürûş-i İsfahânî. Rızâ Kulı Han Hidâyet, Sipihr-i Kâşânî, Ebû Nasr-ı Şeybânî, Safî Ali Şah, Safâ-yi İsfahânî, Hâc Mirza Habîb-i Horâsânî, Edîbü'1-Me-mâlik Ferâhânî, Abdülcevâd Edîb-i Nîşâ-bûrî, Edîb-i Pîşâverî, îrec Mirza, Ziyâ-i Leşker, Taki-i Dâniş, Melikü'ş-şuarâ Bahar ve Vahîd-İ Destgirdî bu devirde yetişen şairlerdir. Kaçar hanedanı içinde şiir ve edebiyatla uğraşan hükümdarlar da ye*tişmiştir. Feth Ali Şah'ın oğlu Ali Kulı Han hikmet ve riyaziye ile uğraşıyor, şiirlerin*de Fahrî mahlasını kullanıyordu. Ni'me-tullâhiyye tarikatına mensup olan diğer oğlu Muhammed Rızâ Mirza ise Efser mahlasıyla şiirler söylüyordu. Üçüncü oğ*lu îrec Mirza'nın mahlası İnsaf idi. Abbas Mirza'nın oğlu Ferhad Mirza şer'î ve edebî, Devletşah'ın oğlu Tahmasb Mir*za ise şer'î ilimlerle ilgileniyordu. Devlet*şah'ın torunu Bedîülmülk Mirza, Molla Sadra'nin bazı eserlerini Farsça'ya tercü*me etmiştir.
Kaçarlar döneminde din, tasavvuf ve felsefeyle ilgili Farsça ve Arapça kitaplar da yazılmıştır. Ma'sûm Ali Şah'ın Tarâ'i-ku'1-hakâ'ik'ı. Rızâ Kulı Han Hidâyefin Riyâzü'l-'ârifîn ve Mecmcfu'l-fuşahâ3 adlı eserleri, Muhammed Sâdık b. Meh-dînin Nücûmü's-semâ adlı kitabı, Sey*yid Muhammed Sihâb'ın Reşehât-ı Si-hâb'ı ile bir grup âlim tarafından kaleme alınan Nöme-yi Dânişverân bu devirde yazılan tezkirelerdir. Muhammed Giyâseddin ydşü'1luğöt, Rızâ Kulı Han Hi*dâyet Ferheng-i Encümen-ârâ adlı söz*lüklerini bu dönemde hazırlamışlardır.


Bibliyografya :


1. Pizzi, Storia delta Poesİa persıane, Torino 1894; Browne. LHP, I-V; R. Levy, Persİan Litera*türe: An Introduction, London 1913; Şiblî Nu'-mânî. Şi'rü'l-'Acem (trc. M. Taki Fahr-i Dâî-yi Gîlânî), Tahran 1316-27/1937-48; RızâzâdeŞa*fak. Târîh-i Edebİyyât-ı kân. Tahran 1313-24; Beclîüzzaman Fürûzanfer, Târltı-İ Edebiyyât-ı îrân, Tahran 1317; a.mlf., Sühan u Sühanve-rân, Tahran 1350 hş.; a.mlf., Mebâhişî ez Târîh-i Edebiyyât-ı /rân (nşr Inâyetullah Mecîciî), Tah*ran 1354 hş.; A. J. Arberry. Classicat Persİan Literatüre, London 1958; Zeynelâbidîn-İ Mu'te-men. Tahauuül-l Şi'r-i Fârsî, Tahran 1337-42/ 1958-69, 1-1!; a.mlf.. Şi'r ue Edeb-i Fârsî, Tah*ran 1346/1967; Abdürresûl Hayyâmpûr. Fer*heng-i Sühanuerân, Tebriz 1340/1961; Celâ-leddin Hümâî, Târîh-i Edebİyyât-ı kân. Tahran 1342/1963, l-ll; F. Machalski, Persİan Court Poetry of the Kaçar Epoch Folla Orientalia, Krakovl964,Vl, 1-40; Neffsî. Târîh-i Nazm u Neşr, l-II; Pervîz Nâtil Hânlerî. Zebânşinâsi ue Zebân-ı Fârsî, Tahran 1343; a.mlf., Târîh-i Ze-bân-ı Fârsî, Tahran 1354 hş./1975, I; Kerîm-İ Kişâverz, Hezâr Sâİ Neşr-i Fârsî, Tahran 1345-46/1966-67,1-V; Abbas İkbâl-i Aştiyânî, Târîh-i Mufaşşal-ı îrân ez $adr-İ İslâm tâ Intçırâz-i #a-câriyyejnşr. Muhammed Debîr-i Sİyâki). Tahran 1346 hş./1967; Rypka, H/L,-a.mIf.. Poetsand Prose Wrlters of the Late Saljuq and Mongol Perİods, Cambridge 1968; a.mlf., Edebiyyât-ı îrân der Zamân-ı Selçûkıyân oeMoğolân{trc. YaJküb-iA[end), Tahran 1364/1986; Zehrâ-yi Hânlerî (Kiyâ), Ferheng-i Edebiyyât-ı Fârsî-yi Deri, Tahran 1348/1969; Abbas Mihrîn-i Şûste-ri. Târîh-i Edebiyyât-ı Fârsİ-yi îrân: 'Aşr-ı Ha-hâmenişî,Tahran 1348 hş.; a.mlf.. Târîh-iEde-biyyât-ı îrân: 'Aşr-t Sâsâniyyân, Tahran 1349 hş.;Bahâr. Sebkşİnâsî,Tahran 1349/1970,1-III; Yahya Âryânpûr, Ez Sabâ tâ titmâ. Tahran 2535, Mİ; a.mlf.. Ez Nîmâ tâ Rûzgâr-ı Mâ, Tahran 1374; Bânû Nusret Tecrübekâr, Sebk-i Şicr der 'Aşr-ı Kacâriyye, Tahran 1350 hş.; a.mlf., Iran Edebiyatında Şiir-Kaçarlar Dönemi (trc. Meh*met Kanar), İstanbul 1995; Abdülfıüseyin Zer-rînkûb, Şi't-i bî-Dürûğ Şi(r-i bî-Nikâb, Tahran 2536/1977; a.mlf.. Seyri der Şi'r-i Fârsî,Tahran 1363 hş.; a.nrllf., Rûzgârân-ı îrân, Tahran 1374 hş./1995; Ethe. Târîh-i Edebiyyât; Zebîhullah Safa, Târih-i Edebiyyât der kân. Tahran 1351-
70, I-V; a.mlf.. Muhtasar! der Târîh-i Tahauuül-i Nazm u Neşr-i Fârsf, Tahran 1353/1974; a.mlf., Genc-i Sahan, Tahran 1339 hş.. Mil; a.mlf., Gencîne-i Sühan,Tahran 1348/1969, I-V; Mu*hammed İsti'lâmî. Berresî-yİ Edebiyyât-ı Im-rüz-i kân, Tahran 2535/1976; a.mlf., Şinâht-i Edebiyyât-ı Imrûz, Tahran 1349 hş.; Muham*med Resûl-i Deryâgeşt, Sâ'ib ue Sebk-i Hindî, Tahran 2535/1976; Nihat Alptürk. Çağdaş İran Nazmı (doçentlik tezi. 1978), Atatürk üniversi*tesi; Mehmet Kanar, Çağdaş kan Edebiyatının Doğuşu ue Gelişmesi (doktora tezi, 1979), İCİ Ed. Fak. Arap- Fars Filolojisi; Hösrev Ferşîdverd, Der Bâre-i Edebiyyât u Nakd-'ı Edebî, Tahran 1363, l-II; Gulâm Hüseyin Yûsufî, Çeşme-ı" Ru*şen, Tahran 1363/1984; Ömer Okumuş, "Hint Üslubu (Sebk-i Hindî(", EMD, sy. 17(1989), s. 107-117.
 

Ece

Usta Üye
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
14,117
Best answers
0
Puanları
0
c) Modern İran Edebiyatı.


Türkistan, Irak ve Hint üslûplarının tesirinde birçok merhaleyi aşan klasik İran edebiyatı, Ka*çarlar döneminde ortaya çıkan "bâzgeşt-i edebî" (edebiyatta eskiye dönüş) akımını geride bırakarak XX. yüzyıla girdi. Bu sü*reçte Batı'da İlim ve teknoloji alanında büyük değişiklikler meydana geldi. Feth Ali Şah, zamanında ordunun modernize edilmesi, posta, telefon ve telgraf teşki*lâtının, darphânenin ve Tebriz'de matba*anın tesisi ile modernleşme faaliyetleri*nin öncüsü oldu. 1906 yılında Muzaffe-rüddin Şah tarafından Meşrutiyet'in ka*bul edilmesinin ardından yenilikler birbi*rini takip etti.
Mirza Taki Han ve Mirza Ebü'1-Kâsım-ı Kâimmakâm gibi ıslahatçı devlet adam*larının gayretleri sonucunda 1852'de Tah*ran Dârülfünunu'nun ve modern eğitim vermeyi hedefleyen ilk ve orta dereceli okulların açılışı, resmî ve yarı resmî ga*zete ve dergilerin yayımlanmaya başla*ması, ders kitaplarının yazılması ve çeviri çalışmaları yeni atılımların yapılabilmesi için gerekli alt yapıyı oluşturdu. Yazarlar telif ve çeviri çalışmaları yoluyla yenilik hareketini hızlandırdılar. Halkın anlaya*cağı dilde sosyal eleştiriler yapılırken dil gösterişten uzak açık bir şekle dönüştü. Konuşma dilinde geçen kelimeler yazı dilinde de kullanılmaya başlandı. İran ve Kafkasya'da çıkan Azerbaycan, Tebriz, İttihâd, Ferheng, Nidâ-yi Vatan gibi gazetelerin yanı sıra İstanbul, Londra, Ka*hire, Kalküta, Berlin ve Paris'te Farsça olarak yayımlanan Ahter, rCünûn, Hab-lü'1metîn, Şûri İsrafil, ıVrvetü'l-vüş-kâ ve Kâve gibi gazete ve dergiler dilde sadeleşmeye gidilmesinde büyük rol oy*nadı. Tâlibof, Zeynelâbidîn-i Merâgi, Mir*za Melkum Han, Cemâleddîn-i Efgânî, Şeyh Ahmed-i Ruhî ve Âgâ Hân-ı Kirmânî yazı dilini konuşma diline yaklaştırmaya çalıştılar.
Roman. Tercüme faaliyetleri, dilde sa*deleşmenin yanı sıra o zamana kadar İran edebiyatında görülmeyen bazı ede*bî türlerin de yerleşmesine yol açtı. Daha çok Fransız edebiyatından yapılan tercü*meler İran edebiyatında tarihî roman ve tiyatro türlerinin doğmasında öncülük et*ti. Roman tekniği yönünden oldukça zayıf olan romancıların en Önemli kaynağını Şâhnâme oluşturdu. İranlı ilk tarihî ro*man yazarı Hûsrevî-i Kirmanşâhî, Şemsü Tuğra adlı romanında Salgurlu atabeglerinden Âbiş Hatun dö*nemini işledi. Şeyh Mûsâ, Işk Saltanaf'ında [60] Ahamenîler dev*rine kadar uzandı. Mirza Hasan Han Bedf. Dâstân-i Bâstân [61] adlı romanında (Tahran 1921) Herodotos ta*rihiyle Şâhnâme'nin Bîjen ve Menîje hikâyelerinden yararlandı. San'atîzâde-i Kirmânî, Dâmgosterân yâ İntikâmhâ-hân-i Mezdek (Bombay 1920) isimli ya*rım kalmış romanında 111. Yezdicerd dö*neminde İran'ın Araplar tarafından fet*hini ele aldı. Müşfik-i Kâzımî. Halîlî, Dev-letâbâdî ve San'atîzâde gibi romancılar. Batı ve özellikle Fransız edebiyatının et*kisiyle devrin sosyal aksaklıklarını günde*me getirip toplum meselelerine mizah ve hiciv açısından bakan romanlar kaleme aldılar. Dâstân-ı cIşk-ı Şehinâz (1916), Tahrân-i Mahûf (1924), Mecmcf-i Dîvâ-negân 924 Ürdîbihişt(1925). İnşân (1925), Esrâr-i Şeb( 1926) gibi eserler ye*ni İran edebiyatında bu türün ilk örnek*leridir.
Tarihî ve sosyal romanların teknik ek*siklikleri, yazarların kişilik oluşturmada yetersiz kalışları, roman okumanın uzun zaman alması, okuyucuya gereken me*sajların verilememesi, İran edebiyatında başka ölçülerde varlığını sürdüren hikâ*ye türünün ön plana çıkmasına sebep ol*du. Cervantes, Chateaubriand, Victor Hu-go, Alexandre Dumas, Jules Verne ve da*ha sonra Çehov, Maupassant, Edgar Ailen Poe. Oscar Wilde. Franz Kafka gibi yazarların eserlerinin Farsça'ya çevrilmesi. Av-rupaî anlamdaki hikâye tarzının İran ede*biyatında yerleşmesine tesir etmiştir.
Hikâye. Yeni İran edebiyatında kısa hi*kâyelere geçiş Seyyid Muhammed Ali Ce-malzâde ile başladı. Cemalzâde, altı hikâ*yeden oluşan Yekî Bûd Yekî Nebûd adlı kitabında (Berlin 1922), daha önce Ali Ek-ber-i Dihhudâ'nın karikatürize ettiği in*san tiplerini ele aldı. Eserin önsözünde amacının halk ağzında geçen kelime, de*yim ve atasözlerini kullanarak çeşitli halk
tabakalarına mensup insanların hayat*larını aksettiren hikâyeler yazmak oldu*ğunu söyleyen Cemalzâde hikâyelerinde tembelliği ve geriliği mizahî bir üslûpla tasvir etti. Ancak insanların iç dünyasına yönelemedi. Hikâye dilini konuşma diline yaklaştırmakta başarılı olmakla birlikte açıklama ve yorumlara yer vermesi hikâ*yelerinin yer yer âdeta makaleye dönüş*mesine yol açtı.
Büzürg-i Alevî, Hidâyet'in yanı sıra Freud'ün görüşlerinden de etkilendi. Ha*yatının bir kısmı hapiste geçtiği İçin Va-rakpârehâ-yi Zindan (1941) ve Pencâh u Se Nefer (1951) adlı hikayeleriyle İran edebiyatında hapis edebiyatının temelini attı. Aynı kuşağa mensup olan Sâdık-ı Çûbek. Hidâyet tarzındaki hikâyelerinde toplumun itilen ve ezilen insanlarını tas*vir etti. Heymeşebbâzî (1945). Enterî ki Lûtiyeş Mürde Bûd (1949), Tengsîr (1963; trc. A. Naci Tokmak, Ankara 1979), ve Seng-i Şabûr (1965) gibi kısa hikâye*lerinde halk dilinden de yararlandı.
Muhammed-i Hicâzî/fümâ (1928),Pe Tîçehi{1929), Zîb 1932..Âyine(1933), £ndişe(1940), Sağar{1952), Âheng (1952), Sirişk {1953) ve Nesîm( 1960) gi*bi hikâye kitaplarında içinde çirkinlik, hu*zursuzluk ve karışıklığın bulunmadığı er*demli bir şehir aradı ve okuyucuya haya*ta iyimser olarak bakmayı öğütledi. Daha çok edebiyat tarihçisi ve araştırmacı ki*şiliğiyle tanınan Saîd-i Nefîsî, Ferengîs (1932) adlı romanında Goethe'nin Werther'inden etkilenirken kısa hikâyelerden oluşan Sitâregân-i Siyâh'mds (1932) İran toplumunda kadının yeri üzerinde durdu. Hikâyecilikle makale ve deneme türü arasında bir çizgide kalan Celâl Âl-i Ahmed, Ez Rencî ki mîberîm (1947) ad*lı kitabında siyasî tutukluların yaşamları*nı inceleyerek Büzürg-i Alevî'nin başlat*tığı hapis edebiyatını sürdürdü Setâr, Zen-i Ziyâdî (1952), Sergüzeşt-i Ken-dûhâ (1954). Dîd u Bâzdîd (1955), Mü-dîr-i Medrese (1958) ve Nûn ve'1-kalem (1961) gibi hikâye ve romanlarında taas*subu alaya alırken gelenek ve görenekle*re bağlı kaldı. Modernist akımının öncü*lerinden İbrahim Gülistan, önceleri Celâl Âl-i Ahmed'in çizgisinde kalmakla birlik*te sonradan Amerikan edebiyatından et*kilenerek Şikâr-i Saye (1955), Cûy u Dî*vân u Teşne 967 Âzermâh uÂhar-i Pâyîz (1969) gibi hikâyelerinde şairane sembolizmden faydalandı. Sosyal realizm taraftarı Mahmûd-i İ'timâdzâde. Rus edebiyatından etkilenerek kaleme aldığı Be Sûy-i Merdüm (1948), Nakş-i Pe-rendi 1955), Şehr-iHudâ( 1962), Duh-ter-i RâHyyet (1963) ve Mühre-i Mâr (1965) gibi hikâyelerinde çapraşık insanî duyguları ön planda tuttu ve eleştiriye yöneldi. 1953 ihtilaliyle birlikte edebiyat sahnesine çıkan Taki-i Müderrisi, Cemâl Mîr Sâdıki, Behrâm Sâdıkî, Gulâm Hü-seyn-i Sâidî (Govher Murad). Mahmûd-ı Keyânûş gibi hikayecileri Nâdir-i İbrâhi-mî, Hûşeng-i Gülşîrî, Mehşîd-i Emîrşâhî, Resûl-i Pervîzî, Behmen-i Fürsî, Baba Mu*kaddem, Ahmed-i Mahmûd, Emîn-i Fa-kîrî, Nâsır-ı Takvayı ve Mahmûd-ı Devle-tâbâdî gibi hikayeciler takip etti. İran'da modern anlamda çocuk edebiyatı Tâli-bofun Kitâb-ı Ahmed adlı eseriyle baş*ladı. Eğitimini Avrupa'da tamamlayan pe*dagog Muhammed Bâkır-ı Huşyâr. yedi-on iki yaş grubundaki öğrenciler için elli*den fazla hikâye kaleme aldı.
Kâşânlı Fazlullah Subhî-i Mühtedî der*lediği halkmasallarını önce radyo prog*ramlarında ele aldı, bunları daha sonra Efsânehâ Hâce Molla Zütf'alf (1947-1948) ve Elsânehâ-yi Ko-hen (1949-1950) adıyla yayımladı. Halk masallarının çocuk eğitimindeki önemini kavrayan Sâdık Hidâyet deÂb-ı Zindegî, Âğa Mûşe ve Şengûl u Mengûl adlı masallarıyla çocuk edebiyatına yöneldi. Azerbaycan köylerinde öğretmenlik yap*tığı sırada halk masallarını derleyen Samed-i Behrengî'nin bütün eserleri Kış-şahâ-yi Behreng adıyla basıldı. Bu ma*sallar başta Türkçe olmak üzere birçok dile çevrilmiştir. Abbas Yemînî-i Şerif, Cebbar Bâğçebân, Ressam Erjengî, Kû-hî-i Kirmânî, Ali Naki Vezîrî, Zeynelâbidîn-i Şehsüvârî gibi yazarlar pedagojik ağırlıklı çocuk hikâyeleri yazdılar. Öte yandan Ali Naki Vezîrî, Ebü'l-Kâsim Cennetî-i Atâî ço*cuklar için piyes kaleme alırken îrec Mir*za, Muhammed Taki Bahar, Pervîn-i İ'tisâ-mî, Nîmâ Yûşic ve Cebbar Bâğçebân ço*cuk şiirleri yazarak yeni nesle öncülük et*tiler. Sâdık Çûbek'in Carlo Collodİ'den çe*virdiği Âdemek~i Çûbek (Rinokyo) adlı eser masal çevirilerinin ilk örneğini oluş*turur.
Tiyatro. İran'da XIX. yüzyılın ikinci yarı*sına kadar çeşitli geleneksel seyirlik oyun türleri mevcuttu. Bunların belli başlıları halk arasında "tâziyenâme" denilen şebîhhânîler. sarayda bulunan soytarıların (delkak) ve "lûtî" adı verilen maskaraların gösterileriyle kukla oyunlarıydı. Şiîler arasında Kerbelâ Vak'asf nın etkisiyle ortaya çıkan taziyeler XV. yüzyıl*dan itibaren giderek yaygınlaşmış, Safe-vîler ve özellikle Kaçarlar döneminde şa*irler tâziyenâme nazmetmek için teşvik edilmişlerdir. Özel mekânlarda icra edi*len taziye geleneği İran'da bugün de var*lığını sürdürmektedir.
İran'da tiyatro edebiyatının gelişme*sinde "mürşid" denilen nakkâl ve şehnâ-mehanlann da katkısı olmuştur. İran şah*larının saraylarında, kıvrak zekâlı ve ha*zırcevap oluşlarının yanı sıra hareketle*riyle de etrafındakileri eğlendiren oyun*cular arasında Kel İnayet, Kerîm-i Şîreî ve İsmâîl-i Bezzaz en meşhur olanlarıdır. Türk tiyatrosunda meddahların üstlen*diği rolü İran tiyatrosunda maskaralar icra ettiler. Bu sanatçıların en tanınmış*ları Hüseyn-i Dûdî, Şeyh Şîpûr, Şeyh Kernâ ve Hasan-ı Gorbe idi. İran'da bölgesel özelliklere göre farklılıklar gösteren Peh-Hvân-ı Keçel, 'Arûsî-yi Hâlû, Çihâi Şandûk gibi oyunlar Karagöz oyunlarına benzer. Düğün ve bayramlarda, çocuğa isim verme günlerinde bir çalgıcı grubu eşliğinde icra edilen bu gösterilerde top*lum hayatının acı yönleri şakacı ve alaycı bir üslûpla dile getirilir. Kukla oyunları*nın geleneksel İran tiyatrosu içinde ayrı bir yeri vardır. Kuklacı orkestranın çaldığı halk şarkıları eşliğinde programını sür*dürür.
Modern İran tiyatrosunun alt yapısı, Fransız edebiyatından yapılan tercüme*ler ve 1850 yılında darülfünun içinde inşa edilen tiyatro binasıyla oluşmaya başladı. Türk tiyatrosundaki gelişmelerin ışığı al*tında Farsça'ya çevrilen veya adapte edi*len ve bir kısmı İstanbul'da basılan tiyat*ro eserlerinin başında Moliere'in piyes*leri bulunuyordu. Çeviri piyeslerden son*ra İranlı yazarlar telif piyesler kaleme al*maya başladılar. Ferheng ve Teatr-i Millî adlı tiyatro toplulukları modern İran ti*yatrosunun ilk kurumlarını oluşturdu. Bu yolda öncü olan Seyyid Ali Nasr'ın kurdu*ğu Komedi-yi îrân topluluğunda ilk defa Ermeni, Türk ve Musevî hanımlar rol al*dılar.
Azerbaycan millî tiyatrosunun kurucu*su olduğu kadar İran tiyatrosunun te*melini atanlardan sayılan Mirza Feth Ali Ahundzâde'nin Azerî Türkçesi ile kaleme aldığı bazı tiyatro eserleri [62] Mirza Muhammed Ca'fer-i Karaca-dâğî tarafından Farsça'ya tercüme edil*di. Mirza Âgâ Tebrizî sade bir dille kale*me aldığı piyeslerinde piyes tekniğine fazla özen göstermedi. Yönetimi eleştiren uzun piyesler yazan Murtazâ Kulı Fikrî ak*törlük de yaptı. Ahmed-İ Mahmûdî, Ha*cı Riyâyî Hân yâ Târtûf-i Şarki adlı pi*yesinde Moliere'in Tartuf'unu taklit etti. Seyyid Ali Nasr kadının toplumdaki yeri, cahillikle mücadele ve çok evlilik gibi sos*yal sorunları işleyen başarılı piyesler kaleme aldı.
I. Dünya Savaşı'ndan sonra İran'da ti*yatro çalışmaları daha da hız kazandı. Ha*san-ı Mukaddem, Rızâ Kemâl-i Şehrzâd, Saîd-i Nefîsî, Zebîhullah-ı Bihrûz, Mîrzâ-de-i lşW, Ali Naki Vezîrî, İbrahim Hâce Nû-rî ve Sâdık Hidâyet gibi piyes yazarları ye*tişti. Bu dönemde yazılan Pervîn Duh-ter-i Sâsân, Eîsâne-i Âterîniş, Arûs-i Sâsâniyân, Nâdir Şâh-ı Efşâr, Şâh Abbâs-ı Kebîr, Âhirin Yâdgâr-i Nâdir Şâh, Ebû Müslim-i Horâsânî, Âhirin Rûz-i Sâsâniyân, Dâstân-ı Hûnîn yâ Dâstân-ı Bermekiyân, Kûrûş-i Kebîr gibi piyes*lerin ortak özelliği, siyasî baskılardan kur*tulmak için konularını daha çok eski İran tarihinden almasıdır.
1950'li yıllardan itibaren İran tiyatrosu Batı formlarına ayak uydurmakta güçlük çekmedi. Ali Nasîriyân, Behmen-i Fürsî, Gulâm Hüseyn-i Sâidî. Behrâm-ı Beyzâî, Ekber-i Râdî, Bîjen-i Müfîd, Pervîz-i Say-yâd, Muhsin-i Yelfânî, İbrâhîm-i Mekkî, Mustafa Rahîmî, Nâsır-i îrânî, Nâsır-ı Şâ-hînper, Feride-i Fercâm, Hûceste Kiyâ, Gulâm Ali İrfan, Abbâs-ı Na'lbendiyân, Cevâd-ı Mücâbî, Safî ve Erselân Pûryâ gibi tiyatro yazarları eserlerini bu dönemde vermeye başladılar.
Şiir. Moğollar ve Umurlular devriyle başlayan ve Safevîler döneminde doruğa ulaşan Hint üslûbu ile yazılan şiirlere kar*şı tepki olarak Kaçarlar zamanında "bâzgeşt-i edebî" akımı doğdu ve eskileri aratmayan taklitçi şairler yetişti. Bu dö*nemden Meşrutiyet'e kadar şiirde her*hangi bir değişiklik olmadı. Yeni maz*munlar Meşrutiyet'le birlikte şiire gir*meye başladı. Konuların içeriği değişe*rek içtimaî ve siyasî nitelik kazandı. Meş*rutiyet dönemi şairlerinin büyük bir kıs*mı, "Sanat toplum içindir" ilkesini benim*seyerek refah ve huzur özlemini ifade eden şiirler yazdılar. Azınlıkta kalan bir grup ise, "Sanat sanat içindir" görüşünü benimsedi. Genel olarak gazete ve dergi*lerde yayımlandığı için "eş'âr-ı matbûâtî" denilen şiirler. Meşrutiyet ruhunu dile ge*tirip İran halkını harekete geçirmede çok etkili olmakla birlikte sonunda yerini kla*sik şiire bırakmak zorunda kaldı.
I. Dünya Savaşfnın ardından meydana gelen değişiklikler İran edebiyatını da et*kiledi. Nazma dayanan ve asırlarca değiş*meden ayakta kalmayı başaran İran ede*biyatı, çağdaş hayatın sorunlarına cevap veremez oldu. Güncel meseleleri şiirle*rinde işlemek isteyen şairler, edebî sa*natların ve katı şiir kurallarının çizdiği sı*nırların dışına çıkamadılar. İlk defa hikâ*ye ustası Cemalzâde, Yekî Bûd Yekî Ne-bûd'un mukaddimesinde bu mesele üze*rinde durarak "edebî demokrasi"den söz etti ve eski kalıplarla katı kuralların bağından kurtulma zamanının geldiğini söyledi. Buna karşılık Edîbü'l-Memâlik Fe-râhânî, Fürûzanfer ve Vahîd-i Destgirdî gibi muhafazakâr şairler yenilik taraftar*larının karşısına çıktılar, eski kalıplar için*de yeni konuların dile getirilebileceğini savunarak eski-yeni tartışmasını başlat*tılar.
I. Dünya Savaşı'nın başlamasından Peh-levî hanedanının iktidara gelmesine ka*dar geçen yedi yıllık dönem şairler için bir uyanış dönemi oldu. Bahar, şiirde eskiye bağlı olmasına rağmen yenilik taraftar*larına hoşgörüyle bakarken Işkî ve Lâhû-tî gibi şairler şiirde sadeliğe yöneldiler. Bununla birlikte bu şairler aruzun kat kurallarından kurtulamadılar. Şiirde yenilik taraftarlarının bir kısmı rubâî. müstezad gibi kalıplardan yararlanarak ya da vezin ve kafiye ile oynayarak bir kısmı da hece veznini kullanarak yenilik arayışını sür*dürdüler.
Yeni İran şiiri Nîmâ Yûşic ile birlikte yeni bir yola girdi. Başlangıçta eski kalıp*lara bağlı kalan Nîmâ zaman içinde kafi*yelerle oynadı. Işki ve Arif gibi şairler top*lumsal hareketleri slogan düzeyinde ele alırken Nîmâ bu hareketleri sanat alanı*na çekti. Klasik İran şiirinin kalıplarından kurtularak halkın heyecanlarını, duygu*larını ve arzularını yansıtan şiirler kaleme aldı. Yeni şiir arayışları Nîmâ'dan sonra da devam etti. Şairane nesir, kesik nesir, yarı serbest şiir, serbest şiir, mısraın bey*tin yerini aldığı ve kafiyesiz şiir demek olan beyaz şiir, dil bilgisi kurallarına uyul*mayan ve halk diliyle söylenen halk şiiri bu arayışların örnekleridir.
Gerçek anlamıyla modern İran şiiri 194O'lı yıllarda başladı. Nîmâ'nın etkisin*de kalan Ferîdûn-i Tevellelî yeni tasvirler ve terkipler yapmak İçin çaba gösterdi. Muhammed AIÎ-i İslâmî daha çok birbiri*ne bağlı dûbeytler kalıbında şiirler yazdı. Saye mahlaslı Hûşeng-i İbtihâc ve Ferî*dûn-i Müşîrî bazan klasik, bazan da ser*best tarzda şiirler yazdılar. 1941-1951 yıllarında hâkim olan lirizmden sonra 1951-1961 arasında aşkın yanı sıra cinsî meseleler de şiirde ilgi görmeye başladı. İlk şiirlerinde tabiat, kadın ve aşk üzerin*de duran Nâdir-i Nâdirpûr daha sonra şiirlerinde toplumsal sorunlara yöneldi. Ümmîd mahlaslı Mehdî Ahavân-i Sâlis, Horasan üslûbunun özelliklerini Nîmâ'*nın şiirlerindeki özelliklerle kaynaştırdı. Siyâvüş-i Kisrâî, toplumsal düşünce çer*çevesinde hem aşk şiirleri hem hamasî şiirler söyledi. Fürûg-i Ferruhzâd şiirlerin*de ölüm ve yoklukla aşk ve hayata ağırlık verdi. Kadın-erkek eşitsizliği karşısında*ki İsyanını şiirlerine yansıttı. Ahmed-i Şamlû, Nîmâ'dan sonra şairane duyarlık üzerinde en çokduran şair oldu. Şamlû, mesnevi ve dörtlük kalıplarını kullandığı şiirlerinin yanı sıra vezinsiz aşk ve kahra*manlık şiirleri de yazdı. Sührâb-ı Sİpihrî, yeni İran şiirinde metafizik duyarlığa da*yanan şiirin temsilcisi olarak ortaya çıktı. Bugün İran'da hem klasik hem yeni tarz*da şiir yazılmakta, bir yandan da yenilik arayışları devam etmektedir.


Bibliyografya :


Browne, The Press and Poetry of Modern Persia, Cambrİdge 1914;a.mlf.. Persian Litera*türe; Ali Nihad Tarlan. Çağdaş Iran Şiiri, Anka*ra 1938; a.mlf.. Iran Edebiyatı, İstanbul 1944; Azîz Devletâbâdî. Târih-i Tahavuül-i Neşr-i Fâr-shi Mu'âştr, Tebriz 1333/1954; Cenneti Atâî, Bünyâd-l Nümayiş derîrân,Tahran 1333/1954; Yahya Âryânpûr, Ez Nîmâ tâ Rûzgâr-i Mâ, Tah*ran 1374 hş., 111; Fr. Machalskİ, Persian Court Poetry of the Kâcâr Epoch, Krakov 1964, s. 1 -40; Bozorg-i Alavî. Geschichte und Entıvicklung der Modernen Persischen Literatür, Berlin 1965; Abdülalî-yi Destgayb. Sâyerûşen-i Şicr-i Nev-iFârsî, Tahran 1348/1969; İsmail Nûrî-yİ Alâ, Şuoer u Esbâb derŞi'r-i tmrûz-i îrân, Tah*ran 1348/1969; Muhammed İsti'lâmî. Şinâljt-i Edebiyyât-ı İmrüz, Tahran 1349/1970; a.mlf.. Berresî-i Edebiyyât-ı İmrûz-i İran, Tahran 2535/ 1976; a.e.: Bugünkü Iran Edebiyatı Hakkında Bir İnceleme {trc. Mehmet Kanar), Ankara 1981; a.mlf.. Edebiyyât-ı Devre-İ Btdârî ve Mucâştr, Tahran 2535/1976; Muhammed Hukuki. Şi'r-t Neo der Âğâz tâ İmrüz 1301-1350, Tahran 1353/1974; H. Bânû-yi Bülûrî, Mesâ'il-i Ede*biyyât-ı Nevîn-i İran (trc. Hüseyin Muhammed-zâde-i Sâdık). Tahran 1354/1975; Murtazâ Sul*tanî. Fİhrİst-i Rüznâmehâ-yi Fars'ı der Mec-mü'a-yi Kitâbhâne-i Merkezî ve Merkez-i Es-nâd-İ Dânişgâh-i Tehrân Merbut be Sâlhâ-yi 1267 Kamerî tâ 1320 Şemsî, Tahran 1354/ 1975; a.mlf., Fihrist-i Mecellehâ-yi Fârsİ ez İh*tida tâSât-i 1320 Şemsî, Tahran 2536/1977; Abdülhüseyn Zerrînkûb, Şi'r-İ bî-Dürûğ Şi'r-i bî-Nigâh, Tahran 2536/1977; Zeynelâbidîn Mu*-temen, Tahavuüt-i Şi'r-i Fârst, Tahran 1355/ 1976, Mİ; Mahmûd-i Keyânûş. Berresî-i Şİ'r u Neşr-i Fârst-i Mu'âşır, Tahran 2535/1976; Ba*kir Mü'minî, îrân der Âstâne-i İnkılâb-ı Meşru tiyyet: Edebiyyât-ı Meşrüte, Tahran 2537/1978; Mehmet Kanar, Çağdaş Iran Edebiyatının Do*ğuşu ve Gelişmesi (doktora tezi, 1979), İÜ Ed. Fak. Arap-Fars Filolojisi; a.mlf.. "İran Edebiya*tında Hikâye ve Masal", Yazko Çeviri, sy. 15, İstanbul 1983, s. 70-118; Menûçihr-i Şeybânî. Râhiyyân-i Şi'r-i imrüz fnşr. Dâryûş-i Şâhîn). Tahran 1358/1979; Hamîd Zerrînkûb. Çeşmen-dâz-İŞicr-i tieu-i Fârsî, Tahran 1358/1979; Mu*hammed Rızâ Şefiî Kedkenî, Edvâr-i Şicr-i Fâr*sî ez Meşrütiyyet tâ Suküt-i Saltanat, Tahran 1359/1980; Ya"küb-ı Ajend. Edebiyyât-ı Neuîn-i İran ez inktlâb-i Meşrütiyyet tâ İnkılâb-i İsta-mî, Tahran 1363/1984; Hasan Abiclînî. $adSâi-i Dâstânneuîst der İran, Tahran 1369/1990,1-II; Murtazâ-yı Kâhî, Rûşenter ez Hâmûşîber Güzî-de-i Şi'r-i Imrûz-i İran, Tahran 1369/1991; İs-mâîl Hâkimi, Edebiyyât-ı Mu'âşır-ı îrân, Tahran 1373/1994; Bânû Nusret Tecrübekâr, İran Ede*biyatında Şiir, Kaçarlar Dönemi (trc. Mehmet Kanar), İstanbul 1995; Muhammed Emin Riyâhî, Osmanlı Topraklarında Fars Dili oe Edebiyatı (trc. Mehmet Kanar}. İstanbul 1995; Meliha An-barcıoğlu. "Çağdaş İran Nazmında Konu", DDL, 1/2(1966), S.-85-I75.

3. Eğitim ve Öğretim.


İran'da eğitim ve Öğretimin tarihi Ahamenîler haneda*nının kurucusu II. Kyros dönemine kadar uzanmaktadır. İskender'in ölümünden sonra İran'da hüküm süren Partlar'dan I. Balaş, Avesta'nın İskender'in istilâsı sı*rasında dağılmış olan parçalarını topla*yıp bir araya getirdi. Bu dönemde dil Or*ta Farsça (Pehlevîce) olup yazı Ârâmî alfa*besiyle idi.
Romalılar' yendikten sonra Romalı esir*lerden bilgi ve sanatlarını İranlılar'a öğ*retmelerini isteyen 1. Şâpûr devrinde tıp, felsefe ve astronomiye dair kitaplar Yu*nanca ve Hintçe'den Pehlevîce'ye tercüme edildi [63] Enûşirvân za*manında özellikle çocuk eğitimi konu*sunda büyük gelişmeler kaydedildi. Eski İran'da dinî ve ahlâkî faaliyetler, savaş usulleri eğitim öğretim programı içinde yer alıyordu. Öğrenime yedi yaşlarında başlanır, gençler on beş yaşında güreş ke*meri bağlardı. Şehzadeler ve seçkin kişi*lerin çocukları yirmi yaşına kadar öğrenimlerine devam ederdi. Yüksek öğrenim asilzadelerin tekelindeydi, ancak aşağı ta*bakadan olanlar da öğrenim görme im*kânı bulabilirlerdi. Yüksek öğrenim sıra*sında Avesta tefsiri, edebiyat ve riyâzî ilimler yanında savaş usulleri, jimnastik ve mûsiki öncelikle üzerinde durulan ko*nular arasındaydı. Sâsânîler devri eserle*rinde küçük çocukların aile içinde eğitimi tavsiye edilmiştir. Diğer dinlerin eğitim ve öğretimi azınlıkların isteklerine bağlı idi. Bu dönemde Cündişâpûr'da felsefe, tıp ve öteki ilimlerin okutulduğu bir mek*tep kurulmuş ve şehir büyük bir ilim mer*kezi olmuştur. Aristo ve Eflâtun'un bazı eserleriyle Kelîle ve Dimne bu devirde Farsça'ya çevrilmiştir. Enûşirvân'ın kur*duğu Ârâmîce öğretim yapan tıp okulun*da Hintli, Yunan ve Süryânî doktorlar da görev yapıyorlardı. Bu okul Hint ve Yu*nan kültürlerinden etkilenmiş ve müslü-man tıp kültürünün oluşmasında önemli rol oynamıştır.
İran'da İslâmî eğitim ve öğretim fetih*lerle birlikte başladı. Yerli halk Kur'an'ı ve Sünnet'i öğrenmek ve idarecilerle anlaşa*bilmek için Arapça öğrenmeye yöneldi. İran'ın batısında inşa edilen Basra ve Kü*fe şehirleri hem dinî ilimler hem de filolo*ji alanında çok etkili oldu. İslâm'ın İran'a yayılmasında önemli olan ve dil bilen İran-lılar'dan oluşan bir nesil, Basra ve Küfe camilerinde Sîbeveyhi ve Ali b. Hamza el-Kisâfnin başkanlığında Arapça sarf ve nahvi öğrettiler.[64] Emevîler devrinde birçok İranlı mevâlî eğitim ve öğretim alanında faaliyet gös*termiştir. Emevîler'in son dönemlerinin kâtibi olan İran asıllı Abdülhamîd el-Kâtib Arap nesrinde bir çığır açmış, Emevî*ler'in son, Abbâsîler'in ilk döneminin ya*zar ve mütercimleri arasında yer alan İbnü'1-Mukaffa', İran eğitim ve öğretim ta*rihinde önemli bir rol oynamıştır. Hûzis-tan'da Cündişâpûr şehri ilmî hayatın ve özellikle tıbbın merkezi olma özelliğini sürdürmüş ve buradan meşhur tabipler yetişmiştir.
Abbâsîler'in iktidara gelmesi ve Bağ*dat'ın kurulmasından sonra birçok siya*set ve ilim adamı buraya yerleşti. Abbasî Halifesi Ebû Ca'fer el-Mansûr hilâfet sa*rayında kütüphane yaptırdı. İbnü'1-Mu-kaffa" Kelîle ve Dimne'yi Arapça'ya çe*virdi. Bağdat'ta tıp ve eczacılık ilimleri*nin okutulması ve bu amaçla hastahane kurulması kararlaştırıldı. İranlı bilginler hizmetlerine burada da devam ettiler. Halife Me'mûn döneminde Bağdat'ta Beytülhikme'nin kurulmasından sonra Pehlevî dünyasındaki ilmî eserler Arap*ça'ya çevrilmeye başlandı. Mütevekkil-Alellah'ın halifeliği sırasında İrak ve İran'*da fikrî ve ilmî özgürlük sınırlandı. Doğu İran'da çeşitli hanedanların kurulması ile yeni ilim merkezleri oluştu. Bunların en belirli örnekleri Sâmânîler devrinde Hora*san ve Mâverâünnehir idi. Saffâriler'den Ya'k b b. Leys'in. "Benim anlamadığım dilde niçin şiir söylensin" diyerek Farsça'*yı ikinci defa dirilttiği bu dönemde Farsça eserler kaleme alındı.[65] Sâmânîler'in himayesindeki âlimle*rin Semerkant, Buhara, Merv, Nîşâbur, Herat ve Belh'te oluşturduğu ders hal*kalarında birçok âlim yetişti. Fârâbî Mâ-verâünnehir'den yükseldi. İran'ın büyük tabip ve kimyageri olan Ebû Bekir er-Râ-zî bir süre Rey ve Bağdat hastahanelerin-de hocalık yapmış, İbn Sînâ da Rey, İsfa*han ve Hemedan'daki Büveyhî sarayla*rında itibar görmüştür. Sâmânî Emîri I. Mansûr b. Nuh'un, Mâverâünnehir'in Hanefî âlimlerinden Taberfnin tefsiri Câ-mfu'l-beyân'm ve Kur'an'ın Farsça'ya tercümesi için fetva istemesi ve buna izin verilmesi, birçok eserin Farsça yazılması ve bu dille okutulması yeni öğrenim kurumlarının açılmasına zemin hazır*lamıştır.[66] Gazneli Mahmud'un Hint seferleri Fars dili, edebiyatı ve İslâmî ilimlerin Hindis*tan'da yayılmasını sağladı. Gazneli Mah*mud'un yanında bulunan Bîrûnî, Kitâbü Tahkiki mâ li'1-Hind'i bu sayede yazdı. Firdevsî. Farsça en büyük kahramanlık destanı Şâhnâme'yi bu dönemde kale*me aldı. Sâmânîler'in ilk ve son devirle-riyle mescidlerin yanında sûfîler için han-kahlar yapıldı. İslâm dünyasında ilk defa Horasan'da inşa edilen medreselerden ikisi Taberistan'da Ali evlâdından Nâsır-i Kebîr ve Dâî-i Sagir tarafından inşa edil*di. Buhara, Nîşâbur ve Büst'te yapılan medreseler İslâm dünyasının en eski medreseleridir.[67] Büveyhîler zamanında Bağdat'ta Dârülilim kurulmuş [68] Büveyhî Hükümdarı Adu-düddevle Şîraz'da bir hastahane ile kütüphane, Bağdat'ta bir hastahane yap*tırmıştır. Şîraz'daki kütüphanenin ben*zerine dünyada rastlanmadığı, her oda*nın bir ilim dalına tahsis edildiği, Bağ*dat'taki hastahanenin İslâm dünyasının en büyük tıp merkezlerinden biri olduğu kaydedilmektedir.[69]
İran'a Selçuklular'ın hâkim olduğu dö*nemde Alparslan'ın vezirliğini yapan Ni-zâmülmülk Sünnîliği korumak, İsmâilî dâîlerinin ve Ezher Camii mübelliğlerinin propagandalarını etkisiz hale getirmek için ülkesinin doğusunda "Nizamiye" diye tanınan medreseleri tesis etti. Bu medre*selerin en ünlüleri Merv, Belh, Nîşâbur, Herat, Rey, İsfahan, Taberistan. Âmül, Basra, Bağdat ve Musul'da bulunmaktay*dı. Nîşâbur'da kurulan ilk Nizamiye Med-resesi'nin başmüderrisliğine İmâmü'l-Haremeyn el-Cüveynî getirildi. Gazzâlî de Bağdat'taki Nizamiye Medresesi'nde müderrislik yaptı. İlk Nizamiye Medresesi 459'da (1067) muhteşem bir programla açıldı. Yayımlanan fermanda öğrenci ve hocaların mesken ve geçim durumları, öğrenim dereceleri, hocaların lakapları, müderris, müderris naibi, muîd ve hâzi-nü'l-kütüb gibi görevliler, ders adları ve ücretsiz öğrenim için malî destekle ilgili çeşitli konulara yer verilmiştir. Nizâmül-mülk'ün bir yılda yetmiş medrese yaptır*dığı rivayet edilmektedir. Onun bu girişi*mi, diğer yerlerde resmî ve özel medre*selerin açılmasında büyük bir teşvik un*suru oldu. Diğer taraftan çeşitli mezhep mensupları bu konuda birbirleriyle yarı*şa girdiler. Ancak açılan bu medreselere rağmen ilim ve düşünce hayat gerileme*ye ve tıp, riyaziye, fizik, kimya, coğrafya bu tarihten itibaren önemini kaybetmeye başladı. Nizâmülmülk'ün öldürülmesin*den sonra İran ve Irak toprakları İsmâilî fedailerinin faaliyet gösterdiği alanlar ol*du. Selçukluların ardından Hârizmşahlar devrinde de İran bölgedeki ve bölge dışın*daki savaşlardan etkilendi. Büyük Sel*çuklu Sultanı Sencer'in son zamanlarında başlayan karışıklıklar sırasında Horasan'*daki bazı medrese, kütüphane ve mes-cidler zarar gördü. Bu dönemde öğretim programları daha çok dinî bir muhteva taşımaktaydı, öğretim hayatı zaman za*man siyası baskılara mâruz kalıyordu. Bu*nunla birlikte halife, sultan, vezir ve dev*let adamları âlimleri ve ilmî müessesele*ri korudular.
Hârizmşahlar'la Abbasîler arasındaki mücadeleler, Moğol ordusunun Mâverâ*ünnehir ve Horasan'ı istilâ ederek buralardaki şehirleri yakıp yıkması, medrese ve kütüphaneleri tahrip etmesi ilim ha*yatına ağır bir darbe indirdi. Alimlerin ülkelerini terketmeleri veya Öldürülme*leri eğitim ve öğretimi büyük ölçüde en*gelledi. Moğol istilâlarından korunmuş Güney İran'da hüküm süren Salgurlular bu dönemde birçok İlim adamının sığına*ğı oldu. Semerkant'a giden âlim ve sanat*kârlar sayesinde Mâverâünnehir'de İlim ve kültür hayatı yeniden canlandı. Hülâgû üzerinde büyük etkisi olan Nasîrüd-dîn-i Tûsî. Alâeddin Atâ Melik el-Cüvey-nî'nin de gayretiyle Bağdat'ın daha az tahrip edilmesini sağladı. Nizamiye med-reseleriyle Müstansıriyye'nin vakıflarını ihya etti. Ülkelerinden ayrılan âlimlerin geri dönmelerine yardımcı oldu. Merâ-ga'da 400.000 ciltlik bir kütüphane tesis etti ve Merâga Rasathânesi'ni kurdu. Ta*rihçi ve devlet adamı Reşîdüddin'in gay*retiyle Gâzân Han zamanında Tebriz civa*rında bir rasathane ve bir medrese yap*tırıldığı gibi sultanın adına izafetle Gâzâ-niyye denilen bir külliye inşa edildi. Gâzâniyye'de bir cuma camii, bir hankah, Şa*fiî ve Hanefiler için birer medrese, çocuk*lar için de mektep yapıldı. Zengîler de Fars bölgesinde mescidler, medreseler, hastahane ve hankahlar tesis ederek ilim adamlarını korudular.
Timur'un bölgeye gelişinden sonra Do*ğu İran ve Mâverâünnehir tekrar ilim ve kültür merkezi haline geldi. Şâhruh ve Hüseyin Baykara döneminde özellikle He-rat, Semerkant ve Buhara'da medrese*ler, kütüphaneler yapıldı. Uluğ Bey Se-merkant'ta bir rasathane kurdu. İyi bir hattat olan Baysungur Mirza, Herat'ta hat ve minyatür sanatının hâmisi oldu.
Safevîler devrinde İran'da Şiîliğin resmî mezhep haline gelmesi ve Safevîler'in bu mezhebi yayma gayreti ülkenin eğitim ve öğretim hayatında büyük bir dönüşüme yol açtı. Bütün eğitim faaliyetleri bu ama*ca göre düzenlendi. Bu devirde dinî ilim*leri tahsil eden öğrencilerin sayısı artar*ken aklî, tıbbî ve riyâzî ilimlere ilgi azaldı. Safevîler'in başşehri olan İsfahan'da, ay*rıca Tebriz, Kazvin.Şîraz.Meşhed, Kum, Kâşân ve Kirman'da büyük medreseler inşa edildi. Ahmed b. Muhammed el-Er-debîlî, Muhakkık-ı Sânî-i Kerekî, Molla Muhammed Bâkır-ı Meclisî, Molla Abdul-lah-ı Şüsterî, Şeyh Bahâî, Şeyh Lutfullah-ı Âmilî gibi Şîa fakihleri sarayda çok etkili duruma geldiler.
Safevîler'in yıkılmasının ardından Ka-çarlar'dan Ağa Muhammed Han Tahran'ı başşehir yaptıktan sonra ülkede huzur ve emniyeti sağlamış, ilim ve sanatta bü*yük gelişmeler gözlenmiştir. Feth Ali Şah döneminde İngiltere ve Fransa ile temas*ların artması sonucu Batı teknolojisi ve eğitimi İran ordusuna girmeye başladı. Bu amaçla Avrupa'ya öğrenci gönderildi. Başşehir Tahran'da yeni birkaç medrese yapıldı, fakat müsbet ilimler gelişemedi. Nâsirüddin Şah'ın ilk yıllarında bazı ısla*hat teşebbüsleri oldu; İran'ın ilk yüksek öğrenim müesseseleri askerlik, mühen*dislik, tıp, yabancı diller dallarında kurul*du. Avrupa'da eğitim gören öğrenciler ül*kelerine döndüklerinde Batı dillerinden tercümeler yapmak, yeni eserler yazmak, basımevi kurmak ve gazete çıkarmak su*retiyle özgür bir düşünce ortamı hazırla*maya çalıştılar. Nâsirüddin Şah tarafın*dan Avrupa'ya gönderilen Mirza Hasan yabancı dil öğreten okullar açtı. Ayrıca bü*yük bir kütüphane ile bir medrese yaptır*dı. Bütün ilim dallarıyla ilgili ayrıntılı bir müfredat programı hazırlandı. Medrese-i Nâsırî adı da verilen bu medresenin yeri daha sonra Tahran Üniversitesi'ne tahsis edildi.
Muzafferüddin Şah devrinde Sadrazam Mirza Ali Han Emînüddevle ilim ve sanat adamlarını himaye etti. Ülkenin eğitim ve öğretim hayatını yeniden düzenlemek için Encümeni Maârif adıyla bir kurum oluşturdu. Bu dönemde kurulan Medre*se-i İlmiyye, Medâris-İ Edeb, Medrese-İ İf-titâhiyye. Medrese-İ Hayriyye ve Medre-se-i Şeref-i Muzafferî'de modern usule göre öğretim yapılıyordu. Medrese-i İI-miyye'nin ilk ve orta kısmında çoğu üni*versite mezunu olan veya Avrupa'da ye*tişmiş hocalar ders veriyordu. Tebriz, Meşhed, İsfahan, Şîraz, Kirman gibi eya*let merkezlerinde tesis edilen bu tür medreseler İran'da meşrutiyet idaresi*nin kurulmasında önemli rol oynamıştır.
Rızâ Şah Pehlevî 1925 yılında iktidara geldiğinde yeni eğitim ve görüşlerin ya*yılması için dışarıya öğrenci gönderdi. Yüksek Siyaset Medresesi, Yüksek Hu*kuk Medresesi, Ziraat Okulu, Dârü'1-Mu-allimîn ve birkaç koleji içine alan ilk üni*versite 1934'te Tahran'da açıldı. Edebi*yat, Felsefe, Eğitim Bilimleri, Tabii İlim*ler, Matematik. Tıp, Sanat. Hukuk. Siyasî Bilimler ve İktisat fakültelerinden oluşan üniversitede zamanla diğer fakülteler de kuruldu. Bu dönemde eski medreseler de faaliyetlerini devam ettirdiler.
İran'da okuma yazma bilenlerin oranı 1980'e kadar % 60 iken İslâm devrimin*den sonra % 85'e kadar yükselmiştir. Devrimin ardından ülkede ilmî faaliyet büyük gelişme göstermiş, İslâm Üniver*sitesi, Peyâm-i Terbiyet-i Müderris. İmam Hüseyin. Hâce Nasır, AIlâmeTabâtabâî üniversiteleri kurulmuş. İslâm Ansiklope*disi merkezleri, İlimler Akademisi, Fars Edebiyatı, Cihâd-ı Dânişgâhî gibi araştır*ma merkezleri açılmıştır.


Bibliyografya :


Belâzürî. Fütûh (Rıdvan), s. 274, 341-343; İbn Ebû Tâhir, Bağdâd /i târihİ'l-hilâfeti'l-'Ab-bâsiyye, Bağdad 1388/1968, s. 76, 243; Nerşa-hî. Târih-İ Buhârâ (nşr. Müderris-i Rezavî). Tahran 1363, s. 131; İbn Hibbân, Meşâhîrü 'utemâ'i'l-emşâr(nşr. MerzûkAli İbrahim), Beyrut 1408/ 1987, s. 76, 142, 152; Ebû Nuaym el-İsfahânî. Zikru ahbâri İşbahân (nşr. S. Dedering), New York 1941,1, 59; Târih-i Sîstân (nşr. Bahar). Tah*ran 1314 hş., s. 209; Beyhaki. Târih (Behmen-yâr), s. 158, 172;Yâküt. Mu'cemü'l-büldân, Beyrut 1388/1968, IV, 272, 278-279; İbnü'l-Esîr. et-Kâmil, VIII, 449-450; XII, 440; İbnül-Kıftî. Ih-bârü't-'utemâ*(nşr. Behîn Dârâî), Tahran 1347, s. 223-224; İbn Ebû Usaybia, 'üyûnü'l-enbâ1, Beyrut 1408/1987, II, 13-20, 24, 28-29; Cüveynî, Târilj-i Cihângüşâ (nşr. Muhammed Kazvînî), Tahran 1367, s. 1,9, 11, 159;İbn(r!-İbTÎ, Târihu muhtaşari'd-düuel (nşr. Antûn Sâlihânîel-Ye-sûî), Beyrut 1958, s. 120-125, 136, 287;Evliyâ-ullah Amült, Târih-i Rûyân (nşr. Menûçihr-i Sü-Eûde), Tahran 1348 ş., s. 110-113; Süyûtî. Târî-hu'l-hutefa1 (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd), Beyrut 1409/1989, s. 302, 304; Münîrüddevle Pîrniyâ. Târîh-i hân-i Bastan, Tahran 1331 hş.; Hidâyet Mehdî Kulı. öuranlş-i Târih-i İran, Tah*ran 1333 ş.; Nûrullah Kisâî, Medâris-i rii?âmiy-ye. Tahran 1342, türyer.; C. Arthur. hân derZa-mân-ı Sâsâniy yân (trc. Reşîd Yâsemî), Tahran 1347 hş.;!sâSıddîk. Târi^-i Ferheng-i hân. Tah*ran 1354 hş.; Zebîhullah Safa, Târîh-i 'Ulûm-İ cAktt, Tahran 1356 hş.; Menûçihr-i Sadûki Süha. Târih-i Hükemâ' ue 'ürefâ1. Tahran 1359 hş.; Cl. Huart. hân ue Temeddün-i hânî{Uc. Hasan Enû-şe). Tahran 1363; Ehsan Naraghi, Enseignement et changements soclaux en Iran, Paris 1992; Hüseyin Mahbûbî Erdekânî, Târih-İ MÛ'essesât-ı Temeddünî-yi Cedid der hân, Tahran 1370; Mu*hammed Melâyirî, Târîh ue Ferheng-i hân der Devre-i İntikâl-i Tahran, Tûs 1372,1, 126; Ab-dürrahim Guneyme. Târih-i Dânişgâhhâ-yi Bü-zürg-i İslâmî (trc. Nûrullah Kisâî), Tahran 1372 hş.. s. 92-94, 228; Ali Asgar Fakihî, Âi-i 5ü-ueyh, Tahran 1375 hş., I, 241-242, 300, 534-536; Ahmed Tefazzulî. Târih-i Edebiyyât Pîr ez İslâm (nşr. Jale Amuzgâr), Tahran 1376 hş.

4. Sanat.


İslâm öncesinde güçlü bir sa*nat çevresinin bulunduğu İran'da sanat. İslâmî dönemde özellikle Orta Asya sanat muhitlerinden aldığı tesirlerle şahsiyet kazanmıştır. İslâm hâkimiyetinin ardın*dan İran'da sanat alanında ilk gelişmeler Abbasîler döneminde gerçekleşmiştir. Ancak bu devirde yapılan eserlerin büyük bir kısmı günümüze ulaşmamıştır. IX ve X. yüzyıllarda İran'da kurulan bağımsız devletler arasında özellikle Horasan'daki Tahinler, Sîstan'daki Saffârîler. Doğu İran ve Mâverâünnehir'de hüküm süren Sâ-mânîler ve Güney İran ve Irak'ta hâkim olan Büveyhîler İran'da sanat hayatının gelişmesinde önemli rol oynamışlardır. Daha sonra bölgeye hâkim olan Türk hü*kümdarlarının da İran sanatının gelişme*sinde büyük katkıları olmuştur.
Mimari. İslâmiyet'in yayılmasından sonraki dönemde İran'da başta gelen sa*nat alanını mimari oluşturmakta, özellik*le camiler, türbeler, medreseler, hankah-lar ve kervansaraylar önemli bir yer tut*maktadır. Bu eserlerde malzeme olarak tuğla yoğun biçimde kullanılmış olup taş yok elenecek kadar azdır. 1135 yılında ilk defa kökeni Asya'nın sivil mimarisine da*yanan dört eyvanlı, avlulu şema cami mi*marisinde uygulanmış, bu plan daha ön*ce yapılmış eserlere de zaman içinde tat*bik edilmiştir. Tek başına veya külliyelerin bünyesi içinde yer alan türbe mimarisi Orta Asya sanatı ile irtibatın neticesinde ortaya çıkmıştır.
Abbasîler devrinde İran'da inşa edilen eserlerden çok azı günümüze kadar ge*lebilmiştir. VIII. yüzyılda yapılan camiler arasında İsfahan, Merv, Horasan ve Nî-şâbur'daki camiler haklarında en fazla bilgi bulunan eserlerdir. İran'da Abbâsî-ler'den öncesine ait olduğu iddia edilen bazı cami kalıntılarına da rastlanmakta*dır. Bunlar arasında, 6S0 yıllarından kal*dığı tahmin edilen Bern Cuma Camii ile 700 tarihlerine ait olduğu belirtilen Kâc Cuma Camii Sâsânî dönemi özellikle*ri göstermektedir.
İran'da iyi durumdaki en eski cami IX. yüzyıla ait Damgan Târîhâne Camii'dir. Yapı. kıble duvarına dikey neflerden olu*şan ibadet mekânı ve üç tarafı revaklı avlusuyla Abbasî camilerinin ana özellikle*rini göstermekle birlikte pişmiş tuğladan taşıyıcı ayakları, bunlar üzerinde yer alan ve düz çatıyı taşıdığı anlaşılan oval ke*merleri ve tonoz teşkilâtıyla daha çok mahallî anlayışa uygundur. Aynı özellikleri gösteren Belh'teki Hacı Piyade Camii de bu döneme aittir. 875 tarih*li Şîraz Cuma Camii de benzer özelliğe sahiptir. Bu yapının farklı yönü, taşıyıcı desteklerinin taş malzeme kullanılarak inşa edilmesi ve kemerlerinin sivri olma*sıdır. Büveyhî devri eseri olan Nâîn Cuma Camii (Mescid-i Aleviyyân), Arap tarzı ca*milerden mahallî anlayışa doğru uzanan yolda önemli bir merhale teşkil eder. Av*lusu cami planına dahil edilen minare şe*ması ve eyvan anlayışına göre tertiplen*miş teşkilâtıyla dikkat çeken bu eserin mihrap ve çevresinde yer alan, Abbasî dönemiyle irtibatına rağmen yerel özellik*ler de gösteren oyma alçı süslemeleri bü*yük önem taşımaktadır. X. yüzyılın ikinci yarısında yapıldığı tahmin edilen Neyrîz Cuma Camii'nin kıble eyvanı dikkat çeki*cidir. Büyük eyvanlı camilere örnek olarak gösterilen yapının Sâsânîler devrine ait ol*duğu ve sonradan camiye dönüştürüldü*ğü ileri sürülmektedir. Bugün İran sınır*lan dışında kalmakla beraber geleneksel olarak bölgenin sanat ve kültür sahası içinde yer alan Belh'teki IX. yüzyıla ait Nevgünbed Camii bilhassa örtü sistemin*deki farklılaşma bakımından önemlidir. Yuvarlak destekler üzerinde bulunan ca*minin dokuz kubbesi, bölgedeki kubbeli camilerin oluşumu ve gelişimi bakımın*dan dikkate değer bir Örnek olup kubbeli cami tipinin Orta Asya menşeli olduğunu göstermesi bakımından da ayrıca ehem*miyetlidir.
Kubbe mimarisinin gelişimi açısından önem taşıyan mezar anıtlarından günü*müze ulaşan dikkate değer eser, Mâzen-deran bölgesinde Deştigürgân'da bulu*nan Kâbus Kümbeti'dir. 1007 yılından ön*ce Ziyârîler'den Kâbus b. Veşmgîr tarafın*dan yaptırılan eser tuğladan inşa edilmiş*tir. 57 m. yüksekliğinde olan silindirik göv*deli yapının üzeri konik çatıyla örtülüdür. Silindirik gövde, eşit aralıklarda geniş kö*şeli yivlerle dikey olarak bölümlenmiş olup ilginç bir görünüme sahiptir.
İran mimarisi Gazneli. Selçuklu ve Hâ-rizmşahlar döneminde en parlak devrini yaşamıştır. Kubbe ve taşıyıcı sistemlerin gelişiminin yanı sıra. Özellikle Selçuklu devrinde dört eyvanlı avlulu ve mihrap önü kubbeli plan cami mimarisinde ilk defa uygulanmış ve bu uygulama giderek yaygınlık kazanmıştır. Alçı süsleme ve mukarnas gibi yeni elemanların da İnşa programına dahil olduğu bu devirde İran mimarisinin en önemli tezyini malzemelerinden birini teşkil edecek olan fîrûze başta olmak üzere sırlı ve tuğla çininin artarak kullanımı dikkat çekicidir.
İran sınırları içinde Gazneli devrine ait pek az eser bulunmaktadır. Bunların ara*sında Sengbest'teki 1028 tarihli Arslan Câzib Türbesi tuğla malzemesi ve kare planlı kubbesi ile önemli bir eserdir. Türbe, dış cephelerdeki sade görünümüne kar*şılık içte zengin tuğla işçiliğe ve kalem işi süslemelere sahiptir. Ayrıca Tûs-Serahs yolu üzerinde yer alan ve 1019-1020 yıl*larında inşa edildiği anlaşılan Ribât-ı Mâhî adlı kervansaray kare planlı, köşeleri ku*leli olup içte dört eyvanlı avlusu vardır. Ey*vanların arkada yer alan kubbeli mekân*larla birleştirilmiş olması. Gazneliler'in bu mimari fikre Selçuklulardan önce daha XI. yüzyılın başlarında sahip olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Selçuklu dönemi eserlerinin en meş*hurlarından olan İsfahan Cuma Camii. VIII. yüzyılın ikinci yarısına ait bir Abbasî camiinin yerine 1072 -1092 yılları arasın*da yapılmıştır. Mihrap önü kubbesi, sekiz paye tarafından taşınan sivri kemerler üstünde üç dilimli tromplarla geçişi sağ*lanan ve dıştan önce sekizgen, sonra on-altıgen olan kasnak bölümü üzerinde yük*selen sivri bir kubbe olup önemli bir geli*şimi göstermektedir. Daha küçük ölçüde ele alınan kuzeydeki kubbeli mekânda ise kubbe sekizgen bir kasnak üstüne otur*maktadır.[70]
1135 tarihli Zevvâre Cuma Camii. Sel*çuklu cami mimarisinin gelişim sürecin*de önemli bir aşama olarak görülmekte*dir. İlk defa bu yapıda mihrap önü kub*beli mekânı ile dört eyvanlı avlulu şema birlikte ele alınmıştır. İlk yapımından kısa bir süre sonra i 158-1160 yıllarında dört eyvanlı plana göre yeniden düzenlenen Erdistan Cuma Camii'nin hemen ardın*dan İsfahan Cuma Camii'nde de bu yeni plan uygulanmıştır. 1108-1118 arasında inşa edilen Gülpâyigân Cuma Camii XIX. yüzyılda dört eyvanlı avlulu hale dönüş*türülmüştür. 1113 veya 1119 tarihli Kazvin Cuma Camii, Mescid-i Haydariyye ve 1134 tarihli Bersiyân Mescidi mihrap önü kubbeli mekânları ile dikkat çekici yapı*lardır.
Selçuklu medreseleri hakkındaki bilgi*ler oldukça sınırlıdır. Ancak bunların da dört eyvanlı avlulu plana sahip oldukları yapılan arkeolojik araştırmalar sonucun*da anlaşılmıştır. Daha Önce Karahanlı ve Gazneliler'de görülen mezar anıtı mima*risi Selçuklu döneminde en olgun biçime ulaşmıştır. Eberkûhta yer alan Ali Küm*beti (1056) taştan sekizgen planlı kubbe*li, Damgan'daki Çihilduhterân Kümbe*ti ise (1050) tuğladan silindirik planlı ve kubbelidir. Tahran'ın batısında Harakân'-da bulunan tuğladan sekizgen planlı iki Selçuklu kümbetinin çift kubbe ile örtülü oldukları ve XI. yüzyıl içinde yapıldığı an*laşılmaktadır. Demâvend'de yer alan kümbet de aynı özelliklere sahip olup ay*nı yüzyılın önemli bir eseridir. Merâga'da Surh Kümbeti (1147), Burc-i Âcuri (1168) ve Kebûd Kümbeti (1196), Urmiye'de Se Kümbet (1167), Hemedan'da son olarak 1317'de (1938) tamir gören Aleviyyân Kümbeti (XII. yüzyıl sonu) Azerbaycan bölgesindeki önemli mezar anıtlarıdır. Bugün İran sınırları dışında kalan Nahcı-van'da da bazı mezar anıtları bulunmak*tadır. İran'ın doğusundaki Râdkân ve Kişmer kümbetleri, Türk çadırlarının küm*bet mimarisine yansımasını gösteren yivli gövde ve sivri konik külahları ile XIII. yüz*yıla ait dikkate değer örneklerdir.
Türbe mimarisinin Horasan bölgesinde sistemli bir şekilde geliştiği görülmek*tedir. Çoğu kare ve kubbeli yapılarda ön cephenin yanında diğer cephelerde de özenli işçilik dikkat çekmektedir. Selçuklu türbeleri, İran'da olduğu kadar Orta Asya ve Hindistan'da da ilgi gören çift kub*beli tipin Örnekleridir.
Selçuklu kervansaraylarının önemli bir kısmı zamanla yok olmuştur. Melikşah ta*rafından Nîşâbur-Sebzevâr yolu üzerinde inşa ettirilen Ribât-ı Za'ferânî kare plan*lı, dört eyvanlı avlulu bir plana sahip olup bugün harap durumdadır. Meşhed-Se-rahs yolunda yer alan Ribât-ı Şerif, çift avlulu ve dört eyvanlı şeması yanında dış*tan kale görünümü, içten ise bir sarayı andıran zengin süslemeleriyle dikkat çe*ken bir eserdir.
Az sayıda örneği bulunan Hârizmşah-lar dönemi camilerinin eyvanlı tipte oldu*ğu anlaşılmaktadır. Selçuklu cami gelene*ğiyle irtibatı olan bu camiler kubbe kulla*nılmayıp eyvanlarla yetinilmiş olmasıyla Selçuklu camilerinden ayrılır. Horasan'da Zevzen'de yer alan 1219 tarihli çok harap durumdaki cami bunların en güzel örne*ğidir. Hârizmşahlar devri mimarisinin mimari, işçilik, malzeme ve tezyini anla*yış bakımından Selçuklu mimari gelene*ğiyle bir bütünlük arzettiği görülmekte*dir. Bu döneme ait kare gövde üzerine yerleşen yüksek kasnaklanyla dikkat çeken mezar anıtları, bölge mimarisinin önemli bir öğesi olan çift kubbe sistemi*ni destekleyen yüksek kasnakların gelişi*mi açısından dikkat çekmektedir. Hârizm-şahlar'dan günümüze kalan Fahreddin er-Râzî ve Sultan Alâeddin Tekiş kümbet*leri bugün İran'ın doğusunda Türkmenis*tan sınırlan içinde bulunmaktadır.
İlhanlılar mimaride Selçuklu geleneği*ni sürdürmüşlerdir. Yapı malzemesi yine tuğladır. Süslemede alçı, tuğla ve sırlı tuğla kullanılmıştır. XIII. yüzyılın sonunda inşa edilen Verâmin'deki Alâeddin Tür*besi tuğladan silindirik gövdeli olup konik külahla örtülüdür. Lincân'da Pîr-İ Bekrân Türbesi bir eyvanın sonradan türbeye dönüştürülmesiyle oluşmuştur. İlhanlı devri mezar anıtları içerisinde en meşhuru 01 caytu Hudâbende'nin Sultâniye'deki tür-besidir. XIV. yüzyılın ilk yarısında inşa edi*len ve türbe mimarisinin değişik örnek*lerinden biri olan yapı süslemeleriyle de önemlidir. Netanz'daki Cuma Camii [71] cami. türbe ve hankahtan oluşmak*tadır. 1312-1322 yılları arasında dev ölçü*de inşa edilen ve kısa müddet sonra çö*ken Tebriz'deki Mescid-i Ali Şah'in kalın*tıları bile İlhanlı mimarisinin ihtişamı hak*kında yeterli bilgi vermektedir. Verâmin Cuma Camii (1322-1326) İlhanlı camileri içinde dört eyvanlı şeması, mihrap önü kubbesi, kıble eyvanının düzenlenişi ve çini tezyinatı bakımından önemlidir.
İran'da İlhanlılar'dan sonra inşa edilen eserler Selçuklu ve İlhanlı mimari gele*neklerinin izlerini taşımaktadır. Batı İran ve Irak'ta hâkim olan Celâyirlüer döne*minde dikkate değer bir mimari faaliyet görülmez. Güney İran'da hüküm süren Muzafferîler devri camileri, dört eyvanlı avlulu planın devamı bakımından önem taşımaktadır. Çeşitli tamirat ve tadilât geçirmiş olan Kirman Cuma Camii (1349), dev ölçülerdeki kıble eyvanının doğrudan doğruya mihrap önü mekânını teşkil et*mesiyle daha çok Hârizmşahlı mimarisi*ni hatırlatmaktadır. Yine birçok tamir ve tâdil faaliyetiyle değişikliklere uğrayan Yezd Cuma Camii'nde (1375) dört eyvanlı avlulu şemanın değişik bir tertibi görülmektedir. Dev ölçülerdeki kıble eyvanı kubbeli mihrap önü mekânıy!a irtibat halindedir. Kıble eyvanının büyük piştaki üzerinde çifte minare vardır. Bu düzen*leme, daha sonraki dönemlerde İran'da yapılan mimari eserlerde yaygın olarak uygulanmıştır.
Mimari açıdan çok zengin ürünlerin ve*rildiği Timurlular devrinde İran ve Orta Asya mimarilerinin birbiriyle çok yakın temas içinde bulunduğu görülmektedir. Bunda Timurlular'ın Orta Asya kökenli ol*masının payı vardır. Timurlular da İlhan*lılar gibi sanatçıları belli sanat merkezle*rinde iskân etmişler, değişik bölgelerden gelen sanatkârlar ölçü ve tezyinata mü*kemmeliyet kazandırmışlardır. Umurlu sanatının güçlü olduğu bölge Doğu İran'dır. Timurlu devri mimarisi geniş külliye*ler ve büyük bina teşkilatlarıyla dikkat çekmektedir. Zengin sırlı tuğla, mozaik, renkli sır altı ve sır üstü çini tezyinata sahip olan Timurlu devri eserleri yüksek kasnaklı soğan biçimi dış kubbeleri, için*deki zengin geçiş elemanları üzerinde yükselen iç kubbeleriyle hemen teşhis edilebilmektedir. Meşhed'deki Gevher Şâd Camii 1418 yılında tamamlanmış olup dört eyvanlı cami planının tekâmü*lünde önemli bir merhaleyi temsil et*mektedir. Muzafferîler devrinde gelişen anlayışın üstünde bir durum gösteren bu cami. İmam Ali er-Rızâ Mesnedi ile irti*bat halinde bulunan büyük bir külliyenin parçasıdır. Kıble eyvanı ve mihrap Önü mekânını örten büyük kubbesi kadar zengin mozaik ve sırlı çini tezyinatıyla göz doldurmaktadır. 1438-1445 yıllan ara*sında inşa edilen Hargird'deki Gıyâsiyye Medresesi de dört eyvanlı medreselerin en gelişmiş örneklerinden biri olarak ta*nınmaktadır. Timurlu mimarisinin önem*li bazı örnekleri bugün İran dışında kalan Semerkant ve Herat şehirlerinde bulun*maktadır.
Kısmen İran sınırlan içinde kalan Ka-rakoyunlular ve Akkoyunlular'm yaptığı eserler Türk mimarisinin gelişimi içeri*sinde değerlendirilmektedir. Karakoyun-lular devrinde başlayıp Akkoyunlular dev*rinde tamamlandığı kabul edilen Tebriz'*deki Mescid-i Kebûd (870/1465-66) çini-leriyle ünlüdür. Yapıda mihrap önündeki merkezî kubbe üç yönden üçer açıklıkla yanlara bağlanmaktadır.
İran'da mimari Safevîler devrinde millî bir kimlik kazanmıştır. Safevî mimarisinin önemli eserleri daha çok başşehir İs*fahan'da veya büyük idarî merkezlerde inşa edilmiştir. Safevî mimarisinin erken devri hakkında fikir verebilecek eser sa*yısı çok sınırlıdır. Safevî mimarisinin en güzel eserlerinin banisi olan Şah I. Abbas'tan önceki hükümdarlar mimariye fazla ilgi göstermemişlerdir. Şah 1. Abbas'ın İsfahan'da yürüttüğü imar faaliye*tiyle irtibatlı Meydân-ı Şâh teşkilâtı için*de yer alan ve 1612'de başlanıp 1630'da bitirilen Mescid-i Şâh İran'daki cami mi*marisinin şaheserlerinden biridir. Dört eyvanlf avlulu planın uygulandığı yapı, ih*tişamlı cümle kapısı ve kubbesinin yanı sıra göz alıcı çini tezyinatıyla da dikkat çeker. İsfahan'da Meydân-ı Şâh teşkilâtı*na dahil başka bir eser olan Şeyh Lutful-lah Camii 1602 -1618 yılları arasında inşa edilmiştir.
Safevî mimarisinde özellikle dinî şah*siyetler için türbe inşasına büyük önem verilmiştir. Bunlar arasında Erdebil'deki Şeyh Safiyyüddîn-i Erdebîlî Türbesi'nin özel bir yeri vardır. Safevî hanedanının kurucusu Şeyh Safiyyüddin'in türbesi ve ona bağlı bina teşkilatındaki imar faali*yeti XVII. yüzyılda da sürdürülmüştür. Bu dönemde eski camiler, medreseler ve şahların da gömülmüş olduğu kutsal ki*şilerin türbeleri, tamamen Safevî özelliği gösteren kapılar ve dış cephe düzenleme*leriyle yeniden tanzim edilmiştir. Safevî mimarisinin en önemli faaliyet alanların*dan olan saray mimarisinin güzel örnek*leri günümüze kadar gelebilmiştir. XVII. yüzyılda yapıldığı bilinen İsfahan'daki Meydân-ı Şâh'a bakan Âlî Kâpû Sarayı ve İsfahan saray bünyesi içinde yer alan Çihilsütûn Köşkü bu türün en güzel örnek*lerindendir.
Safevîler toplum hizmetine yönelik mi*mari eserlerin inşasına da önem vermiş*ler, birçok yol. köprü, medrese ve konak*lama yeri yaptırmışlardır. Bu eserler arasında Şah 11. Abbas tarafından İsfahan'*da inşa ettirilen Pul-İ Hâcû meşhurdur. 1704-1714 yıllarında Şah Hüseyin Mir-za'nın İsfahan'da yaptırdığı Mâder-i Şah Medresesi, klasik İran mimarisinin son örneği olarak kabul edilmekte, çok zen*gin süslemeleri ve dört eyvanlı planıyla dikkat çekmektedir.
İran mimarisi Zend ve Kaçarlar döne*minde duraklamaya başlamıştır. Zend-ler'in Şîraz'da yaptırdığı eserler Avrupa ve Hindistan tesirleri göstermektedir. Ka-çarlar'ın Avrupa etkilerine daha fazla açık bir mimari anlayışları vardı. Bu devirde Avrupa mimari elemanları daha sık ola*rak mimariye girmeye başlamıştır. Kaz-vin, Zencan, Simnân ve Tahran'da dört eyvanlı planı olan camiler, Kâşân'daki Mescid-iÂgâ Büzürg ve XIX. yüzyılın son*larına ait olan Tahran'daki Sipehsâlâr Cami ve Medresesi Kaçarlar döneminin önemli yapılarıdır. Tahran'daki Gülistan Sarayı, Şîraz'daki Bâğ-ı Taht bu devrin dikkate değer sivil mimari eserleridir. Tezyin? malzeme olarak sırlı tuğlanın kul*lanıldığı bu binalarda Avrupa etkileri çok belirgindir. İran mimarisi. XX. yüzyılın başlarında Avrupa'ya ve milletlerarası faaliyete açılarak kendi özelliklerini bü*yük ölçüde kaybetmiş, ancak bu durum son yıllarda değişmeye başlamıştır.
İran'da mimarinin ana malzemesi ker*piç ve tuğladır. Mimari süslemede alçı ve çininin yanı sıra tuğlaların kullanış biçimi de önemlidir. Mozaik, renkli sır, sır altı ve sır üstü teknikleriyle yapılmış çinilerin ya*nında tuğlalar bazan renkli sırla kaplana*rak, bazan tezyinî mahiyette dizilip örüle*rek göz alıcı bir mimari süsleme elde edilmiştir. Bilhassa devirlere göre değişik*likler gösteren bu malzeme içinde farklı tekniklerde yapılmış olan çiniler İran mi*marisine damgasını vurmuştur. Binala*rın hem iç hem dış kısımlarında, Özellikle de kubbelerde, giriş kapılarında ve cep*helerde kullanılan çiniler yapılara çok renkli ve göz kamaştıran bir hususiyet kazandırmıştır. İran'daki mimari süsle*menin erken örnekleri hakkında yeterli bilgi yoktur. Günümüze kadar ayakta kal*mış eserler genel olarak çok sade ve süs-lemesizdir. X. yüzyıldan itibaren Sâmânî ve Büveyhî eserlerinin zengin süslemele-riyle İran mimarisinde tezyinî anlayışın temellerinin atıldığı görülmektedir. Bil*hassa Sâmânîler devri süslemeleri desen zenginliğiyle dikkat çekmektedir.
Orta Asya mimarisiyle yakın ilişki içeri*sinde olan Gazneli mimari süslemesinin esasını alçı ve tuğla süslemeler teşkil et*mektedir. Selçuklu mimarisinin mevcut örneklerinde zengin tuğla süslemeler gö*rülmekte ve binaların cephelerinin yanı sıra içlerinde de yaygın olarak süsleme*nin tercih edildiği anlaşılmaktadır. Bun*larda tuğla süsleme özellikle tercih edil*mekle birlikte alçı süslemeler de kullanıl*mıştır. Zengin geometrik desenler içinde renkli çininin kullanılmaya başlanması, bilhassa İran'da mimarinin ve dolayısıyla mimari süslemenin gelişimi açısından bü*yük bir önem taşımaktadır.
İlhanlılar ve onları takip eden mahallî devletler mimari süslemede genel olarak çiniyi tercih etmişlerdir. Yaptırdıkları bi*naları çinilerle süsleyen hükümdarlar ve diğer önemli kişiler, bu sanat kolunun mimariye bağlı olarak önem kazanmasına büyük destek vermişlerdir. Firuze çi*nilerin geniş anlamda kullanılmaya baş*lanmasıyla birlikte renk tesiri büyük bir önem kazanmıştır. Timurlular devrinde değişik çini tekniklerinin kullanılması, mimari süslemede ihtişamın ve çok renk*liliğin büyük bir gelişim göstermesine se*bep olmuştur. Alçı kullanımının da büyük Önem kazandığı Timurlu devri mimari süslemesinde fîrûze ve lâcivert çiniler eserlere bir zarafet katmıştır. Bu duru*mun zirveye çıktığı Safevî devri eserleri, iç ve dışta zengin bitki ve geometrik tez-yinatıyla âdeta bir halı görüntüsüne sa*hiptir. Çini tezyinatı, önemli ölçüde kulla*nılıp ve Safevî geleneğini devam ettir*mekle beraber Avrupa etkileri ve hatta ithal çinilerin kullanımıyla Kaçarlar dev*rinde geleneksel anlayıştan uzaklaşma başlamıştır. İç mekânların geniş yüzeyle*rini itinayla süsleyen ustaların devamlı tercih ettiği kitabeler mimari süslemenin de vazgeçilmez unsuru olmuştur. Bu kita*belerle irtibat halinde veya onları destek*leyici şekilde bitkiler ve geometrik tezyi*nî elemanlar çok değişik biçim ve şekil*lerde bütün yüzeylerde kullanılmıştır.
Hat. Abbâsîler'in hizmetinde İranlı hat*tatların bulunduğu ve IX. yüzyıldan iti*baren İran'da önemli bir hat sanatı faali*yetinin mevcut olduğu bilinmektedir. An*cak bu erken devirden günümüze ulaşan hat örneklerinin sayısı çok azdır. Güzel hat örnekleri daha çok mimari süsleme*lere bağlı olarak değerlendirilebilmektedir. Hat sanatı özellikle Büveyhîler dev*rinde gelişmiştir.
X ve XI. yüzyıllarda kûfî ile yeni yuvar*lak kıvrımlı terkipler arasındaki tercih mücadelesi yavaş yavaş yuvarlak kıvrımlı yazı lehinde gelişme göstermiştir. İran'*da yazılan en erken tarihli hat örnekle*rinden olan 1027 tarihli Kur'ân-ı Kerim, îsâ b. Abdullah b. Ebû Abdullah el-Belhî imzasını taşımakta olup kûfî yazıların te*sirine açık kıvrımlı bir yazı tipine sahiptir. Âbidelerde kûfî yazının hâkimiyeti XIX. yüzyıla kadar sürmüştür. Ancak Ribât-ı Şerifte bulunan ve 1154-1155'teki ona*rım sırasında yazıldığı anlaşılan çiçekli sü*lüs hatlı alçı kitabede olduğu gibi erken tarihli farklı örnekler de vardır. XII. yüz*yıldan itibaren kitap yazımında yuvarlak harflerin kullanılması tercih edilmiştir. Bu devrin en önemli hattatı Muhammed b. Ali er-Ravendi'd ir. Abdurrahman b. Ebû Bekir b. Abdürrahîm ve kûfî ustası Ebû Bekirb. Ahmed b. Ubeydullah el-Gaznevî devrin diğer önemli simalarıdır. İran'da XII. yüzyılda sülüs. XIII. yüzyılda nesih yazı hâkim olmuştur. Din dışı yazı*larda genellikle İranlı sanatkârlar tarafın*dan icat edilen talik kullanılmıştır. Hasan b. Arabşah sülüs ve İbn Ca'fer b. Muhammed muhakkak yazılarıyla tanınmakta*dır. XIV. yüzyıl başında Abdülmü'min el-Alevî el-Kâşî önemli bir hattat olarak dik*kat çeker. Hat sanatı Timurlu sanat mu*hiti içinde altın çağını yaşamıştır. Bilhassa nesta'likyazı ehemmiyet kazanırken hat hanedan mensuplarınca da icra edilen bir sanat alanı olmuştur. Timur'un vezir*lerinden Emîr Bedreddin İle Timur'un torunları İbrahim Mirza, Gıyâseddin Bay*sungur ve Hüseyin Baykara Önemli hat*tatlar arasında yer almaktadır. Divanî ve deştî yazıların keşfedildiği bu devrin en tercih edilen yazısı yine İran'da icat edilen nesta'İiktir. Bu yazının mucidi, "kıbletü'l-küttâb" unvanıyla tanınan Mîr Ali Tebrîzî ve oğlu Abdullah Timurlular'ın hizmetin*de bulunmuştur. Mevlânâ Ca'fer-i Tebrîzî ve Mevlânâ Ezher-i Tebrîzî, Mîr Ali'nin üslûbunu devam ettirmiştir. "Üstâd-i üstâdân" unvanıyla bilinen Ezher-i Tebrîzî'-nin oğlu Muhammed b. Ezher ve talebe*si Sultan Ali Meşhedî, Sultan Hüseyin Mir-za'nın hizmetinde Herat'ta bulunmuşlar*dır. Meşhur minyatürcü Bihzâd'ın da ça*lıştığı bu atölyede bulunan diğer meşhur hattatlar "kâtib-i sultân" unvanlı Mîr Ali Hüseynî ve Zeynüddin Mahmûd-i Meşhe-dî dir. XV. yüzyılın diğer önemli hattatları, yüzyılın başlarında Şîraz'da çalışan Mah-mûd b. Murtazâ el-Kâtİb el-Hüseyin, yüz*yılın ortalarında Hindistan'a giden Şîrazlı Ya'küb b. Hasan Sirâceddin ve İbnü'İ-Bev-
vâb'dır. Bunlar arasında Ya'küb b. Ha-san'ın hatta dair Tuhfetü'l-muhibbîn adlı bir kitabı vardır. Safevîler döneminde hat sanatı Tebriz ve İsfahan'da büyük bir ilgiye mazhar oldu. Şah İsmail'in sarayın*da çalışan Şah Mahmûd NîşâbûrFnin ar*dından İsfahan'da çalışan "reîsü'r-rüesâ" unvanlı Baba Şah Isfahânî, Şemseddîn-i Tebrîzî, Mîr İmâd, Ali Rızâ-yi Abbasî ve Derviş Abdülmecîd Tâlekânî Iran hattının en önemli isimleri arasında yer alır.
Minyatür. İran'da İslâm öncesi devirler*de de mevcut olan minyatür İslâmî döne*min sanat ortamında büyük ilgi görmüş*tür. İslâmî dönem İran minyatür sanatı*nın en erken örnekleri İlhanlılar devrine aittir. Daha önceki devirlere ait eserlerin Moğol istilâsı başta olmak üzere çeşitli istilâlar ve savaşlar sırasında yok olduğu anlaşılmaktadır. Minyatür sanatının İs*lâmî dönemde yeniden doğuşunda çok önemli bir merhale teşkil eden İlhanlı devri eserleri, yoğun biçimde kendisini gösteren Çin tesirleriyle Irak tesirlerinin bir terkibi şeklinde ortaya çıkmıştır. Tabi*ata ve tarihî konulara büyük ilgi duyulan İlhanlı muhitinde yapılan bütün minya-türlü eserler, Moğollar'ın Uzakdoğu sanat muhitine yakınlığına bağlı olarak hemen farkedilen bir hususiyete sahiptir. Çin resimlerinin etkisinin hemen görüldüğü bu eserler, detaylara önem veren ve kullan*dığı renkler itibariyle güçlü tesirler birakan çok güzel örneklerdir. Başta Reşîdüd-din'in Câmi'tı 't-tevârih"ı olmak üzere çe*şitli eserlerin resmedildiği minyatür atöl*yeleri bizzat İlhanlı saray muhiti içinde yer almaktaydı. Bu atölyeler, İlhanlı hane*danı ve onların en önemli memurlarından oluşan seçkinlerin isteklerine hizmet ve*recek şekilde donatılmıştı. İlhanlılar'ın son devirlerinde Çin tesirlerinin yerini alan Irak tesirleri minyatürde değişik bir anlayışın doğmasına sebep olmuştur.
İlhanlı sonrasında İran minyatürü ma*hallî devletlerin ve hanedanların himaye*sinde gelişme göstermiştir. Bunların ba*şında gelen İncû hanedanı-dönemi, XIV. yüzyıl başında Irak'la irtibatı olan ana hu*susiyetle riyle mahallî bir anlayışa sahip çok renkli minyatürleriyle tanınmaktadır. Mahallî devletlerden Muzafferi ve Celâyirli idarecileri minyatüre büyük ilgi duy*muşlar, hat sanatının hâkimiyetine rağ*men Muzafferiler muhitinde minyatür değişik bir görünüm kazanmıştır. Minya*türlerin boyutları küçülmüş, çiçek ve ge*ometrik motifler hâkim olmaya başlamış*tır. İlhanlı anlayışının etkisini hissettirdi*ği Celâyirli minyatürlerinin hat sanatıyla yakın bir irtibatı olup saray hayatına ait sahneleriyle dikkati çekmektedir. Çin et*kilerinin ortadan kalktığı Celâyirli minya*türlerinde özgün bir sanat anlayışına ula*şılmıştır. Bilhassa Ahmed Celâyir devrin*de en ileri seviyeye erişen Celâyirli min-yatürcüleri arasında Cüneyd adlı sanatçı önemli bir simadır. Celâyirli minyatür üs*lûbu, Timurlu devri minyatür sanatı için bir hazırlık safhası teşkil etmiş ve daha sonraki sanatçıları etkilemiştir.
Minyatür sanatı Timurlu devrinde özel*likle hanedan mensupları arasında büyük ilgi görmüştür. Bizzat Timur'un kendi*sinin minyatüre önem verdiği ve saray atölyesinin başında Abdülhay adlı bir sa*natçıyı görevlendirdiği bilinmektedir. Ti*mur'un oğulları ve torunları tarafından da desteklenen minyatür sanatı, Şâhruh devrinde Herat'ta ve Şîraz'da bulunan iki farklı ekolün eserleriyle temsil edilmek*tedir. XV. yüzyılın ikinci çeyreğinden itiba*ren Semerkant'ta Uluğ Bey çevresinde bir başka minyatür ekolü teşekkül etmiş*tir. Emir Şâhî, Gıyâseddin, Mevlânâ Halîl ve Sultan Ali bu devrin en önemli minya*tür ustaları arasında anılmaktadır. Ti*murlu minyatürü özellikle Hüseyin Bay-kara döneminde Herat'ta büyük gelişme göstermiştir. Bu devrin en meşhur min*yatür üstadı Bİhzâd'dır. Timurlular dev*rinde minyatür ustaları Celâyirli tesirle*riyle Çin tesirlerini birleştirerek bir sentez oluşturmuşlar, bilhassa Bihzâd'ın ön*derliğinde tamamen özgün bir üslûba ulaşmışlardır. Timurlu minyatürü, ihtişa*mı ve şiirselliğiyle dikkati çeken ve sûfî telakkisinden de destek alan saraylı bir anlayışa sahiptir. Bu anlayışı Safevî min*yatürüne de intikal ettirmiştir.
Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletlerin*de de minyatür sanatına önem verilmiş*tir. Safevî devri minyatürleri büyük ölçü*de Timurlu devri minyatür üslûbuna bağ*lıdır. Bu dönemde saray çevresi dışında ticari nitelikte bir minyatür faaliyetinin mevcut olduğu bilinmektedir. XVI. yüzyıl boyunca değişik merhalelerden geçen Sa*fevî minyatürleri XVII. yüzyılın sonlarına doğru ehemmiyetini kaybetmeye başla*mıştır. Erken devirde özellikle Bihzâd'ın şahsında önem kazanan minyatürcülü*ğün diğer önemli simaları olan Sultan Mahmud, Âgâ Mîrek, Şeyhzâde gibi isim*leri Mirza Ali. Muzaffer Ali, Sâdıki, Rızâ-yi Abbasî gibi isimler takip etmiştir. XVII. yüzyılda da Safî, Muhammed Kasım ve Muhammed Yûsuf gibi sanatkârlar öne çıkmıştır. Safevîler'in son devrinde Avru*pa etkileri çok güçlenmiştir. Ali Kulı Ceb*bar, Muhammed Zaman, Muîn Musavvir ve Muhammed Ali bu devrin en tanın*mış minyatür ustalarıdır.
Avrupa tesirlerinin güçlü olduğu Kaçar hanedanı yönetimindeki İran'da minya*türden Batı tarzı resme geçilmiştir. Mir*za Baba, Mehr Ali, Abdullah Han, Mu*hammed Hasan Han, Ebü'l-Kâsım gibi ressamlar, genel olarak yağlı boya tablo*larında şah ve yakın çevresinde bulunan kişilerin portrelerini yapmışlardır. XIX. yüzyılın ortalarında iyice Avrupalılaşan İran resmi minyatür anlayışının dışına çık*mıştır. Ahmed Mehr, Seyyid Mirza, Mu*hammed Bekir, Muhammed Ca'fer bu de*virden önemli isimler olarak Ön plana çı*kan sanatçılardır. Nâsırüddin Şah devrinde Ebü'l-Hasan Gaffâri Sâniulmülk ile XIX. yüzyıl sonu ve XX. yüzyılın ilk yarısın*da yaşayan Muhammed Gaffâri Kemâlülmülk. Kaçar geleneksel anlayışının en son ressamları oldukları kadar modern resmin de temsilcileridir.
İran sanat çevrelerinde minyatür kadar rağbet gören bir alan da bina içlerindeki duvar boşluklarının resimlerle süslenme-sidir. Bu uygulama Sâmânîler devrinde başlamış, Timurlu ve Safevî devirleriyle birlikte Kaçar döneminde de devam et*miştir. Önceleri bilhassatarihî konular ve manzara resimleri ilgi görmekte iken Safevî devri sonlarından itibaren şahıs portrelerine önem verilmeye başlanmıştır. Genelde duvar resimlerinde figüratif temayülün fazla olduğu görülmektedir. Resim sanatıyla yakın ilgisi bulunan lâkeli eşya süslemesi, değişik resim örnekleri*nin temsil edildiği seramik ve seramikle irtibatı olan sanat kollan da İran'da ilgi çekmiştir.
Seramik. Seramik sanatı İran'ın gele*neksel sanat dallarından biridir. IX. yüz*yılda Çin'le irtibatı olan İran'da porselen ticaretinin önemli bir yer tuttuğu bilin*mektedir. Önceleri Abbasî seramikleriyle yakın ilişkisi bulunan İranlı seramik usta*ları Çin'den gelen etkilerle birlikte yeni bir seramik tarzı ortaya koydular. IX. yüzyıla ait Çin taklidi seramikler yanında Irak üs*lubuyla yapılmış seramik örneklerine de rastlanmaktadır. Beyaz sırlı yuvarlak sığ kaplarla temsil edilen mahallî seramikle*rin yanında çok renkle zenginleştirilmiş opak beyaz sırlı seramiklerde Irak ve Mı*sır etkileri, kazımalı ve yeşil. sarı. kahve*rengi gibi renkli seramiklerde ise yoğun olarak Irak etkisi görülmektedir.
IX. yüzyılda bilhassa Tâhirîler'in baş*şehri Nîşâbur ile Sâmânîler'in bazı şehir*lerinde seramik üretiminin yapıldığı bi*linmektedir. Horasan'da ve Abbasî üslû*bunda kahverengi, siyah, kırmızı toprak boyalı ve sarımsı kahverengi hamurlu bir seramik türü mevcuttu. Bir süsleme un*suru olarak bu seramiklerin üzerinde du*alar ve atasözleri yazılıyordu. Ayrıca hü*kümdarların taleplerini karşılamak için yapıldığı anlaşılan, çok renkli sır altı tek*niğiyle renklendirilip bitki süslemeleriyle desteklenmiş, hayvan ve insan tasvirleri ihtiva eden bir başka seramik çeşidi de vardır. Nîşâbur ve Semerkanf ta yapılan seramikler çok renkli ve beğenilen türler arasındaydı. Bunların dışında Rey ve Sâ-ve IX. yüzyılda seramik üretilen önemli merkezlerdir. X. yüzyılda, kırmızı hamurlu renksiz sır altına ince kazınmış desen*ler bulunan ve maden sanatıyla da irti*batlı bir seramik tipi ortaya çıktı. Bu se*ramikler üzerinde genellikle kuş motifle*ri hâkimdir. Diğer bir tür de amol adıyla tanınan kahverengi, yeşil kazımali ve boyalı seramiklerdir. XI. yüzyıla kadar de*vam eden ve Sâmerrâ örneklerini andıran yeşil ve mavi süslemeli, kalıp ve oyma ile şekil verilmiş seramiklerin yanında kırmı*zı hamurlu ve koyu yeşil sır altında kuş ve hayvan tasvirleri ihtiva eden seramik*ler de revaçtaydı.
Selçuklular devrinde seramik sanatın*da büyük bir canlanma olmuş, ancak bu dönemden günümüze az sayıda eser ulaş*mıştır. Önceleri doğu şehirlerinde gerçek*leşen seramik üretiminin merkezi Moğol tehdidi sebebiyle Batı İran'a taşınmıştır. Bu dönemde Kâşân, Rey şehirleri, Azer*baycan, Fars, Hûzistan ve Kirman bölge*leri önemli seramik merkezleriydi. Erken dönem Selçuklu seramikleri, Sung Çin seramikleriyle yakın bir alâka içinde olup beyaz hamurlu ve oymalı veya kalıpla*mayla elde edilmiş şekilleriyle dikkati çek*mektedir. Oyma ve kazıma motifler çok renkli sırlı eserler üzerinde görülmekte*dir. "Lakabî" olarak adlandırılan seramik*lerin merkezi Kâşân, yapımı hayli zor ve lüks bir seramik olan mînâî türünün mer*kezi Rey şehridir. Daha sonraları Kâşân'da da kullanılan bu teknik seramik sana*tına büyük bir yenilik getirmiştir. Minya*tür sanatı ile de yakınlığı olan bu bol fi*gürlü seramiklerde Selçuklu tipleri, kıya*fetleri ve o devrin hayatını canlandıran konular işlenmiştir. Rey ayrıca beyaz ze*min üzerinde sır altı siyah boyalı desenli seramikleriyle de tanınmaktadır. XII. yüz*yılda Rey, Kâşân ve Sâve gibi önemli mer*kezlerde perdah tekniğiyle imal edilen seramiklerin üzerinde idarecilerin ve hü*kümdarların zevkine uygun sahneler gö*rülmekte ve özellikle süvari tasvirleri önemli bir yer tutmaktadır. XIII. yüzyılın bir diğer seramik tipi Kâşân'da üretilen mavi ve siyah seramiklerdir. Koyu mavi sırla örtülü, kalıp ve kazımayla elde edil*miş süslemeleriyle teşhis edilen bu tip se*ramiklerin Sultanâbâd. Sâve ve Sultâni-ye'de de İmal edildiği anlaşılmaktadır.
İlhanlılar döneminde seramik sanatı Moğollar'ın imha ettiği seramik merkezlerinin yeniden faaliyete geçmesiyle bü*yük bir canlanma göstermiştir. Çin tesir*lerinin yoğun olduğu İlhanlı seramikleri perdah ve sır altı tekniğiyle imal edilmiş eserleriyle dikkati çekmektedir. Seramik eserler üzerinde yer alan tasvirler, özel*likle minyatür sanatıyla İrtibat halinde olup hayvan ve bitki motifleri ihtiva et*mektedir. Az sayıda örneğin mevcut oldu*ğu Timurlu devri seramiklerinde bilhassa mavi beyaz Ming hanedanı Çin porselen*lerinin tesiri görülmektedir. Bu devirde en önemli seramik merkezinin Verâmin şehri olduğu anlaşılmaktadır. Seramik sa*natının önemli gelişim gösterdiği Safevî-ler devrinde bilhassa Şah I. Abbas'ın hi*mayesi altında çok yoğun seramik ima*lâtı yapıldığı bilinmektedir. Bu dönemde İsfahan, Meşhed ve Kirman gibi merkez*lerin yanı sıra özellikle kendine has bir seramik tipiyle Kubaçi şehri Öne çıkmıştır.
Kaçarlar devrinde ince beyaz hamurlu, çiçek desenli, mavi. mor. kahverengi ve zeytuni seramiklerle beraber sır üstü mî*nâî tekniğiyle pembe. mavi. sarı. yeşil ve siyah renkli kelebek ve çiçek desenleri ih*tiva eden seramikler imal edilmiştir. Bun*ların yanında sır altı çiçek vb. süslemeli Tahran imali sert beyaz hamurlu kaplar*la, Çin ve Avrupa tesirleri gösteren mavi ve siyah desenli Nâîn imali seramikler dik*kat çekicidir. XIV. yüzyıl başında ortaya çıkan bu çiçekli ve kelebekli desenlerin üretimi 1935 yılına kadar sürmüştür.
Madenî Eserler. İran, İslâm öncesi de*virlerde önemli madenî eşya üretim böl*gelerinden biriydi. İran'da erken devir*lerde imal edilmiş madenî eserlerde çok güçlü bir şekilde Sâsânî etkisi görülmek*te olup bunların büyük bir kısmı bronz ve pirinçten imal edilmiştir. İran maden eserleri arasında gümüş ve altından ya*pılmış eşyanın sayısı çok azdır. Bunda İs*lâmiyet'in bu madenlerin kullanımını sı*nırlandırmasının da rolü vardır. Altın ve gümüşten yapılmış eserler zaman içinde eritildiğinden günümüze daha çok bronz ve pirinç eserler ulaşabilmiştir. Erken devirde imal edildiği belirlenen madenî eserlerde hayvan figürleri önemli bir yer tutmaktadır. Bu zengin figürlü eşyaların bir özelliği de üzerinde hüsn-i hatla ya*zılmış dua cümlelerinin bulunmasıdır. X ve XI. yüzyıllarda bu Özelliklerini koruyan madenî eserler, XII ve XIII. yüzyıllarda çok zengin dekoratif şekillerle süslen*meye başlamıştır. Selçuklu devri madenî eserlerinde gümüş, bakır ve altın dol*gulu hayvan ve insan, özellikle de zodyak tasvirleri dikkat çekmektedir. Bunların üzerinde yer alan yazılarda eşyanın sahi*bi ve yapan ustaya yönelik dualar önemli bir yer tutmaktadır.
XIII. yüzyılın sonunda artan Moğol bas*kısıyla madenî eşya üretim alanı Doğu İran'dan batıya ve hatta Irak'a taşınmış*tır. Saray hayatı ve av sahnelerinin önem*li bir yer tuttuğu bu eserlerin üzerindeki resimlerin minyatür sanatıyla yakın bir irtibatı bulunduğu dikkat çekmektedir. İlhanlı madenî eserlerinin günümüze ula*şan çok az sayıdaki örnekleri XIV. yüzyıl başlarına aittir, önemli bir kısmı dolgulu tipte olan İlhanlı eserlerinin üretim merkezi Şîraz'dır. Irak etkilerinin devam etti*ği İlhanlılar sonrası dönemde ve bilhassa İncû hanedanı devrinde madenî eserler imali ehemmiyet kazanmıştır. Özellikle figürlü madalyonlar ve dua örnekleriyle süslenen bu devir eserleri üzerindeki sü*vari ve tahtta oturan hükümdar tasvirle*ri önemli bir yer tutmaktadır. Bu tür bir madenî eser imalâtının Muzafferîler dö*neminde de yapıldığı görülmektedir. Ti-murlu devrinde yapılan eserler Çin tesir*lerine açık oluşlarıyla dikkat çekmektedir. Bronzların yanında bilhassa pirinç eşya*nın bir yekûn teşkil ettiği Timurlu madenî eserleri üzerinde Timurlu geleneğini yan*sıtan süslemeler bulunmaktadır.
Altın ve gümüş kaplamaların rağbette olduğu Safevîler dönemi madenî eserle*ri, hat ve minyatür sanatının tesirlerine açık bir süsleme anlayışına sahiptir. Ku*yumculukla yakın ilişkisi bulunan XVI ve XVII. yüzyıl madenî eserleri oyma ve ka*zıma teknikleriyle de takviye edilmiştir. Madalyonlar içinde tabiat, insan ve hay*van tasvirleri dikkat çekmektedir. Safevî geleneğini devam ettirmekle beraber Ka*çarlar devri madenî eserlerinin eski kali*teye sahip olduğunu söylemek zordur. Bu eserlerin üzerinde, kazıma ve oyma teknikleriyle yapılmış madalyonlar içinde hükümdar ve fantastik hayvan tasvirleri yer almaktadır.
Hah ve Kumaş. Halı ve kumaş, İslâm öncesi devirlerden beri İran'ın en önemli üretim alanlarından biridir. Ancak erken devirlerden örnek bulunmadığı veya çok sınırlı kaldığı için bu alanda tarihî kay*naklardaki bilgilerle yetinilmektedir. Ab*basî sarayında İran menşeli halılar mev*cuttu. "Gördes (Türk) düğümü" diye ta*nınan düğüm tekniğiyle yapılan Selçuklu halıları hakkında fazla bilgi yoktur. İlhan-lılar'dan Gâzân Han'ın Şîraz'da halı imali için bir atölye kurduğu bilinmektedir, Ti*murlu devri halıları hakkında en Önemli kaynak devrin minyatürleridir.
Minyatürlerden anlaşıldığına göre XV. yüzyıl başlarında geometrik bir anlayışla tanzim edilen halıların yerine, yüzyılın or*talarından itibaren bordürlü ve göbekli Çiçek motiflerinin hâkim olduğu yeni bir üslûp geçmeye başlamış ve yüzyılın son çeyreğinden itibaren bu üslûp hâkim ol*muştur. XVI. yüzyıl minyatürlerinde halı daha seyrek tasvir edilmesine rağmen bu yüzyıldaki halı sanatının durumu hakkın*da fazla bilgi vardır. XV. yüzyılın önemli halıcılık merkezi Tebriz'dir. Safevî hane*danından Şah İsmail ve Tahmasb'ın halı*cılığa önem verdikleri bilinmektedir. XVI ve XVII. yüzyıllar İran halıcılığının yüksel*me devridir. Yezd. Kâşân, İsfahan, Tebriz saraylanndaki halı atölyeleri önemli ima*lât merkezleridir. XIX. yüzyılda Hemedan, geometrik desenli ve stilize hayvan mo*tifli halılarıyla ön plana çıkmaktadır. Bu yüzyıl içinde Kâşân'da imal edilen ipek seccadeler de çiçek desenleriyle dikkat çeker. Avrupa etkisi yüzyılın ikinci yarısın*dan itibaren kendini göstermektedir.
Uzakdoğu ve İslâm öncesi devrin etki*leriyle dokunan kumaşlarda İslâmiyet'in yayılmasıyla birlikte kûfî bordürler görül*meye başlanmıştır. Horasan'da dokundu*ğu bilinen bu erken devir kumaşlarından çok az örnek günümüze ulaşmıştır. X ve XI. yüzyıllara ait örnek sayısı da kısıtlıdır. Bunlar üzerinde stilize hayvan motifleri önemli bir yer tutmaktadır. Zaman için*de motiflerin daha çizgisel bir nitelik ka*zandığı görülmektedir. Umurlu kumaş*ları hakkında en iyi kaynak olan minyatür*ler bu devrin kumaşlarının ihtişamı için dolaylı bir bilgi vermektedir. İpekli ve sır*malı Safevî devri kumaşları ve XVII. yüz*yılda yapılan brokadlar İran dokuma sa*natının en önemli eserleri arasındadır. Sa*fevî geleneğine bağlı olarak gelişen Ka*çarlar devri dokumaları zengin ve lüks hususiyetleriyle dikkati çekmektedir. Özellikle Kirman'ın çok renkli ve çiçekli kumaşlarıyla İsfahan'ın bitki ve hayvan motifli basmaları XIX. yüzyıl dokumacılı*ğının en güzel örnekleridir. Bunların dı*şında Kâşân. İsfahan, Yezd ve Şîraz'da yapılan lüks işlemeler ve Kirman'ın yün*lü işlemeleri. Reşt'te yapılan aplike işleri bu devrin en güzel eserleridir.


Bibliyografya :


N. Meshkati. A List ofthe Historical Sites and Monuments,Tahran, ts.; M.Smith. PersianArt, London 1876; F. Sarre, Denkmaler Persischer Baukunst, Berlin 1910; G. Marteau - H. Vever, Minİatures Persanes, Paris 1912; T. W. Arnold, Paİntİng in İslam, Oxford 1928, tür.yer.; G. Le Strange, The Lands of the Eastern Caliphate, Cambridge 1930, tür.yer.; A. Sakisian, Persian Art, London 1931; I. Stchoukine, Les minta-tures persanes, Paris 1932; a.mlf.. Lapeinture iranienne sous les derniers "abbâsldes et les ilkhâns, Bruges 1936; L. Bihyon v.dğr., Persian Minİature Paİntİng, London 1933; N. A. Reath-E. B. Sachs, Persian Textites, Mew Haven 1937;E. Diez, Iranische Kunst, Wien 1944; Ernst Kühnel. Doğu İslâm Memleketlerinde Minyatür (trc. Su-ut Kemal Yetkin - Melâhat Özgü), Ankara 1952, tür.yer.; D. N. VVilber. The Architecture oflsla-mic iran the llkhânld Period, Princeton 1955; a.mlf., Persian Garden and Pauilions, Vermont 1962; B. Gray - A. Godard, iran: Persian Minİa*tures, Mew York 1956; B. Gray. Persian Paİntİng, Geneve 1961; a.mlf., Persian Paİntİng, New York 1977; A. Godard. L'art de l'iran, Paris 1962; B. W. Rûbinson, Persian Minİatures, Ox-ford 1957; a.mlf,. Persian Drauıings, New York 1965; a.mlf.. Persian Minİature Painting, New York 1965; L. Honarfar, Historicat Monuments of7s/ahan,Teheran 1958; 0. Grabar, PersianArt Before and After the Mongol Conquest, Ann Arbor 1959; L. Lockhart. Persian Oties, London 1960; K. Erdmann, Oriental Carpets, London 1960, tür.yer.; a.mlf.. Seven Hundered Years of Oriental Carpets, Berkeiey 1970, tür.yer.; N. Egami, Exhibition of Persian Art, Tokyo 1961; R. Ettinghausen. Seoen Thousand Years oflra-nianArt,Washington 1962;A. U. Pope, Persian Architecture, London 1965; a.mlf. - E. Yans-hanter. Hightights of Persian Art, Boulder 1979; G. M. Meredith-Owns, Persian litustrat-ed Manuscripts, London 1965; H. E.VVulff. The Tradiüonal Crafts ofPersia, Cambridge 1966; Fihrist-i Binâhâ-yi Târihî oe Emâkin-i Bâstâ-nî-yi hân. Tahran 1345 hş.; M. T. Mustafavi, Persian Architecture ata Glance, Tehran 1967; Mazhar Şevket İpşiroğlu, Painting and Culture ofMogols, London 1967; K. Emami, Modern Persian Painting, New York 1968; E. Atil, Exhi-biüon ofTwenty-Fİue Hundered Years of Per*sian Art, Washington 1971; a.mlf., v.dğr.. Is-lamic Metalu)ork, Washington 1985, tür.yer.; S. J. Faik, Qajar Painting, London 1972; N. Arda-lan-L. Bakhtiyar. The Sense of (Jnity: TheSu-fi Traditİon in Persian Architecture, Chicago 1973; G. Fehervari, Istamic Pottery: A Compre-hensive Study Based on the Barlow Coltection, London 1973, tür.yer.; Oktay Aslanapa, Türk Sanatı, İstanbul 1973,1, 19-98; C. Edward. The Persian Carpet, London 1975; C. Mac Lenicina, Persian Art, Leningrad 1975; R. Murdoch Smith. Persian Art, London 1976; A Survey of Persian Art(ed. A. U. Pope- R Ackerman), Tah*ran 1977,1-XV; J. W. Allan, Persian Metal Tech*nology 700-1300, London 1979; C. Adle. Art et societe dans le monde iranien, Paris 1982; A. S. Melikian - Chirvani, Islamic Metaluıork from the Iranian Wortd:8"l-18'h Centuries, London 1982; N. Titley. Persian Minİature Painting, Austin 1983; Suut Kemal Yetkin, İslam Ülkele*rinde Sanat,İstanbul 1984, tür.yçr.;T. W. Lentz-G. D. Lory. Timur and Pirncety Vision: Persian Art and Culture in the Fıfteenth Century, Wash*ington 1989;AbdürrefT Hakikat, Târîh-i Hüner-hâ-yi Mitti ve Hünermendân-ı îrânt. Tahran 1369 hş., MI; D. James, After Timur Qurans of the 15ıh and W"1 Century Art, Oxford 1992; Muhammed Ali Muhlisi, Rhrist-i Binâhâ-yİ Tâ*rihî Âzerbaycân-ı Şarki, Tahran 1371 hş.;W. Kleİss - M. Y. Kiani. Iranian Caravansarais,Tah*ran 1995.
 
Üst Alt