• Kaynak menüsünden dosya indirebilmek istiyorsanız lütfen forum kullanım bilgisini okuyunuz

Fener Rum Patrikhanesi ve Pontus'u Canlandırma Hayali, Arş. Gör. Salim GÖKÇEN

Ece

Usta Üye
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
14,110
Puanları
0
FENER RUM PATRİKHANESİ VE PONTUS'U CANLANDIRMA HAYALİ
Din, Bilim ve Çevre Sempozyumu (20-28 Eylül 1997)

Salim GÖKÇEN*


Giriş

"Ortodoks dünyası"nın merkezi olarak görülen İstanbul'daki Fener Rum Patrikhanesi'nin Türkiye'nin etrafında oluşturulmaya çalışıldığı öne sürülen bir "Ortodoks çemberi" çabalarının başı olduğu yönündeki spekülasyonlar, bu kuruluşun asıl amacının ne olduğunu kavramamızı zorlaştırmaktadır.

Ülkemizde çevre konusuyla ilgili olarak yaptığı çalışmalarıyla tanınan Patrik Bartholomeos, 20 Eylül 1997 tarihinde, Trabzon'a uğraması sırasında bazı nümayişlere maruz kalarak protesto edilmişti. Türk basınının bir kısmı bu olayı, İngiliz gazetesi "The Guardian"ın olaya yer vermesi üzerine manşetlerine taşıyarak, bu nümayişçileri ayıplamışlardı.

Oysa yapılması gereken, Patrikhane hakkında ileri sürülen iddiaların tarihi bilgiler ve bugünkü veriler itibariyle doğru olup olmadığı hakkında bir bilimsel tartışma ortamı yaratmaktı. Çünkü, mesele tek başına "ayıp oldu" mantığıyla izah edilemez. Eğer Patrikhane kendisine atfedilen eleştirileri hak ediyorsa, o takdirde yapılanlar şekil açısından yanlış olsa bile kabullenilebilir.

Yunanistan'ın Pontus konusunu giderek yaygın bir propaganda malzemesi olarak kullandığı ve bir sorun haline getirerek uluslararası platformlara taşıma gayreti içinde bulunduğu günlerde, Avrupa Komisyonu ile Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi'nin birlikte düzenledikleri "Din, Bilim ve Çevre Sempozyumu", Yunanistan'ın Pontus propagandasının bir ürünü olarak değerlendirilebilir (1).

Sempozyumun altında yatan gerçekleri anlayabilmemiz için zaman tünelinde bir seyahate çıkıp, hafızamızı kontrol etmemiz gerekmektedir. Fener Rum Patrikhanesi ve Yunanistan'ın tarih boyunca ortak hareket ve tavır içerisinde bulundukları olaylar, bu sürecin açıklanmasında bize yardımcı olacaktır.
Ortodoksluk ve Ortodoks Kilisesi

Birleşik bir isim olan "Ortodoks" kelimesi, Türkçe'de pek kullanılmayan bir yazım tarzı içinde verilir. Kelime küçük "o" ile yazıldığında evrensel bir karakter kazanır ve bütün hayatın hemen her alanında kullanılan bir sıfat niteliğine bürünür. Örneğin "ortodoks olmayan bir astronomi anlayışı" denildiğinde; alışılagelmiş, kalıplaşmış astronomi anlayışından farklı olan astronomi anlayışı tanımlanmış olur. Benzer şekilde, ideolojiler için de "ortodoks" deyimi kullanılabilir. "ortodoks marksizm" ya da "ortodoks komünizm" denildiğinde temel eserlere kelime kelime bağlılık anlamındaki ideolojik yapılanma anlaşılır. Günlük hayatta; örneğin modada, "o şahıs ortodoks renkleri tercih ediyor" denildiğinde sözkonusu kimsenin tercihen sade ve siyah ya da çok koyu renk giyimi tercih etmekte olduğu belirtilmiş olur. Ancak kelime büyük "O" ile yazıldığında, sadece "Doğu Ortodoks Kilisesi"ni ifade eder. Türkçe için çok önemli sayılmayan bu ayrım, Batı dünyası için temel bilimin ön koşullarından biridir (2).

Herhangi bir dinin, ideolojinin ya da dünya görüşünün Ortodokslaşabilmesi için, belirli bir şahsın ya da birimin kendisini en üst otorite ilân etmesi gerekmektedir. Diğer bir deyişle, tüm yetkiyi kullanma hakkını kendisinde gören bir otorite merciinin ortaya çıkmış olması Ortodoksluğun kurulabilmesi için gereken ön şarttır. Bir şahıs ya da bir birim kendisini yetkinin kaynağı olarak ilân edip kabul ettirmişse, Ortodoksluk başlamış olur, ettirememişse Ortodoks olunmaz (3).

Ortodoks Kilisesi denildiğinde onunla birlikte akıllara hemen Doğu Roma İmparatorluğu gelmektedir. Ortodoksluk, Doğu Roma İmparatorluğu ile özdeşleşmiş bir dinsel akımdır. Bu nedenledir ki; Ortodoks Kilisesi'nin tarihi, Doğu Roma İmparatorluğu'nun tarihinden ayrı olarak ele alınamaz. Çünkü dünyaya Ortodoksluğu armağan eden de, onu koruyup, geliştirmiş olan da Doğu Roma İmparatorluğu ve onu yönetmiş olan hanedanlardır.
Lozan Barış Konferansı'na Kadar Fener Rum Patrikhanesi

Fener Rum Patrikhanesi'nin tarihi, ülkemiz için âdeta baştan sona bir ihanet ve entrikalar tarihidir. Bu nedenle bugünkü Fener Rum Patrikhanesi'nin durumuyla, ülkemiz için onun geçmişten günümüze yürüttüğü faaliyetlere bakmak gerekmektedir.

Fener Rum Patrikhanesi'nin dindışı siyasi faaliyetleri 1453'te Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u aldıktan sonra Rum-Ortodoks cemaatini teşkilâtlandırıp, başlarına Patrik seçtirerek, "millet başkanı" statüsüyle hem ruhani, hem de cismani yetkiler vermesiyle başlar (4).

Patrikhane, Doğu Roma İmparatorluğu zamanında bile o kadar geniş imtiyazlara sahip değilken, zamanla bu imtiyazlar Osmanlı Devleti'ne karşı bir silah olarak kullanılmış, Patrikhane, kilise çevresinde toplanan halkın milli duygularını sürekli körükleyerek, Megali İdea fikrini empoze etmiş; Yunanca öğrenimini öne sürerek bunu, Rumluk ve Yunanlılık için bir araç olarak kullanmıştır.

Osmanlı Devleti'nin zayıflaması ile birlikte, Doğu Roma İmparatorluğu'nu yeniden kurmak ve Megali İdea'yı gerçekleştirmek için faaliyetlerinde bir adım daha ilerleyen Fener Rum Patrikhanesi, Osmanlı Devleti içindeki azınlıkları kışkırtarak kiliseler vasıtasıyla Yunan milliyetçiliğinin güçlenmesine girişmiştir (5).

Patrikhane, faaliyetlerine Megali İdea yolunda devam ederek, Etnik-i Eterya Cemiyeti'ni kurdu. Patrik ve diğer kilise mensupları bu cemiyetin mensupları, kiliseler ve okullar da cemiyetin tabiî bir şubesi gibi çalıştılar. Patrik Grigorius, bizzat Rumları isyana teşvik ettiği gibi, tarihimizde kendi adını taşıyan "Mora İsyanı"nın da tezgahlayıcısı oldu. 1821'de II. Mahmut'un Sadrâzamı Bendereli Ali Paşa tarafından basılan Patrikhane'de, gerçekleştirilen Mora İsyanı'nın plânına ilişkin belgelerin bulunması üzerine Patrik Grigorius suçlu bulunarak "kin kapısı" adı verilen Patrikhanenin kapısı önünde idam edildi.

Ancak 1832'de Mora İsyanı'nın bir sonucu olarak Yunanistan, Osmanlı Devleti'nden ayrıldıktan sonra Patrikhane nezdinde Megali İdea yolu açılmış görülmekteydi. Bunun sonucunda Yunanistan'ın yayılma politikası; Patrikhane'nin katkıları ve diğer Balkan devletlerinin birleşmesiyle gerçekleşmeye başladı. Nitekim, Girit İsyanı'nın tezgahtarlığını da Fener-Rum Patrikhanesi yapmıştır. Fener Patrikhanesi, bunu takip eden yıllarda kiliseleri ve okulları birer silah deposu, papazlarını ise Megali İdea için savaşacak bir asker haline getirmek için çabalamıştır (6).

Yunanistan askerinin İzmir'e çıktığı günlerde, Türk düşmanı Athenagoras, Atina Metropolidi Meletios'un yanında Yunanistan kilisesi Sen Synod Meclisi'nin sekreterliğini yapmakta ve Yunanistan'ın başında da Eleutherios Venizelos, Türkiye'nin paylaşılması görüşmeleri için Paris Barış Konferansı'nda bulunmaktaydı.

1919 Şubatında Venizelos, Barış Konseyi'nden, İzmir başta olmak üzere Anadolu'nun batı bölgesi, Edirne, bütün Trakya ve İstanbul'un Yunanistan'da bırakılması isteğinde bulunuyordu (7) .
Atina- Fener Rum Patrikhanesi ittifakının bir sonucu olarak 13 Ekim 1919'da Fener Rum Patrikhanesi batılı devletlere gönderdiği bir muhtıra ile Anadolu'da başlayan Kuva-yı Milliye hareketinin aslında Türk barbarlığından başka bir şey olmadığını ileri sürerek, Rumlar'ın kurtuluşunun ancak batılı devletler tarafından Anadolu'nun işgal edilmesine bağlı olduğunu bildirdiler. Patrikhane'nin hazırladığı bu bildiri, Atina Metropolidi Meletios tarafından İngiltere ve Amerikan yönetimine ulaştırılarak Hıristiyan dünyanın acil müdahalesi istendi (8).

Anadolu içlerinde savaşın gittikçe hız kazandığı günlerde (Nisan 1920), San Remo Konferansı'nda varılan kararlar gereğince; Edirne, İzmir, Çatalca'ya kadar Trakya bölgesi Yunanistan'a veriliyor (9); Alaşehir, Balıkesir, Bandırma ve Bursa'nın düşmesi ile de Atina'da şenlikler düzenleniyor ve düzenlenen bu merasimlere 38 metropolit katılıyordu. Athenagoras da, bu şenlikler esnasında hocası olan Meletios'un Fener Rum Patrikliği'ne getirilmesi için kulis faaliyetleri yürütüyordu.

8 Aralık 1921'de, Meletios Patrik ilân edildi ve 6 Şubat 1922'de Marsilya'dan İstanbul'a geldi. İstanbul Rumları bunu, işgal kuvvetlerinin teminatı altında gösterilerle kutladılar (10).

Meletios'un Patrikliği'ni Osmanlı Hükümeti tanımayınca Patrik Vekili Metropolit Nikola şöyle bir açıklama yapmıştır: "Fener Rum Patrikhanesi, Başkan Wilson tarafından milletlerin kendi mukadderatlarına hakim olmaları prensibine dayanarak 6 Mart 1919'da Türk boyunduruğundan kurtulduğunu ve anavatanı Yunanistan'a iltihak ettiğini ilân etmiştir". Bu karar Bâb-ı Âli'ye resmi yollarla duyuruldu. Aynı zamanda Fener Rum Patrikhanesi'nin Türk Hükümeti ile her türlü bağlarını kopardığı da bir muhtıra ile büyük devletler temsilciliklerine tebliğ edildi (11).

Patrik Meletios, Patriklik makamına oturduğu andan itibaren yaptığı çalışma ve faaliyetlerle asıl niyetinin ne olduğunu açıkça göstermiştir. 16 Mart 1922'de, ihanetinden dolayı idam edilen Patrik V. Gregorius için asıldığı yerde küçük bir kilise yaptıracağını açıklayan Meletios, bunun ardından İstanbul Rum Kadınlar Cemiyeti'ne yaptığı ziyarette Anadolu'da savaşan Yunanistan askerine yardım kampanyasının genişletilmesini, bu yolda Patrikhanenin bütün kutsal eşyalarını bile satacağını bildirmiş, ertesi gün toplanan St. Synod Meclisi, Anadolu'da bulunan Yunanistan ordusuna telgraf çekilmesi kararını almıştır (12).

Ancak, Haziran 1922'ye gelindiğinde genel durum Türk milletinin lehine gelişmeye başlayınca; Emperyalist Devletler, Türk askerinin direnişi karşısında Yunanistan askerinin çekilmek zorunda kaldığını anlamışlardı. Bu gelişme Patrik Meletios'u oldukça tedirgin etmiştir. Meletios, bunun üzerine İngiltere Başbakanı Lloyd George'a bir telgraf çekerek; "İstanbul ve Anadolu Rumluğunun Türk Milli Mücadelesine terk edilemeyeceğinin ilân edilmesini" talep etmiştir. İşin başından beri Lloyd George ve Dışişleri Bakanı Lord Curzon tarafından desteklenen Meletios'un bu defa güvendiği İngiliz efendileri, yanında yer almayacaklar ve "...Bırakın Anadolu'da bu işi silah halletsin" diyeceklerdir.

Büyük Taarruz'un zaferle neticelenmesinin ardından artık her şeyin bittiğini anlayan Patrik Meletios ve sekreteri Athenagoras, Rum milletine yayınladıkları beyannâmede son gelişmelerin sükunetle karşılanmasını ve Tanrıya bağlanılması gerektiğinden bahsederek âdeta geleceğin hesabını yapmaya başlamışlardır (13).

1922 yılının son günlerine gelindiğinde artık her şey netleşmiş Anadolu'da emperyalist güçler ve onların işbirlikçileri tamamen susturulmuştu. Bunu hayli önceden fark eden Patrik Meletios, zaten yumuşatmaya başladığı tavrını Türk zaferinden sonra tamamen değiştirerek, Ankara ve Mustafa Kemal Paşa nezdinde Türkler'le barışmaya yönelmiştir. Meletios'un nazarında artık; "Türkler barbar olmadığı gibi Mustafa Kemal Paşa da dünyanın en büyük kahramanlarından biridir" (14).

Patrik Meletios yeni Türk hükümetiyle iyi ilişkiler kurmak ve ihanetleri için buradan daha iyi bir ortam bulamayacağının idrakiyle, gazetelere ardarda verdiği demeçlerle âdeta bir Türk milliyetçisi kesilir. Fakat 1923'te Lozan görüşmelerinin seyri, Meletios'u yerinden edecek gibi görünmektedir. Nitekim, Mustafa Kemal Paşa, 22 Ocak Bursa konuşmasında Patrikhane meselesini gündeme getirerek, Patrikhane'nin hiçbir imtiyazının olamayacağını bildirmişti (15).
Lozan Görüşmeleri'nde Fener Rum Patrikhanesi

Patrikhane meselesi Lozan görüşmelerinde "Azınlıklar Alt Komisyonu"nda gündeme geldi (16). İki numaralı Türk temsilcisi Doktor Rıza Nur, İstanbul Rumları'nın yerlerinde kalmalarını isteyen Yunanistan heyetine, bunun ancak Patrikhane'nin Türkiye sınırları dışına çıkmasıyla mümkün olabileceğini savunuyordu. Yunanistan temsilci heyeti ise Patrikhane'nin İstanbul'dan uzaklaştırılmasını öngören bir anlaşmaya taraf olmayacağını söylüyordu. Yunanistan heyetine göre bu kurum Türk'tü, Yunanistanlı değildi; bu yüzden Yunanistan'ın bu anlaşmayı imzalamasının hiçbir değeri olmayacaktı (17).

Patrikhane konusunda İsmet (İnönü) Paşa da Antlaşmanın imzalanmasından yirmi gün önce şu beyanâtta bulunmuştur:

"Biz, Rumlar'ın ve sâir anâsırın umûr-ı mezhebiyelerine tamamen hürmetkârız ve onların kiliselerine kemâfi's-sâbık riayet edeceğiz. İstedikleri reîs-i rûhânîyi intihâb hakkını hâiz olduklarını kabul ve teslîm ederiz. Ancak Patrikhane müessese-i hâzırâsının ibkâsına kat'iyen muvâffakat edemeyiz. Patrikhane müessesesi zaten hukûken tebeddül edecektir. Patrikhane'nin dahili meclisleri- ki, rûhânî, cismanî ve muhtelit meclislerden ibarettir- artık bugünkü şekilde kalamaz. Çünkü ortada artık Anadolu ve Rumeli Metropolitleri yoktur. Patrikhane, devletin Hudûd-ı hâzırâsına ve Rumlar'ın ancak İstanbul'da bulunabilmesine göre tebdîl-i şekil ve mâhiyet mecbûriyetindedir. Patrik Efendi'nin artık İstanbul'da işi yoktur. Bu, bir şahıs meselesi değildir. Bir müessese meselesidir ve bu müessese, arzettiğimiz esbâbdan nâşî behemehâl değişmelidir" (18).

Yunanistan başdelegesi Eleutherios Venizelos, I. Komisyon'da yaptığı konuşmada; "...Patrik, IV. ve V. yüzyıllardaki büyük gelişmelerinden ötürü Roma Kilisesi'nin de katılmasıyla bütün Hıristiyan kiliselerinin kararıyla Evrensel Patriklik'e (Patriarcal Oecumenique) yükseltilmiş olan İstanbul'un- başka deyimle, Yeni Roma'nın- başpiskoposudur. Dünyada hiç kimse bu iki görevi birbirinden ayıramaz." (19) demiştir.

İngilizler, Lozan Görüşmeleri sırasında, Türkler'in askeri ve diplomatik haberleşmesini dinleyip deşifre edebiliyorlardı. Bu sayede, Lord Curzon ve Rumbold, Türkler'in konumunda bir esneklik olabileceği zamanlarda Türk başdelegesi İsmet Paşa'yı sıkıştırmanın akılsızca olacağı zamanları doğru saptayabiliyorlardı (20).

Tartışmalar yüzünden müzakerelerin kesilme tehlikesi başgösterince Lord Curzon; "Eğer Patrikhane'nin bir tahrik göbeği olduğu doğru ise, bu Patrikhane'nin siyasi imtiyazlarını değiştirmek ve kaldırmak için sebep olabilir. Ama Patrik'in rûhânî ve kiliseye ait imtiyazlarını kaldırmaya sebep olamaz. Eğer din ve kilise salâhiyetleri yok olursa medeniyet dünyasının vicdanı kanar" (21) şeklinde bir fikir beyân etmiştir.

Hem katılan bütün devletlerin muhalefeti, hem de İngiltere başdelegesi Lord Curzon'un kesin tavrı nedeniyle Türk Heyeti esneklik göstermek zorunda kaldı. Bu arada Venizelos; "...Yunanistan temsilci heyetinin- Türk Hükümeti Lord Curzon'un teklifine katılırsa- şimdiki patriğin çekilmesini kolaylaştıracak biçimde davranmaya hazır olduğunu" da sözlerine ekliyordu (22).

Sonunda Türk Heyeti, Osmanlı döneminde bütün ayrıcalıkların kaldırılıp, yalnızca dini yetkileri ile sınırlı kalması koşuluyla Patrikhane'nin İstanbul'da kalmasını kabul etti. Başdelege İsmet İnönü de bu konudaki sözleri "sözlü senet" olarak kabul ettiğini bildirdi (23).
Lozan Antlaşması'na Göre Patrikhane'nin Durumu

Fener Rum Patrikhanesi, tek başına bir kurum olarak Lozan Antlaşması'nda yer almamıştır. Yani Lozan Antlaşması, Patrikhane'yi ne ismen ne de özel bir şekilde zikrederek bununla ilgili bir hüküm koymuş değildir. Durum böyle olunca Ortodokslar'ın Ekümenik Patrikliği'nin bir ibadet kurumu olarak Lozan Antlaşması'nda herhangi bir teminat ve koruma altına sokulmamış olduğu açıktır. Patrikhane'nin tek sığınağı, Türk Hükümeti'nin ve Türk milletinin hoşgörülüğü olarak öngörülmüştür (24).

Lozan Antlaşması'nın 38. Maddesi; bütün Türk vatandaşlarının din, mezhep ve inanç hürriyetinden söz ederken, bu hürriyetleri ve bu hususiyetlerden doğan hakları "kamu düzeni" şartına bağlamıştır. Kamu düzeni şartı modern kamu hukukunda devlet egemenliğinin en tabiî ve en temel yetkilerinden biridir. Hiçbir devlet, hürriyetin kullanılması pahasına kendi kamu ve toplum düzeni ile güvenliğinin tehlikeye girmesine göz yumamaz.

Yine Lozan Antlaşması'nın 39. Maddesinde; "Bütün Türk halkının din ayrımı yapılmaksızın kanun nazarında eşit olacağı" esası kabul edildiğine göre, aynı hakların yanında aynı yükümlülüklere de sahip olmak gerekmektedir. Türk kanunlarının yüklediği mükellefiyetlere, hangi nitelikle olursa olsun her Türk kurumu tabi olurken, Müslüman olmayan vatandaşlara ait bir kurumun bu mükellefiyetin dışında kalması Lozan sisteminin kabul etmediği bir durumdur. Bu noktayı da Patrikhane'nin unutmaması gerekmektedir (25).

Sonuç olarak Fener Rum Patrikhanesi İstanbul'daki Rumlar'ın özel kilisesinden ibarettir. Bu ve buna benzer kiliselerle kurumlar ve içindeki personelin çalışması Türk kanunlarına bağlıdır. Esasen başta Patrik olmak üzere diğer papazlar ve dini kişiler, Türk tabiîyetindedirler ve böyle olmak zorundadırlar (26).
Lozan Sonrası Patrikhane ve Patriklerin Faaliyetleri

Lozan'da varılan sözlü anlaşmanın ardından Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Patrik seçimini denetlemeye başlamıştır. İstanbul Valiliği 6 Aralık 1923 günü Patrikhane'ye gönderdiği yazıda, Patrik adayının Türkiye vatandaşı olması ve seçim sırasında Türkiye'de görevli bulunması gerektiğini bildirmiştir (27). Bu arada Patrik IV. Meletios, Barış Antlaşmasının, imzalanmasından sonra istifa etmek zorunda kalmıştır. Yerine İstanbul Valiliği'nin bildirisine uygun olarak Kadıköy Metropolidi Grigorios 6 Aralık 1923 günü patrik seçilmiştir. Bundan sonraki seçimde Türkiye'nin denetimi zorlanmak istenmiştir. Türkiye'nin istemediği Konstantin Araboğlu, patrik seçilmiş, Türkiye de Araboğlu'nu 29 Ocak 1925'te trene bindirerek Selanik'e göndermiştir (28).

Sonuçta Araboğlu'nun yerine İzmir Metropolidi Vasilios ile Kadıköy Metropolidi Ioakim, patriklik için aday olmuşlar; ancak Türk Hükümeti, Kurtuluş Savaşı sırasında Patrikhane'nin bastığı ve Türkler'in Rumlar'a mezalim yaptığını iddia eden "Kara Kitap"ın yazarı olduğu gerekçesiyle Ioakim'i istememiş ve III. Vasilios patrik seçilmiştir (29).

Bu dönemden sonra, Türkiye ile Yunanistan arasında iyi ilişkiler kurulmaya başlandığından Patrik'e Türkiye'de itibar gösterilmeye başlanmıştır. Lozan'dan sonra "Başpapaz" olarak hitap edilen patriklere 7 Ocak 1930'da seçilen Fatios'tan itibaren Türk makamları "Patrik" diye hitap etmeye başlamışlardır. Bu arada Türkiye'ye gelen Yunanistan Başbakanları, örneğin Venizelos (1931) ve Çaldaris (1933-1934) Patrik'i Fener'de ziyaret etmişlerdir (30).

İkinci Dünya Savaşı ile birlikte bir canlanma içerisine giren Patrikhane'nin bu hareketliliği, ABD'yi rahatsız etmeye başlamıştır (31). 21 Şubat 1946'da Patrik seçilen Maksimos'un Sovyet yanlısı olduğu iddiaları üzerine ABD el altından yeni aday arayışına girmiş ve sonunda Kuzey ve Güney Amerika Başpiskoposu Athenagoras üzerinde anlaşmaya varılmıştır. Patrik Maksimos, 1948'de istifa ettirilerek Athenagoras patrikliğe getirilmiştir (32).

Bunun tam anlamıyla bir "ABD Operasyonu" olduğunu söyleyebiliriz. Yeni patriğin kim olacağı ABD tarafından belirlenmiştir. Athenagoras ile beraber Patrikhane, "Uluslararasılaşmış" ve devreye ABD girmiştir. Bu dönem artık ABD'nin Patrikhene ile doğrudan ilgilenmeye başladığı dönemdir. Bunun temel nedeni Stalin'in II. Dünya Savaşı'ndan itibaren Rus kilisesinin üzerindeki baskıları hafifletmeye başlaması, buna karşılık olarak da, bu kilisenin "Komünizme muhalefet"ten vazgeçmesidir (33).

Athenagoras, 1972'deki ölümüne kadar süren patrikliği döneminde Hıristiyan dünyası ile önemli olaylar meydana gelmiş, Papa VI. Paul ile Kudüs'te görüşmüş, ardından Papa, İstanbul'u ziyaret etmiş ve Vatikan ile Fener karşılıklı olarak Aforozları kaldırmışlardır (34).

16 Temmuz 1972'de patrikliğe Gökçeada ve Bozcaada Metropolidi Dimitrios seçilmiştir. Bu dönemde Papa II. Jean Paul 29 Kasım 1979'da İstanbul'a gelmiş, bu arada Patrik; 1987'de Moskova'yı, 1990'da da ABD'yi ziyaret etmiştir. Bu ABD ziyareti, Patrikhane açısından bir dönüm noktasıdır. Doğu Bloku'nun çöküşü ve bu topraklardaki insanların dine dönüş eğilimi, ABD'yi yine Patrikhane ile ilgilenmeye itmiştir. Ancak bu ilgi, bu ziyaretle birlikte açık bir desteğe dönüşmüştür (35).

Dimitrios, 3 Ekim 1991'de ölmüş, yerine 22 Ekim 1991'de, 1940 Gökçeada doğumlu olan Kadıköy Metropolidi Bartholomeos (Vartholomeos) Patrik seçilmiştir (36). Bartholomeos'nun dönemi, Patrikhane trafiğinin hızlandığı, Patrikhane'nin hızla dışa açıldığı çok hareketli bir dönemdir. Öncekilerine göre, oldukça genç yaşta Patrik seçilen Bartholomeos, uluslararası konjonktürün de yarattığı koşullarla popülaritesini gittikçe arttırmaktadır (37).
Ekümeniklik Meselesi

Türkiye, Fener Rum Patrikhanesi'nin Lozan Barış Konferansı'nda yapılan sözlü anlaşmaya saygı göstermesine dikkat etmektedir. Buna göre Fener Rum Patrikhanesi, Türkiye'de kalan Rum azınlığın dini hizmetlerini yerine getirmekle yetinmelidir. Oysa Patrikhane tarihten gelen bir alışkanlıkla halen "ekümenik" olduğunu iddia etmekte, Türkiye ise bu iddiayı kabul etmemektedir (38).

"Ekümene" (Gr.Oikoumene, Oikoumenos); eski Grekçe'de "sürekli yerleşim alanı" anlamına gelmektedir. Kalıcı yerleşim görmüş toprak bütünlüğünü ifade eder. Bu nedenle de "uygarlık" kavramıyla bağlantılıdır. Aynı zamanda üstün bir kültürün ifadelendirilişi "Ekümene" kavramıyla anlatılır (39).

"Ekümenik" (Gr.Oecumenicus); kelime anlamıyla "ekümene"den türetilmiştir. Cihanşümul, evrensel, dünya çapında anlamında kullanılır. 20. yüzyılda ise Protestan ve Doğu Ortodoks Kiliselerinin kurdukları mezheplerarası farklılıkları mahfuz tutarak Hıristiyanlığı yaymak amacına yönelik olan Kiliselerarası Birliği ifade eder. Bu ekümenik hareketin merkezi İsviçre'nin Cenevre şehrindedir. Cenevre'de egemen olan Protestan etiğinin Calvinist Kilisesi ile bağlantılıdır. Almanya'da ise yine Protestan kiliselerinden olan Lutheran Kiliseleri ile bağlantılıdır. Fener Rum Patrikhanesi de bu hareketin öncülerindendir.

Ekümenik, bu kilise hareketi içinde "strateji" anlamında kullanılır. Kilise sayesinde çok önemli bir rol oynayan strateji kavramı ilahiyata değil, dünyevi yönetim literatürüne aittir. Dolayısı ile kilise siyasetinde "strateji", siyaset aracılığı ile Hıristiyan misyonerliğini özellikle gençler arasında yaygınlaştırmaktır. Bu hareketin içinde fiilen yer alan ve bu stratejiyi icra eden şahıslara "ekümenist" denilir. Bu ekümenik ideolojiye de "Ekümenekolizm" denilmektedir (40).

Fener Patrikhanesi, bu ideolojinin yeryüzündeki Ortodoks temsilcisidir. Bu nedenledir ki; günümüzde Fener Rum Patrikhanesi, bir dinin olmaktan çok bir ideolojinin siyasi strateji üretim merkezi durumundadır.

Türkiye Cumhuriyeti'nin Patriğin ekümenik ünvanını tanımak için hukuki bir sorumluluğu yoktur. Lozan Konferansı'nda yapılan sözlü anlaşmaya göre de; Patrikhane'nin İstanbul'da kalması, dünya işlerine karışmaması şartına bağlanmıştı.

Günümüzde ekümenizm ile Türkiye Cumhuriyeti içindeki ve dışındaki Ortodoks kiliselerinin birleştirilmesi söz konusudur. Patrik Bartholomeos, 5 Mayıs 1997 tarihli TIME dergisinde çıkan demecinde; "Ortodoks Hıristiyanlara, doğu-batı yakınlaşmasını sağlamada özel bir görev düştüğüne inanıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti gibi bizim de her iki dünyada ayağımız var" demiştir. Böyle bir görev siyasi bir faaliyettir. Bu faaliyetin Amerika ve Rusya'daki Ortodoks kiliselerinin aralarındaki ilişkileri de kapsadığı hatırlanırsa, Türkiye bakımından siyasi niteliği açıktır.

Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Moskova Ortodoks Patrikliği, Rusya içinde yeniden öne çıkmıştır. Uluslararası alanda rol oynamak istemektedir. Bu gelişme İstanbul ve Moskova Patriklerini karşı karşıya getirmektedir. 1997 yılı Haziran ayında Moskova Patriği II. Alexios; "Ekümenizm, tehlikeli ve hiçbir biçimde kabul edilemez" şeklinde bir açıklamada bulunmuştur. Bununla birlikte, Türkiye'nin Rusya ile ilişkileri bir çok problemle doludur. Bunlara bir de iki Ortodoks kilisesi arasındaki sürtüşmeleri eklemek Türkiye'ye bir yarar sağlamaz, Patrikhane, yeniden dünya işlerine katılmak istiyorsa bu faaliyeti New York'ta daha etkili bir biçimde yapabilir. İstanbul'da kalmak istiyorsa dünya işlerinden elini çekmesi gerekmektedir (41).

Türkiye, Lozan Barış Konferansı'nda Patriğin siyasi faaliyetlerinden şikayetçi olmuştu. Şimdi Patrikten siyasi yardım istemek geçmişteki tecrübemiz ile tutarlı değildir. Türkiye-Yunanistan ilişkileri ya da Avrupa Birliği gibi konularda Patrikhane'yi kullanmak, onu siyasetin içine çekmek anlamına gelir ki; bu da Patrikhane'nin ekümenizm yolunda almak istediği en önemli mesafedir.

Günümüzde Fener Rum Patrikhanesi ve Ortodoksluk üzerinde tartışılan konu; Patrikhane'nin statüsünün yükseltilerek güçlendirilmesidir. Bu konuyu ABD Başkanı Bill Clinton, 1994 yılı Mart ayında Başbakan Tansu Çiller'e yazdığı mektupla gündeme getirmiştir (42).

Clinton mektubunda; Patriğin sıkıntılarının azaltılmasını istemiş, ancak bu sıkıntıların neler olduğu mektupta dile getirilmemiştir (43). Clinton'un Fener Rum Patrikhanesi ile ilgilenmesinin en önemli nedenlerinin başında, Amerika'da çoğu Anadolu'dan göçmüş yaklaşık 5 milyon Rum kökenli Ortodoks'un bulunması ve bunların verdiği oyların seçimlerde etkili olması önemli bir etkendir (44).

İstanbul Valiliği'nin Patriğin seçimi hakkında Patrikhaneye 1970'de bildirdiği ilkelere göre patrik adayının Türk vatandaşı olması şarttır ve bu ilkelere göre Patriği İstanbul'daki ve İmroz'daki metropolitler Fener Rum Patrikhanesi'nde toplanarak gizli oy ile seçmektedirler. Bu seçim sisteminin değiştirilmesi, Fener Rum Patriğinin dünyada, bu arada Amerika'da bulunan kendisine bağlı Ortodoks kiliselerinin temsilcilerinden oluşan bir dini meclis tarafından seçilmesi istenmektedir (45). Dünyada yaklaşık 150 milyon Ortodoks bulunmaktadır. Bunların 125 milyonu Rusya'da yaşamaktadır. Diğer 25 milyon Ortodoks, dünyanın değişik yerlerinde Rum ve Rus göçmenlerinin oturdukları ülkelere yayılmışlardır. Fener Rum Patrikhanesi, yeni seçim sistemi ile gerçekten ekümenik olacak ise Rusların da söz sahibi olmak isteyecekleri unutulmamalıdır.

Patrik Bartholomeos'nun isteklerinden birisi de Heybeliada Ruhban Okulu'nun tekrar açılmasıdır. Bartholomeos bunun; "dinsel inanca gerçek saygının ifadesi olarak Türkiye'nin Avrupa'daki imajı bakımından çok olumlu" olacağına inanmaktadır. Bu durum hiç kuşkusuz Patrikhane'nin tarihi imajını canlandıracaktır (46).

Fener Patrikhanesi, gerçekte Hıristiyan aleminde özel statüdeki bir kiliseyi temsil etmektedir. Lozan'da azınlıkların varlığı ve hakları kabul edilmiş ve fakat çok önemlidir ki; Fener Patrikhanesi sadece bir azınlığın kilisesi olarak belirtilmiştir. Gerçekten de Fener Patrikhanesi, statüsü itibariyle bir azınlık kilisesidir. Fener'in iddia ettiği gibi "ekümenik kilise" değildir. Evrensellik iddiasındaki Fener Patrikhanesi gerçekte bir azınlık kilisesi olduğunu bilerek kelimenin tam anlamıyla siyasi ve ideolojik faaliyetler yürütmektedir. Diğer bir deyişle Fener Patrikhanesi; "dini siyasete alet eden" bir kurum özelliğini kazanmıştır.

Fener Rum Patrikhanesi'nin ruhani lideri I. Bartholomeos kendisinin "Ekümenik Patrik" sıfatı ile kabul edilmesini istemekte ve bu alanda yoğun çalışmalar yapmaktadır. 19 Nisan 1994'te AB Parlamentosu'nda bu sıfatla bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmada Patriğin neler söylediği önemli değildir. Önemli olan, Patriğin statüsünün AB Parlamentosu tarafından kabul edilmesidir (47) .
Yunanistan'da yayınlanan "To Vima" gazetesinin 20 Eylül 1995 tarihli "Patrikhane ve Türkiye'nin Gerçek Siyasi Çıkarları" başlıklı yazısında; "BM, Avrupa Parlamentosu, Dünya Kiliseler Birliği Konseyi, dünyadaki bütün Ortodoks kiliseler, ABD Başkanı, Papa (Vatikan), Patrikhaneyi Ortodoksların merkezi olarak kabul ediyorlar..." denilmekte ve Türkiye'nin de bu gerçeği kabul etmesi istenmektedir.
Pontus Meselesi

"Pont", "Pontus" veya "Pont Euxin", eski Yunanlılar'ın Karadeniz'e verdikleri bir isimdir ve genellikle bu terim Doğu Karadeniz sahilleri için kullanılmaktadır (48). İstanbul'da yayınlanan Patris Rum Gazetesi'nin 17 Ocak 1919'daki bir yazısına göre, hayali Pontus Devleti'nin sınırları, Paris'te bastırılan haritada şu Türk bölgelerini sınırları içine almaktadır: Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun, Sinop, Gümüşhane, Şarki Karahisar, Tokat, Amasya, Çorum, Yozgat sancaklarının tamamı, Erzurum vilâyetinin İspir ve Bayburt kazaları, Erzincan Sancağının Refahiye ve Kuruçay kazalarının tamamı, Sivas vilâyeti ile Koçgiri, Hafik, Yenihan kazaları kısmen, Kastamonu vilâyetinin Tosya, Taşköprü kazalarının tamamı, kısmen İnebolu kazası. Bu hayali ülkenin başkenti olarak da Samsun gösterilmekte ve yüzölçümü 70.000 km2 olarak kabul edilmektedir (49).

Tarihi Pontus Krallığı, M.Ö. 301'de Pers Satrapı'nın oğlu I. Mithridates tarafından kurulmuş ve M.Ö. 64 veya 63'te yıkılmıştır (50). Daha sonra Doğu Karadeniz Bölgesi'nde, Doğu Roma'nın zayıflaması ile Trabzon Devleti (1207-1461) kurulmuştur. Doğu Roma Prensi Alexy Komnen tarafından kurulan bu devlet ile önceki Pontus Krallığı arasında herhangi bir ilişki mevcut değildir (51).

Mahmut Goloğlu Fransız kaynaklarına dayanarak, daha Pontus Krallığı'nın kurulduğu dönemde bölgede oturmakta olan halkın üç bölüm olduğunu, bunların; İranlılar, kıyı şehirlerinde Rumlar ve bölgenin asıl yerli halkı olan Turanlılar olduğunu ileri sürmektedir (52). Diğer taraftan bölgede Hıristiyanlığın yayılmasından önce Grekler'in ve Fenikeliler'in kıyı şehirlerinde koloniler kurdukları bilinmektedir (53). Bölge halkı, Roma hakimiyetine girmesine paralel olarak Hıristiyanlaşmaya başlamış, Trabzon Devleti döneminde buraya bir kısım Doğu Roma soyundan gelen aileler de yerleştirilmiştir (54). Bölgenin bu karışık sosyal yapısından dolayı Hıristiyanlığı kabul eden Ortodoksların tamamının Grek asıllı olduklarını söylemek mümkün değildir (55).

1080 yıllarından itibaren Kıpçak Türkleri'nin bölgeye gelmeleri, diğer taraftan Moğol baskısından kaçan Türkmenler'in bir kısmının bölgeye yerleşmeleri, bölgenin daha Trabzon Devleti yıkılmadan Türkleşmesine yol açmıştır (56). 1461 yılında da bölgenin Osmanlılar tarafından fethinin ardından Doğu Roma kalıntıları ortadan kalkmıştır.

Doğu Karadeniz Bölgesi'nin gerek siyasi tarih, gerekse sosyal yapı açısından Rumlarla ciddi anlamda bir ilişkisi bulunmamaktadır. Bölgede kurulan ilk Pontus Krallığı ile 1207'de kurulan Trabzon Devleti'ni birbirine karıştıran Rumlar, ortaya bir Rum-Pontus Devleti çıkarmışlar ve buna dayanarak 20. yüzyılda bu devleti canlandırma iddiası ile Karadeniz kıyılarında bir Rum-Pontus Devleti kurma hayaline kapılmışlardır (57).

Doğu Karadeniz kıyılarında bir Pontus-Rum Devleti'nin kurulması fikri, Yunanistan'ın bağımsızlığını kazandığı yıllara dayanmaktadır. Bölgede bir Pontus Devleti'nin kurulması Megali İdea'nın hedeflerinden biri olmuştur (58). Nitekim bağımsız Yunanistan'ın kurulduğu 1830'lu yıllardan sonra Doğu Karadeniz bölgesine karşı ilgi artmıştır. 1870'ten sonra da özellikle Yunanistan'dan gelen Rumlar'ın sayıları artmış, Atina'da yerleşmiş siyasi kişiler, Samsun'u merkez yaparak çalışmaya başlamışlardır (59) . Pontusçuluk konusunda siyasi bir hareketin mümkün olabileceği fikri de 1908 yılında II. Meşrutiyet'in ilânından sonra açıkça ortaya atılmaya başlamıştır. Bölgede ilk silahlı çeteyi de Amasya Metropolidi Germanos 1908 yılında Samsun'da kurmuştur (60). Trabzon'daki Yunanistan Konsolosluğu da 18 Ekim 1912'de Trabzon Metropolidine bir tezkere yazarak, Yunanistan Kralı I. Yorgi'nin isim günü olan 23 Nisan'da Aya Gregorios Kilisesi'nde tören yapılmasını istemiş ve böylece konu tamamen bir Yunanlılık konusu haline gelmeye başlamıştır (61).

Bununla birlikte, Yunanistan'ın Megali İdea'yı gerçekleştirmek üzere, Etnik-i Eterya'dan Mavri Mira'ya kadar kurdurduğu bir çok cemiyete paralel olarak Türkiye'de Pontus Cemiyetleri de kurulmaya başlanmıştır. Bu Pontus cemiyetlerinin temeli 1904 yılında Merzifon Amerikan Koleji'nde atılmıştır (62).

Birinci Dünya Savaşı sırasında Ruslar'ın Trabzon'u işgal etmeleri ve Rumlar'ı silahlandırmalarıyla Pontusçuluk faaliyetleri çetecilik yapmak suretiyle ivme kazanmıştır (63). Bu faaliyetlerin gerçekleştirilmesinde dini kuruluş ve din adamlarının rolü en başta gelmektedir. İstanbul'daki Fener Rum Patrikhanesi de, Pontus Devleti kurma teşebbüsünde, öncü rol oynayan kuruluşlardan birisidir.1904 yılında İnebolu'da Manastır denilen tepede ilk Pontus teşkilâtını kuran da Rahip Clemeatios'tur (64). Yüksek dereceli Ortodoks papazları, bilhassa Amasya Metropolidi Germanos ve Trabzon Metropolidi Chrysanthos, çetelere cesaret vermiş ve davalarını uluslararası mercîler önünde savunmuşlardır (65).

Ruslar'ın Karadeniz'den çekilmesiyle birlikte Osmanlı Devleti, bölgede hakimiyeti yeniden sağladı. Ancak, bu dönemde Pontusçuluk faaliyetleri de uluslararası bir boyut kazanmıştır. Nitekim 5 Mayıs 1917'de Tiflis'te "Yunanistan Kafkaslar Kongresi" yapılmış, 1917 Ekim ayı ortalarında Atina'da, Karadeniz kıyı şehirlerinde yaşayan Pontuslular'ın temsilcilerinin katıldığı, bölgedeki Rumlar'ı bağımsız bir devletin çatısı altında toplamayı amaçlayan önemli bir kongre yapılmıştır. Ekim 1917'de Paris'te "Pontus Milli Merkezi" kurulmuş, ayrıca ABD'de de aynı amaçla özel bir komite meydana getirilmiştir (66). Temmuz 1918'de Pontus'un bağımsızlığının ve I. Dünya Savaşı'nda Kafkaslar'a giden Rumlar'ın tekrar eski vatanlarına dönme arzularının dile getirildiği bir başka Pontus Kongresi de Bakû'de toplanmıştır (67) ve nihayet 1918 Ekiminde Batum'da Pontus Milli Merkezi kurulmuştur (68).

Mondros Mütarekesi ile birlikte Rumlar, bölgedeki faaliyetlerini daha da artırmışlardır. Yunanistan ve İtilâf Devletleri'nin kışkırtmaları ve yardımları ile faaliyetlerini hızlandıran Rumlar, bir yandan diplomatik girişimlerde bulunurlarken diğer yandan da bölgede nüfus üstünlüğü kurmak amacıyla dışardan göçmen getirmeye çalışmışlar ve çetecilik faaliyetlerine yönelmişlerdir (69).

Eleutherios Venizelos'un telkinleriyle, Trabzon Metropolidi Chrysanthos, Ermenilerle bir "konfederasyon" oluşturma çabası içine girmiş (70), bu amaçla 14 Kasım 1919'da Batum'a gitmiştir (71). Batum'dan Tiflis ve Erivan'a geçen Chrysanthos burada, Ermenilerle federasyon görüşmelerine katılmıştır. Yapılan görüşmeler sonunda, Ocak 1920'de, Rum-Ermeni Antlaşması imzalanmıştır. Yunanistan subayı ve Pontus davasının ileri gelenlerinden Kathenitios ile Ermenistan temsilcisi General Terminassian arasında imzalanan bu anlaşma ile Müttefiklerin veya Yunanistan'ın bölgeye askeri yardım göndermesi kararlaştırılmıştır (72).

Eleutherios Venizelos, bu anlaşmanın Anadolu'daki milli hareketi, iki ateş arasında bırakarak güçlenmesini engelleyeceğine ve Doğu'da meydana getirilecek Rum-Ermeni-Gürcü ittifakının güçlü bir set oluşturacağına inanıyordu (73).

Doğu Karadeniz Bölgesi'nde, Mütareke döneminde, yoğun bir şekilde çetecilik faaliyeti gösteren Pontus çetelerinin sayısı 25 bin civarınaydı (74). Samsun ve dolaylarında yoğunlaşan bu çetelerin, Yunanistan'ın, milli kuvvetleri arkadan vurma stratejisi içinde, Yunanistan ordusu ile koordineli bir şekilde hareket ettikleri görülmektedir.

Mütareke döneminde, Pontus çeteleri ile savaşacak yeteri kadar kuvvet bulunmadığından bu çetelerin üzerine gerektiği kadar gidilememiştir. Mustafa Kemal Paşa'nın 24 Nisan 1920'de TBMM'nde yaptığı konuşmada (75); Pontus meselesini çözmekle görevli kuvvetlerin büyük bir komuta altında birleştirilmesi gereğini vurgulaması üzerine, Pontusçuluk faaliyetlerini köklü bir şekilde halletmek amacıyla 9 Aralık 1920'de Merkez Ordusu kurulmuş, komutanlığına da Nurettin Paşa tayin edilmiştir. 1923 yılının ilk aylarına kadar sürdürülen mücadele neticesinde Pontus çetelerinin isyanı tamamen bastırılmıştır (76). Bu olaylar sırasında Pontus çeteleri tarafından 1.814 Türk öldürülmüş, 3.713 ev yakılmış, 1.800 civarında gasp ve soygun olayı gerçekleştirilmiştir (77). Buna karşılık bu mücadele sırasında 1.118 Rum çeteci öldürülmüştür (78).
Günümüzde Pontusçu Faaliyetler ve Yunanistan'ın İddiaları

Yunanistan son günlerde, sözde "Ermeni Soykırımı" iddialarının dünya kamuoyunda büyük yankı uyandırması ile birlikte "Pontus Soykırımı" masalını gündeme getirmekte ve dünyanın dört bir yanında yaşayan soydaşlarını da yanına alarak, bunu Türkiye aleyhine propaganda malzemesi olarak kullanmayı sürdürmektedir.

Yunanistan'da Sosyalist PASOK partisi, ilk kez 1981'de iktidara geldikten sonra Pontus konusu, partinin Türkiye'yi parçalama politikasının bir malzemesi oldu. Pontus konusu şimdi yaşadığımızı sandığımız dostluk döneminde bir de "Soykırım" sözcüğüyle beslenerek gündemdeki yerini "Pontus Soykırımı" olarak aldı (79).

Yunanistan'da son olarak, 14 Şubat 2001'de Kültür Bakanı Evangalos Venizelos ve İçişleri Bakan Yardımcısı Kostas Kaiserlis tarafından hazırlanan ve imzalanan, 14 Eylül'ün; "Küçük Asyalı Yunanlılar'ın Türk Devleti Tarafından Soykırımını Anma Günü" olarak ilân edilmesi için Yunanistan Cumhurbaşkanı Kostis Stefanapulos'un onayına bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi sunulmuştur (80).

Türkiye-Yunanistan ilişkilerini tahrik etmeyi alışkanlık haline getiren Yunanistanlı politikacılar, Devletin kontrolünde bulunan "Makedonya Ajansı"nın Internet dosyasına "19 Mayıs Pontus Soykırımı" başlıklı bir de dosya ilave ettiler.

Bu dosyadaki bazı bölümlerin tercümesi şu şekildedir (81):

"1920 Ocak ayında Pontuslu'lar, Ermenilerle birlikte bir federasyon kurma kararı aldılar. Trabzon Başpiskopos'u Chrysanthos Filipidis ile Ermenilerin lideri Aleksandr Hatisyan, Pontus-Ermeni Federasyonu Anlaşması'nı imzaladılar. Ancak Kasım 1920'de, Ermeni ordusu Erzurum'da Kemal'in kuvvetleri karşısında yenilip Türklerle anlaşma imzalayınca Pontuslular tek başlarına kaldılar."

1993 Ağustosunda "Sümelalı Meryem Ana Vakfı"nın düzenlediği toplantıda konuşan o tarihteki Yunanistan Başbakanı Mitsotakis şunları söylemiştir: "Anadolu'daki Helenizmin bu bölgedeki köklerinden kopmasından 70 yıl sonra, milletimizin tarihinde bir daha böyle bir trajedi yaşamaması için dua etmeliyiz. Dedelerimiz, Pontus topraklarına dönüş hayalini size miras bırakarak öldüler. Bu mirası kalbinizin içinde koruyun. Pontus'u ve kökeninizi asla unutmayın. Kaybedilmiş vatanın anası, Helen ırkının en güzel idealleri ile bağdaşmıştır..." (82). Bu ve buna benzer görüşler, bir çok Yunanistanlı parlamenter tarafından sürekli gündeme getirilmek suretiyle; Yunanistan halkının duyguları istismar edilmekte ve oy avcılığında malzeme olarak kullanılmaktadır.

Yunanistan; aynı zamanda, kurduğu ve kurdurduğu Pontus dernekleri vasıtasıyla turizm mevsimlerinde Doğu Karadeniz Bölgesi'ne "Unutulmayan Kaybolan Vatanlara Gezi" adı altında periyodik geziler de düzenleyerek olayı canlı tutmaya çalışmaktadır (83).

Yunanistan'ın Pontus konusundaki en çarpıcı faaliyeti, bu amaçla kurdurduğu derneklerdir. Yunanistan, yurt içi ve dışında toplam 200 civarında Pontus derneği kurdurmuştur (84). Bu derneklerin, koordineli bir şekilde çalışmalarını sağlamak amacıyla da federasyon oluşturdukları dikkat çekmektedir. Oluşturulan bu Pontus dernekleri federasyonları şunlardır:

• Güney Yunanistan Pontuslular Dernekleri Federasyonları,
• Rusya Pontuslular Dernekleri Federasyonu,
• Avustralya Pontuslular Dernekleri Federasyonu,
• Ukrayna Pontuslular Dernekleri Federasyonu,
• Almanya Pontuslular Dernekleri Federasyonu,
• ABD ve Kanada Pontuslular Dernekleri Federasyonu,
• Gürcistan Pontuslular Dernekleri Federasyonu,
• Pontuslular Dernekleri Pan-Helenik Federasyonu,
• Kazakistan Elen Cemaatleri Federasyonu,
• Ermenistan Pontuslular Birliği,
• Kıbrıs Pontuslular Birliği.

Yunanistan'da, bu dernek ve federasyonlar vasıtasıyla periyodik olarak ülke içinde ve dışında uluslararası "Pontus Helenizmi Kongreleri" düzenlenmektedir. Bu kongrelere Başbakan dahil üst düzey devlet görevlileri bizzat katılmakta ve teşvik etmektedirler.

Yapılan bu kongrelerde ve yayınlanan kitap, makale ve bildirilerde Türkler'in 350 bin Pontuslu'ya soykırım uyguladığı iddia edilmektedir. Bu soykırımın iki aşamada gerçekleştiği; birincisinin 1916-1918 yılları arasında I. Dünya Savaşı sırasında, ikincisinin de Türk Milli Mücadelesi döneminde 1919-1923 yılları arasında olduğu iddia edilmektedir. Ayrıca, Türkiye'de yaşayan 700 bin Pontuslu'dan 350 bininin katliam ve sürgün metodlarıyla yok edildikleri ve ancak 180 bininin Yunanistan'a dönebildiği belirtilmektedir. Türkiye'nin bu soykırımı tanıması ve tazminat ödemesi talep edilmekte, bununla birlikte Türkiye'nin Pontus Soykırımı'nı tanımadığı müddetçe Avrupa Birliği'ne kabul edilmemesi için Avrupa ülkeleri nezdinde propagandalar yapılmaktadır. Ayrıca konu ile ilgili olarak Yunanistan içinde, Avrupa Parlamentosu merkezinde, İngiltere'de Almanya ve Moskova'da çeşitli sergiler düzenlenmektedir (85).

Bu iddialara rağmen bilindiği üzere, Mütareke döneminde Doğu Karadeniz bölgesinde 250-260 bin civarında Rum yaşamaktaydı. Justin Mc. Carthy'e göre bu rakam 260 bin 313'tür (86). Dolayısıyla 350 bin Rum'un yaşamadığı bir bölgede 350 bin kişinin soykırıma uğradığını iddia etmek hayal ürünü olmaktan ileriye gitmemektedir. Bununla birlikte mübadele yoluyla Yunanistan'a giden Pontuslular'ın sayısı 1928 Yunanistan Nüfus Sayımı istatistiklerine göre 182 bin 169'dur (87). Bu rakama 1922'den itibaren 1928'e kadar ölenlerin sayısı da eklendiğinde miktar 200 bin civarında olmaktadır. Bununla birlikte 1922-1928 yılları arasında ABD, Kanada ve Avustralya gibi ülkelere göç edenler de eklendiğinde rakam 210 bin civarına ulaşmaktadır (88). Yaklaşık 260 bin insandan 210 bini Yunanistan ve diğer ülkelere göç ettiğine göre kaç kişinin öldüğü veya kaybolduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Bütün bu iddiaların yanında Türkler'in kaybı hiç hesaba katılmamaktadır. Pontus bölgesi olarak iddia edilen yerlerden Kastamonu ve Trabzon'daki savaşlar olmasaydı 1922 yılında yaşaması gereken nüfus ile yaşayan nüfus arasında büyük farklar bulunmaktadır. Türkler'in kaybı oldukça fazladır (89). Bu kayıp Türk nüfusun önemli bir kısmının, "Pontuslu çeteler"in ellerinde hayatlarını yitirdikleri gerçeği inkâr edilemez bir olgu olarak önümüzde durmaktadır. (90) .

Bütün bu tarihi ve ilmi gerçeklere rağmen, Türkiye ile gerginlik ve sürtüşmeyi milli bir politika haline getiren Yunanistan, "19 Mayıs" gününü sözde "Pontus Soykırımını Anma Günü" olarak kabul eden bir yasa çıkarmıştır. 24 Şubat 1994 tarihinde Yunanistan Parlamentosu'nda oybirliği ile kabul edilen bu yasa, 7 Mart 1994 tarihinde Yunanistan Cumhurbaşkanı tarafından onaylanarak, yürürlüğe girmiştir. Bununla birlikte, 19 Mayıs gününün milli bir bayram olarak anılması, bütün eğitim kurumlarında konuyla ilgili konuşmalar yapılması ve kiliselerde ayinler düzenlenmesi ön görülmüştür (91).
Çevre ve Vahiy Sempozyumu (23 Eylül 1995)

1995'in ilk aylarında Fener Patrikhanesi'nin iki numaralı ismi John Pergamon başkanlığında Londra'da bir araya gelen birkaç kişi, üç yıldır Türkiye'de fırtınalar koparan bir girişimin çerçevesini çizecekti. "Metropolit" unvanını taşıyan Pergamon'un yanı sıra, Türkiye'den Mehmet Dülger, İsrail'den Prof. Daniel Amit ve Yunanistan'ın eski Başbakanı Andreas Papandreu'nun oğlu Prof. Georges Papandreu gibi isimler bir masanın etrafında bir araya geldiler (92).

Fener Patrikhanesi, popülaritesini artıracak bir girişim başlatmak amacındaydı. Dünyada giderek yayılan çevrecilik hareketleri ile bir bağlantı kurularak bu sağlanabilirdi. Ancak, Patrikhane'nin öncülük edeceği bir çevrecilik etkinliği daha başlangıçta sancılı başladı. Londra'daki toplantıda İslam ve Musevi dünyasından da isimler olduğu halde sürekli "kilise"den söz edilmekteydi. İlk itiraz sesleri o toplantıda bulunan Mehmet Dülger ve Daniel Amit'ten geldi. Mehmet Dülger, "Ben kiliseye değil camiye gidiyorum.", Daniel Amit de, "Ben de havraya gidiyorum." dedi. Dülger devamla, "Burada üç semavi dini birlikte zikredin" uyarısında bulundu (93).

1995'te Adalar Denizi'ndeki Patmos Adası'nda yapılan "Çevre ve Vahiy Sempozyumu" işte böyle başladı. Bu toplantıya, dünyanın dört bir tarafından Yunanistan sempatizanı olarak tanınan önemli kişiler ile Türkiye'den Fener Rum Patriği Bartholomeos, Rahmi Koç, Mehmet Dülger, Prof. Kriton Curi ve Prof. Orhan Uslu katılmışlardır (94). Ancak yine, "Vahiy" derken, Saint John'un mesajlarını içeren İncil'in son kitabı (Kıyamet kitabı) esas alınmıştı. Toplantıya Vatikan'ın üç numarası Cardinal Etchageray'ın yanı sıra, ABD Başkanı Bill Clinton'ın çevreden sorumlu yardımcısı da katıldı. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz ise önce daveti kabul etmesine karşılık kamuoyunda yükselen tepkiler üzerine bu toplantıya katılmadı. Tepkiler, Fener Patrikhanesi'nin, Ortodoks dünyası üzerindeki "ekümenik" konumunu güçlendirerek bunu Türkiye nezdinde "resmileştirmek" için bu girişimleri başlattığı noktasında yoğunlaşıyordu. Bu girişim, dış dünyada da hemen yankısını bulmuştur. İngiltere Prensi Philip, Patrik Bartholomeos'ya, "İlk defa bir kilise, ruhani alanın dışında sosyal hayattaki bir probleme de el attı." iltifatında bulunmuştur.

Tören günü Patmos Adası, Doğu Roma ve Yunanistan bayraklarıyla donatılmıştı. Patriği, Patmos Adası'na götüren Yunanistan'ın tahsis ettiği "Aleksandros" (İskender) adlı yat, Çanakkale Boğazı'ndan çıktıktan sonra iki adet Yunanistan muhribi tarafından karşılanmış ve törenin yapılacağı adaya kadar refakât edilmiştir (95).

Patrik, Devlet Başkanı protokolüyle karşılanmış, 21 pare top atılmış, Yunan marşı çalınmış ve bir Korgeneralin eşlik ettiği askeri kıtayı teftişi sırasında, askerleri selamlarken, elindeki haçı havaya kaldırarak onları takdis etmiştir (96).

Türkiye'ye karşı düşmanlıklarıyla tanınan Yunanistanlı Ortodoks din adamları da bu törendeki yerlerini almışlardı. Patriği karşılayanların başında Başbakan Papandreu'nun eşi Dimitra Liani de bulunmaktaydı.

Ertesi gün, 24 Eylül 1995 sabahı bir manastırda yapılan çok gizli toplantıya yalnızca Avustralya, Amerika, Kıbrıs Rum Kesimi, Sırbistan, Orta Doğu ve Afrika'daki Ortodoks kiliselerin Patrik ve Başpiskoposları katılmışlardı. Toplantının yapıldığı bina askeri kordon altına alınmış ve hiç kimse yaklaştırılmamıştı (97).

Hıristiyan Ortodoks ittifakının varlığı o gün Patmos Adası'nda yapılan gizli toplantıdan sonra peşpeşe gündeme gelen olaylarla sık sık duyuldu. Yunanistan 1996 Aralık ayında, AB'ye üye ülkelerin Hıristiyan Demokrat Partileri'nin milletvekillerini, Selanik'te düzenlenen bir toplantıya davet etmişti. Bu toplantının konusu "Hıristiyan Ortodoksluğun dünyaya yayılması ve özellikle Avrupa'ya yayılması" idi. Bu arada Yunanistan'ın ABD, Kanada, Avustralya, Afrika ve çok sayıda Yunanistan vatandaşının yaşadığı Avrupa ülkelerindeki parlamentolara kendi adamlarını atamak için seçim kampanyalarına destek verdiğini de hatırlatmamız gerekmektedir.

Türkiye ile Yunanistan'ı sıcak bir çatışmanın eşiğine getiren "Kardak Kayalıkları Olayı" günlerinde, Kardak'a bir adım mesafede bulunan Patmos Adası'nda, "Vahiy ve Çevre" sempozyumunun düzenlemesinden sonra, yine aynı çerçeve içerisinde Yunanlı bir armatörün tahsis ettiği gemiyle Patmos Adası'ndaki sempozyuma katılanların iştirak ettikleri Trabzon gezisi de, ilginç bir döneme rastlamıştır.

O günlerde, Yunan propaganda mekânizmasının Pontus konusunu gündeme getirmesini tesadüf olarak kabul etmek mümkün değildir. Bu arada, Atina'da Yunanca yayınlanan Kürdistan'ın Sesi dergisinin kapağında da bir PKK'lı teröristin lav silahıyla hedef aldığı bir Trabzon haritasının yer alması da ilginçtir (98).
Din, Bilim ve Çevre Sempozyumu (20-28 Eylül 1997)

Karadeniz'e kıyısı olan 6 ülkenin limanlarında yapılan ve Selanik'te sona eren 1,5 milyon dolarlık, Karadeniz konferanslar dizisi işte bu girişimin ikincisiydi ve bu kez "Din, Bilim ve Çevre" adını almıştı. Sempozyum, Giritli bir armatöre ait olan Yunanistan bandıralı El. Venizelos Gemisi'nde gerçekleşmiş ve ilk durak olarak Trabzon Limanı seçilmiştir.

20 Eylül 1997'de başlayan "Din, Bilim ve Çevre Sempozyumu", 28 Eylül 1997'ye kadar devam etmiş ve Batum, Novorossisk, Yalta, Odessa, Köstence, Varna, İstanbul ve Selanik limanlarında birer oturum gerçekleştirilmiştir. Sempozyum, Avrupa Birliği'nin yürütme organı olan Avrupa Komisyonu'nun Başkanı Jacques Santer ve Fener Rum Patriği Bartholomeos'nun himayesini sağlamıştır. Avrupa Komisyonu'nun yanı sıra, Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler Çevre Programı ve Yunanistan Ticaret Bankası'nın da desteğini alan sempozyumda 300'ün üzerinde katılımcı ve 107 gazeteci yer almıştır (99).

Trabzon Limanı'nda başlayan sempozyuma katılan heyete bir gurup yöre halkı tarafından aleyhte tezahüratlarda bulunulmuştur (100). Bu nedenle heyetin yapmayı plânladığı şehir gezisi iptal edilmiştir (101). Programa göre Trabzon'daki akşam yemeğinde "Pontik dans" gösterisi yapmak için gemiye çıkması gereken folklor ekibi de "resmi izin" olmayınca gelememiştir (102). Sempozyumun gemideki açılış konuşmasını yapan Patrik Bartholomeos, Karadeniz'in kirliliğine değinmiş ve; "İki yılda bir yapılan bu sempozyumun ilkini Ege'de yaptık. Her iki yılda bir yapmaya da devam edeceğiz" şeklinde bir konuşma yapmış, ayrıca sempozyuma davet edilmesine rağmen katılmayan Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e, El. Venizelos Gemisi'nin Türk limanlarına girişlerinden ve geçişlerinden doğan yaklaşık 100 bin dolarlık bedellerin alınmaması için gösterdiği ilgiye teşekkür etmiştir (103).

Pontus Rum Devleti'ni canlandırma hayali peşindeki Yunanistan'ın organize ettiği "Karadeniz'i Kurtaralım" gezisinde; Patrik Bartholomeos'nun Odesa'da Rus Ortodoks Patriği Alexios ile buluşması da oldukça ilginçtir. İki Patrik Odesa'da yaptıkları görüşmede Pan-Ortodoks birliğini görüşmüşlerdir. Konuyla ilgili olarak, Moskova Patrikhanesi Sözcüsü; "Görüşmede; ikili ilişkiler, Ortodokslararası işbirliği ve Pan-Ortodoks birliğinin yanısıra Heterodoksi (Kilisenin koyduğu kurallara muhalefet) problemleri üzerinde durulacağını" belirtmişti (104).

Sempozyumun sonuç bölümü de ilginç gelişmelere sahne oldu. Karadeniz'le hiçbir ilgisi olmayan Selanik, böyle bir sempozyumda çok önemli olaylara ev sahipliği yaptı. Fener Patrikhanesi ile Moskova Patrikliği arasındaki çekişme, Selanik'te açıkça görüldü. Sempozyumun sonuç bildirisinin okunduğu Selanik Üniversitesi Filozofi Okulu'nun konferans salonunda, Fener Patriği Bartholomeos'nun arkasında Gürcistan, Romanya ve Bulgaristan patrikleri yer alırken, bölünmüş durumdaki Ukrayna Patrikliği'nden kimse yoktu. Bartholomeos ile görüşmek için Odessa'ya gelen Moskova Patriği Alexios da karşılama töreni için limana bir temsilci heyeti göndererek kilisede beklemişti. Ortodoks dünyasındaki hiyerarşide "Atina Başpiskoposluğu" ile çok alt sıralarda yer alan Yunanistan, 35 yıl aradan sonra ilk kez Selanik'e gelen bir Fener Rum Patriği'ni "devlet töreni" ile karşılayarak, Patrikhane'nin Ortodoks dünyasına yönelik projesine destek verdi. El. Venizelos, Adalar Denizi'nde Yunanistan karasularındayken, iki adet Yunanistan savaş gemisi de gece yarısı selam durarak gemiye bir süre eşlik etti. Yunanistan Cumhurbaşkanı Stefanopulos, Selanik'teki devlet töreninde, iki yıl önce İngiltere Prensi Philip'in kullandığı sözlerin bir benzerini konuştu: "Ortodoks Kilisesi'nin günümüzün dünyevi sorunları ile de ilgilendiğini ispat ediyorsunuz... (105)"

Sempozyuma katılanlar, 28 Eylül 1997 günü öğleden sonra saat:14.00'de Selanik'te Doğu Roma İmparatorluğu döneminde inşa edilmiş olan Ayios Dimitrios kilisesinde yapılan dini törene de katıldılar (106).

Törende; Yunanistan Cumhurbaşkanı, bakanlar, parti liderleri, generaller, PKK ile yakın ilişkileri bilinen milletvekilleri, AB ülkelerinin Selanik konsoloslarıyla, sempozyum gezisine katılan Türk misafirler hazır bulundular. Ayios Dimitrios Kilisesi'nde yapılan bu ayin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti üzerinde oynanan oyunların nereye doğru gittiğini bir kez daha gözler önüne sermiştir.
Ayinde sahnelenen görüntüler yapılan konuşmalar ve hatta dualar, Yunanistan'ın Patrik Bartholomeos'yu kullanarak Türkiye'ye yeni yaralar açmak çabası içinde bulunduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

Patrik Bartholomeos'nun yönettiği dini ayinde Selanik Kilisesi'nin başpapazı Hz. İsa'nın esir İstanbul'u Türk işgalcilerin ellerinden kurtarması için dua etti ve Doğu Roma İmparatorluğu'nun merkezi olan İstanbul'daki Patrikhane'de gerçekleştirilemeyen bu ayinin Doğu Roma İmparatorluğu'nun ikinci payitahtı olan Selanik'te yapılmasının büyük anlam taşıdığını belirtti.
Bartholomeos; ayini, üzerinde çift başlı Doğu Roma kartalı bulunan altın kaplamalı bir tahttan yönetti. Patriğin ayakları altına serilen halılar ise çift başlı Doğu Roma kartalı ile bezenmişti. Patriğin tahtının iki yanında bulunan yine üzerinde Doğu Roma İmparatorluğu'nun sembolleri ile süslenmiş daha mütevazi tahtlarda ise Bulgaristan, Sırbistan ve diğer bazı Balkan ülkelerinin başpapazları oturmaktaydı. Kilisede yaratılan görüntü Ortodoks Doğu Roma İmparatorluğu ve ona bağlı Balkan ülkelerindeki eyaletlerinin başında bulunan kilise temsilcilerinin bir araya gelişleri şeklindeydi.

Dini törenin sonlarına doğru Patrik Bartholomeos, yaptığı konuşmada; Hz. İsa'nın doğumunun 2000. yılına girerken Ortodoksluğun yaşatılması için bir birlik içinde faaliyetlerin arttırılması gerektiğini söyledi ve kendisine verilen değerli taşlarla süslü bir asadan, mücadelesinde güç alacağını belirtti (107).

Bu dini ayinden çıkan sonuç, Yunanistan'ın Doğu Roma'yı hortlatma ve Hıristiyan Ortodoks ülkelerini de yanına çekerek, bir cephe oluşturmak gayreti içinde olduğu şeklindedir. Ortodoks din adamlarının beşyüz yıldır Doğu Roma İmparatorluğu'nu yeniden kurmak için Türk Devleti'nin zayıf olduğu dönemlerde sürdürdükleri faaliyetler, 2000'li yıllarda da aynı hızla devam etmektedir.

Bugün tartışmalar, iki temel görüş üzerinde odaklanmaktadır. Birinci görüşe göre, etrafı bir Ortodoks çemberi ile kuşatılmak istenen Türkiye (108), Yunanistan ve Rusya'nın oyununa geliyor; Fener Patrikhanesi ve Patrik bu oyunda meş'um bir rol oynuyorlar. İkinci görüş ise, Fener Patriğinin Türk vatandaşı olmasından hareketle, Türkiye'nin dünya dengeler oyunundaki rolü de göz önünde bulundurularak, bu tür girişimlerden endişe edilmemesi doğrultusundadır. Hatta, ikinci görüşten yana olanlar, "Patrik'ten yararlanmalıyız" bile demektedirler (109). Bu tür tartışmaları "Din, Bilim ve Çevre Sempozyumu"nun yapıldığı 20-28 Eylül 1997 ve sonraki günlerde Türk basınının köşe yazılarında yoğun bir şekilde görmekteyiz.

Kuşkuların ikinci yüzünde ise, Fener Patrikhanesi'nin niyetleri yatmaktadır. Fener Patriği Bartholomeos, seleflerinden çok daha faal bir insan; yerinde duramayan, sürekli hareket halinde, yurt içi ve uluslararası temaslarının yoğunluğu hayret verecek boyutlarda olan bir diplomat görüntüsü sergilemektedir. Patrik bununla birlikte; Lozan'da kilisesine çizilen dar sınırları zorlamakta ve resmen verilmeyen "ekümenik" sıfatını fiilen kullanmaktadır.

Patrik Bartholomeos, bu çevre etkinliğinin güzergâhındaki Ortodoks dünyasında kendisini güçlendirmek niyetinde olduğunu hiç gizlememiştir. Sempozyumu, "Ekümenik Patrik" sıfatı ile açan Bartholomeos, Yalta'daki kilisede yapılan ayin sırasında açıkça "Ortodoks dünyasında birliği sağlamaya geldim" sözlerini kullanmıştır. Bu sözlerin Yalta'da kullanılması ilginçti; çünkü, Ukrayna Kilisesi için Fener Patrikhanesi ile Moskova Patrikliği arasında bir çekişmeden söz edilmekteydi. Rusya, Hıristiyan Ortodoks dünyasındaki kiliseler hiyerarşisinde beşinci sırada yer alan Moskova Patriği Alexios'u Ukrayna ve Estonya kiliselerinin de hamisi haline getirerek yükseltmenin hesaplarını yaparken, Fener Patriği Bartholomeos, zincirin halkalarını birleştirmeyi hesaplamaktaydı (110).

Patrik (111), Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına ve Türkiye'nin taraf olduğu (Lozan dahil) uluslararası anlaşmalara göre İstanbul Valiliği ve Fatih Kaymakamlığı'na bağlı Rum kökenli 3 bin civarında vatandaşın dini lideri olması gerekirken 150 milyon Ortodoks'un lideri rolünü oynamaktadır (112).

Bütün bunların ışığında, "Din, Bilim ve Çevre Sempozyumu"nun asıl amacının Karadeniz'i temizlemek değil, Ortodoks dünyasına bir mesaj vermek ve Karadeniz üzerindeki Yunanistan emellerinin tarihi perspektifini bir kez daha hatırlatmak olduğu ortaya çıkmaktadır. Türk-Ortodoks Patrikhanesi Başkanı Selçuk Erenerol, "Bartholomeos'nun niyeti Ortodoks dünyasının lideri olmaktır. Bu sempozyum da çevre kılıfı adı altında düzenlenmiş ekümenlik zirvesidir" (113) demek suretiyle bu sempozyumun altında yatan gerçeklerin bir diğer yüzünü ortaya koymaktadır.

"Din, Bilim ve Çevre Sempozyumu" başlarken Yunanistan İstihbarat Örgütü'nün Pontus propagandası yapmak amacıyla Atina'da kurduğu internet sitesinde yer alan iki harita, amacın ne olduğunu ortaya koymaktadır. Bu haritalardan birinde Türkiye üzerinde Pontus Devleti'nin yeri gösterilirken, diğer haritada Yunanistan'ın kurma hayali yaşadığı Pontus Devleti'nin, hangi Türk illerini kapsadığı yer almaktadır. Haritada Pontus'un başkenti, sempozyumun yapıldığı Trabzon ilimiz gösterilmekte, Samsun da bu hayali devletin sınırları içinde yer almaktadır.

Sempozyuma katılanları taşıyan Yunanistan bandıralı geminin adının El. Venizelos olması da bir rastlantı olmasa gerek. Bilindiği üzere Eleutherios Venizelos, 1919'da Anadolu'yu işgal için Yunanistan ordusunu İzmir'e yollayan Yunanistan Başbakanıdır. Aynı dönemde Rumlar'ı ayaklandırıp Pontus Devleti'ni kurmak için Trabzon ve Samsun'a 100 subay yollayan kişi de yine Venizelos'tur. Kıbrıs'ta çok sayıda Türk'ü katleden EOKA terör örgütünü kuran General Grivas da o tarihte Venizelos tarafından Samsun'a gönderilen subaylar arasında yer alan bir Teğmendi. Bu nedenle, sempozyumu düzenleyenlerin Yunan bandıralı yüzlerce geminin içinde El. Venizelos'u seçmelerinin oldukça manidar olduğunu söylemek mümkündür.

Bunun yanında, Patriğin özel davetlisi olarak geziye katılan Avrupa Komisyonu Başkanı Jacques Santer'in bir Yunanistan hayranı olduğu ve her fırsatta Türkiye'ye Yunanistan'ın bir parçası gözüyle baktığı da unutulmamalıdır.

Bölge halkının gösterdiği tepki üzerine El. Venizelos Gemisi'nin, sözde Türkler'in kendilerini öldürmelerinden korkan Pontuslu Rumlar'ın göç ettikleri Batum, Yalta, Odessa, Köstence, Varna ve Selanik'e gitmesi de, rastlantılar serisinin bir devamı olmasa gerek, Bütün bu saydıklarımızdan sonra adı Karadeniz ve Trabzon ile uzak yakın bir ilişkisi bulunmayan "Din, Bilim ve Çevre Sempozyumu"nun Yunanlıların Pontus emellerinin bir ürünü olmadığını kimse iddia edemez.

Sempozyum'da Patrik Bartholomeos için "the ecumenical patriarch" (Evrensel Patrik) tabiri kullanılmıştır. Yunan İstihbarat Teşkilatı'nın amacının dışına çıkarak dağıttığı haritaların da Karadeniz'i "Pontus Gölü" olarak göstermesi düşündürücüdür.
Sonuç

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, hiçbir din ve kültürü baskı altına almamayı bir gelenek haline getirmiş ve bunu anayasal hak haline dönüştürmüştür. Fener Rum Patrikhanesi, Türkiye'nin bu hoşgörülü politikası sayesinde varlığını bugüne kadar sürdürmüştür. Ancak bütün bunlara rağmen Patrikhane, Türkiye Cumhuriyeti'ni bölmek ve parçalamak isteyen başta Yunanistan olmak üzere birçok ülke ile gizli ilişkiler içine girmiştir.

Fener Rum Patriği Bartholomeos, 7 Mayıs 2000 tarihinde Kapadokya'da yaptığı ayinde; "Eskiden Hıristiyan toplulukların yaşadıkları bölgelerde yeniden Hıristiyanların yaşamalarına izin verilmelidir" şeklinde konuşarak amaçlarını açıkça ortaya koymuştur. Yunan Başpiskoposluğu'nun da Patriğin bu görüşüne destek verir biçimde 2000 yılı boyunca Anadolu kiliselerinde dini törenler düzenleme çabası içine girmesi de bir tesadüf sayılmamalıdır.
Patrikhane, Birleşmiş Milletler, Avrupa Parlamentosu ve Dünya Kiliseler Birliği gibi çok sayıda kurum ve kuruluşla ilişkiye girerek, Vatikan benzeri bir devlet örgütlenmenin temelini atmaya çalışmaktadır. Bu tür çalışma ve faaliyetlerin altında yatan amaçlardan birisi de, Fener Rum Patrikhanesi'nin "Ortodoks Dünyanın Lideri" imajını vermektir.

Son yıllarda Ermeniler'in dünya kamuoyunu yanlarına almak amacıyla, Türkiye'de Ermeni soykırımı yapıldığı yolundaki yalan ve iftira dolu kampanyalarının ardından, bazı ülkeler, bu yönde destekleyici uygulamalar başlatmış ve bazı kararlar almışlardı. Yunanistan'da bunu bir fırsat bilerek, I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yıllarında, Türkler tarafından Anadolu Rumları'na -özellikle Doğu Karadeniz Rumları'na- yönelik soykırım yapıldığı yolunda iftiralarını ortaya atmaya başlamışlardır.

Tarihin gerçeklerinden uzak ve iftira dolu bu iddiaların aksine; asıl katliam ve soykırım hareketine Anadolu Türklüğü maruz kalmıştır. Gerek Karadeniz bölgesindeki Pontus çeteleri gerekse daha sonra İzmir'e çıkan ve Anadolu'nun içlerine kadar ilerleyen Yunanistan ordusu bu hareketlerin doğrudan içinde bulunmuşlardır.

Bugün dünya kamuoyunu etkilemek amacıyla her türlü çağdaş iletişim araçlarını kullanan Yunanistan, aynı zamanda Fener Rum Patrikhanesi'ni de bu olayların içine çekmek suretiyle dini ajitasyon yöntemlerinden de faydalanmaktadır.

21. Yüzyıla girdiğimiz şu günlerde Doğu Karadeniz bölgesinde hayali bir Pontus Devleti kurma emelleri içinde bulunan Yunanistan'a en güzel cevabı, Türklüğünden hiç kimsenin şüphe duymadığı ve tarih boyunca Türklüğünü muhafaza etmiş yöre insanı 20 Eylül 1997 tarihinde vermiştir.
---------------------------------------------------
* Atatürk Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Öğretim Elemanı.
1) Kendi kamuoyunda Türkiye düşmanlığını körüklemeye çalışan ve yayılmacı emellerini her vesile ile ortaya koyan Yunanistan, 14 Haziran 1997'de Meclis Başkanı Kaklamanis tarafından İskeçe'de açılışı yapılan "Pontus Anıtı" ile Türkiye'ye karşı hasmane duygularını ortaya koymuştur. Bu sözde anıt, Batı Trakya Türk Azınlığı'nın yaşadığı İskeçe'ye yerleştirilmiştir. Bu sözde anıta verilen ad, kaidesinde yer alan harita, ibare ve simgeler, Türk toprakları üzerindeki Yunan emelleri gibi, komşu ülkeler arasındaki uygar ilişkileri düzenleyen toprak bütünlüğüne saygı, iyi komşuluk gibi temel ilkelere Yunanistan'ın kendini bağlı hissetmediğini göstermesi bakımından da ibret verici bulunmaktadır. Bu sözde anıtın açılışını yapmak suretiyle Yunanistan Parlamentosu Başkanı Kaklamanis, Yunanistan Parlamentosu'nun Türkiye'ye karşı her harekete kucak açma geleneğini de sürdürmüştür. Press Releases of the Turkish Ministry of Foreign Affairs (18.06.1997). Bu konu için ayrıca bkz.Türkiye, 30.09.1997.
2) Ortodoks kelimesi "Ortho" ve "Doxology" kelimelerinin bir araya gelmesinden oluşmuştur. Ortaçağ Fransızcasında "Orthodoxe", Latincesinde "Orthodoxus", Grekçesinde "Orthodoxein" şeklinde yazılmıştır. Ortho, eski Grekçe'ye Sanskritçe'den geçmiş bir kelimedir. Kelime anlamıyla düzgün, tam, doğru demektir. Doxology ise, en doğru anlamıyla, Tanrı'ya şükran veya Tanrı'nın güzelliklerini övmek amacıyla yazılmış mersiye demektir. Bu nedenledir ki; Ortodoks Kiliseleri esas itibariyle dualarla, mersiyelerle, törenlerle, kutsamalarla yüklü kiliselerdir. Aytunç Altındal, Türkiye ve Ortodokslar, Anahtar Kitaplar, İstanbul, 1995, s.14-15.
3) Altındal, a.g.e., s.15.
4) Osmanlı Devleti'nin ibadet hürriyeti yanında, din eğitimi veren okullara müdahale etmemesi, her kilisenin yanında birer okul açılması, bu okulların Patriğin kontrolüne bırakılması, devletin Ortodoks-Rum cemaate ve Fener Rum Patrikhanesi'ne vermiş olduğu imtiyazlardan sadece bir kaçıdır. (16.03.2001).
5) Bu sebeple 1657'de ilk defa ciddi bir biçimde Osmanlı Devleti ile Patrikhane'nin arası açıldı ve Patrik III. Parthenios kendine bağlı Eflak ve Boğdan Voyvodalarını isyana teşvik ettiğinden Köprülü Mehmet Paşa tarafından ihaneti ortaya çıkarılarak Parmakkapı'da idam ettirildi. Geniş bilgi için bkz. Erol Cihangir, Papa Eftim'in Muhtıraları ve Bağımsız Türk-Ortodoks Patrikhanesi, Turan Yay. İstanbul, 1996, s.3-4.
6) Nitekim, Yunanistan askerinin İzmir'e çıkışının ardından Metropolit Hrisostomos, dini ayin düzenleyerek Rumlar'ın Yunanistan ordusuna gönüllü olarak katılmaları için kampanya başlatmıştır. Geniş bilgi için bkz. Süreyya Şahin, Fener Patrikhanesi ve Türkiye, Ötüken, İstanbul, 1996, s.164-218.
7) Venizelos'un "Greece at the Peace Conference" başlıklı istekleri Kuzey Epir, Oniki Ada, Gökçeada, Bozcaada, İzmir ve havalisi ile Ayvalık'ı içine alıyordu. Geniş bilgi için bkz. M. Murat Hatipoğlu, Türk-Yunan İlişkilerinin 101 Yılı (1821-1922), TKAE Yay. Ankara, 1988, s.80-81.
8) Cihangir, a.g.e., s.5; Mesut Çapa, Pontus Meselesi / Trabzon ve Giresun'da Milli Mücadele, TKAE Yay. Ankara, 1993, s.38.
9) Harry N. Howard, "Paris - San Remo - Sevr'de Türkiye'yi Yok Etme Plânları", Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, S.35, (Ağustos, 1970), s.34-45.
10) Meletios, Osmanlı-Türk vatandaşı olmamasına rağmen dışarıdan tayinle gelmiştir. Bu durum, bugün olduğu gibi o gün de hukuka aykırıydı. Ancak o günden sonra kimi zaman açık-kapalı baskıyla, kimi zamanda kitaba uydurularak, Fener Rum Patrikhanesi milletlerarası anlaşmalara aykırı olarak dışardan tayin edilmişlerdir. Cihangir, a.g.e., s.6-7.
11) Cihangir, a.g.e., s.7.
12) General Populas kanalıyla ulaştırılacak bu telgrafta, Patrikhane ve Rum milletinin Yunanistan ordusunun arkasında olduğu yer almaktaydı. Cihangir, a.g.e., s.8-9.
13) Cihangir, a.g.e., s.9-10.
14) Patrik Meletios verdiği beyanâtta şöyle demektedir: "Eğer Mustafa Kemal Paşa, Rum milletinin sürgün edilmesi meselesinde bu kadar ağır davranmasaydı dünyanın en büyük kumandanlarından biri olarak onu ilk önce ben selamlardım. Mustafa Kemal büyük bir fatihtir, fakat yenilgiye uğrayanları bağışlarsa ve doğuda barışı sağlarsa şan ve şöhreti daha da artacaktır. İntikam hisleri büyük adamlara yakışmaz. İnanıyorum ki; Mustafa kemal Paşa için yüceliğini ispatlayacağı gün bugündür. Sonra geç olacaktır" bkz. İleri, 29 Ekim 1922
15) Cihangir, a.g.e, s.11.
16) Lozan Konferansları / Tutanaklar-Belgeler, (haz.Seha L.Meray-Osman Olcay), Takım:1, c.I, Kitap:1, AÜSBF Yay. Ankara, 1969, s.328.
17) Yorgo Benlisoy-Elçin Macar, Fener Patrikhanesi, Ayraç, Ankara, 1996, s.48.Patrikhane konusunda Mustafa Kemal Paşa da, 25 Aralık 1922'de Le Journal gazetesi muhabiri Paul Heriot'ya Çankaya'da verdiği beyanâtta şunları söylemektedir:
"Bir fesad ve hıyânet ocağı olan ve memleketimize nifak tohumları eken, uyuşmazlıklar yaratan, Hıristiyan hemşehrilerimizin huzur ve refahı için de uğursuzluğa ve felâkete sebep olan Rum Patrikhanesi'ni artık topraklarımız üzerinde bırakamayız. Bu tehlikeli teşkilâtı memleketimizde muhafazaya bizi mecbur etmek için ne gibi vesile ve sebepler gösterilebilir? Türkiye'nin Rum Patrikhanesi için arazi üzerinde bir sığınılacak yer göstermeye ne mecburiyeti var? Bu fesad ocağının hakiki yeri Yunanistan değil midir? Büyük Millet Meclisi tarafından idare edilmekte olan yeni Türkiye, Bâb-ı Âli'nin taht-ı idâresindeki eski Osmanlı İmparatorluğu değildir.Yeni Türkiye, şeref ve haysiyet, kudret ve kuvvetini müdrik ve hukûkunu muhâfaza için mevcûdiyetini tehlikeye atmaya hazır ve âmâdedir". bkz. Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, (haz.Nimet Arsan), III, AAM Yay. Ankara, 1997, s.79.
18) Şahin, a.g.e., s.264.
19) Lozan Konferansları, s.328; Rıza Nur anılarında, Patrikhane'nin gönderilmesi için ortada bir karar olmadığını bunu bir pazarlık kozu olarak kullanmak istediğini yazmaktadır: "...Patrikhane'nin İstanbul'dan gitmesi bizim zararımızadır. Çünkü bu yılan yuvası pençemiz altında durmalıdır. O vakit deliğinden çıkarmayız. Eğer kovarsak Aynaroz'a yerleşir, istediği gibi zehrini saçar" bkz. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, II, İstanbul, 1992, s.288-289.
20) Benlisoy-Macar, a.g.e., s.49;
21) Şahin, a.g.e., s.329.
22) Lozan Konferansları, s.329
23) Benlisoy-Macar, a.g.e., s.49; Böylece Patrikhane'nin -Osmanlı Devleti zamanında verilen bütün imtiyazları kaldırılarak- siyasî ve idarî mahiyette olan işlerle uğraşmamak, sadece dinî ibadetlere ait hizmetleri yerine getirmek şartıyla -yalnız dinî konular çerçevesinde kalacağı yolundaki sözler senet olarak kabul edilerek- bir lûtuf eseri olmak üzere kalması kabul edilmiştir. Geniş bilgi için bkz. Şahin, a.g.e., s.367.
24) Şahin, a.g.e. s.276-277.
25) Adnan Sofuoğlu, Fener Rum Patrikhanesi ve Siyasi Faaliyetler , Turan Yay. İstanbul, 1996, s.141.
26) Sofuoğlu,a.g.e., s.141-142.
27) Benlisoy-Macar, a.g.e., s.50.
28) Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Araboğlu'nun 1923 tarihli "Yunanistan ve Türk Halklarının Mübadelesi"ne ilişkin sözleşmesinin 2. Maddesinin (b) paragrafında yazılı "30 Ekim 1918 tarihinden evvel İstanbul'da oturan Yunanistanlı" şartını yerine getirmediği için mübadele dışında bırakılamayacağını ileri sürmüştür. Geniş bilgi için bkz. Suat Bilge, Büyük Düş, Ankara, 2000,s.254.
29) Benlisoy-Macar, a.g.e., s.52.
30) Benlisoy-Macar, a.g.e., s.52; Bilge, a.g.e. s.255.
31) Savaş sonunda Türkiye ile Yunanistan, Sovyet tehdidi ile karşı karşıya kalmışlardı. Bu dönem, Truman Doktrini'nin (Batı'ya Yaklaşma) getirdiği hava ile Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin sıcak olduğu bir dönemdir. Geniş bilgi için bkz. Benlisoy-Macar, a.g.e., s.53.
32) Bilge, a.g.e., s.256; ABD'nin Rusya'da oluşan yeni siyasal yapılanma ortamında Patrikhane'yi Rusya'ya karşı bir silah olarak kullandığı Athenagoras'ın şu sözleri ile gerçeklik kazanmaktadır: "Ben, Truman Doktrini'nin dini bölümünü teşkil etmekteyim". . (16.03.2001)
33) Benlisoy-Macar, a.g.e., s.53; Athenagoras, Patrik seçilecek kişinin Türkiye vatandaşı olma zorunluluğu nedeniyle hemen Türkiye vatandaşı yapılmış ve 1 Kasım 1948'de patrik seçilmiştir. 26 Ocak 1949'da ABD Başkanı Truman'ın özel uçağı ile Türkiye'ye gelen Athenagoras, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından kabul edilmiş ve kendisine Truman'ın özel mektubunu iletmiştir. Geniş bilgi için bkz. (21.05.1999).
34) Athenagoras'ın patrikliği döneminde 6-7 Eylül Olayları meydana gelmiş, Kıbrıs Sorunu bu patrik döneminde başlamış ve 1964'te yaklaşık 12 bin Yunanistan vatandaşının sınırdışı edilmesi yine bu dönemde yaşanmıştır. Geniş bilgi için bkz. Benlisoy-Macar, a.g.e., s.54-55.
35) Benlisoy-Macar, a.g.e., s.55.
36) Gökçeada'da doğan ve Heybeliada Ruhban Okulu'nu birincilikle bitiren, yeni Patrik, 2 Kasım 1991'de görevi devraldı.(Ailesi Kadıköy'de oturuyor. Annesi Meropi Arhondoni, Babası ? , Kardeşleri: Zaharo- Taso Anastasiadis, Niko Arhondoni, Andon Arhondoni) Bartholomeos, 1963-1968 yılları arasında askerlik dönüşü, Patrikhane'nin sağladığı burs ile yurtdışına gönderildi. Sırasıyla, Pontifical Oriental Institute, Roma (Italya); The Ecumenical Institute, Bossey (Isviçre) ve University of Munich (Isviçre)'de eğitim gördü. The Oriental Institute of The Gregorian University'de doktora yaptı. Daha sonra sıkça başvuracağı, "Kutsal Kanunların Kodifikasyonu ve Ortodoks Kiliseleri'nin Şeriatı" konulu doktora tezini hazırladı. Bu çalışmaları sırasında Türkçe hariç 6 dili (Yunanca, Latince, Fransızca, Ingilizce, Italyanca ve Almanca) akıcı bir şekilde kullanmayı öğrendi. Eğitim ve dil olarak yetişmesini Avrupa'da tamamlayınca, 1968 yılında tekrar Istanbul'a alındı. Heybeliada Ruhban Okulu'nun Dekan Yardımcılığı'na getirildi. Hamisi Athenagoras tarafından Archimandrite makamına yükseltildi. Athenagoras vefat edince, yerine 1972 yılında I. Dimitrios patrik seçildi. Yeni patrik, Patrikhane Özel Bürosu'nu kurarak başına Bartholomeos'yu getirdi. Dimitrios, 1973'te sağ kolu Bartholomeos'yu Metropolit seviyesine yükseltti. Bartholomeos, Ocak 1990'da Kadıköy Metropolitliği'ne atanıncaya kadar, Patrikhane Özel Bürosu Başkanlığı görevini sürdürdü. Bartholomeos, Patrikhane Özel Bürosu'ndaki görevi boyunca, kendisini manastıra kapatıp, ibadet eden bir ruhban olmadı. 1968'den 1991 yılına kadar din adamından çok, bir diplomat gibi çeşitli uluslararası organizasyonlarda görev aldı. "Society of Canon Law of the Oriental Churches (Doğu Kiliseleri Dini Kanunları Toplumu)" adlı birliğin kurucu üyesi oldu. Başkan yardımcısı olarak görev yaptı. The World Council of Churches (Dünya Kiliseler Birliği)'nde 8 yılı başkan yardımcılığı olmak üzere 15 yıl görev yaptı. 1990'da "Ortodoks Diasparası" için oluşturulan "Kutsal ve Büyük Synod için Ortodokslararası Komite"nin de başkanlığına getirildi. 2 Kasım 1991'de Patrik makamına gelince, yıllardır uluslararası toplantılarda edindiği tecrübe ve çevre birikimini kullanmaya başladı. Göreve geldiğinden bugüne kadar Moskova'dan Etiyopya'ya, Ingiltere'den Japonya'ya kadar bir çok ülkeyi ziyaret etti. bkz. (13.03.2001)
37) Benlisoy - Macar, a.g.e., s.56.
38) Bilge, a.g.e., s.258.
39) Altındal, a.g.e., s.159.
40) Altındal, a.g.e., s.160.
41) Bilge, a.g.e., s.259.
42) Clinton'un mektubu;
"Coğrafi itibarla Türkiye, uluslararası komşuluk açısından zor bir bölgededir ve ABD, Türkiye ilişkilerini ikili olarak ve NATO aracılığı ile sürdürecektir... Bu bölgedeki gerilimi en aza indirmek için Yunanistan dahil, Türkiye'nin bütün komşuları ile birlikte çalışması Türkiye'nin yararına olacaktır. Yunanistan ile olan ilişkilerinizdeki en son gerilimi azaltmak üzere Hükümetiniz tarafından bazı sembolik adımlar atılabilir. Bu konuda şu anda bazı gelişmeler kaydedilmesinin denenmesi kanaatindeyim. Bu sembolik adımlardan bir tanesi İstanbul'daki Rum-Ortodoks Patrikhanesi olabilir ve bu kurumun işlerlik kazanması hususunda mevcut olan bazı zor koşulları kolaylaştırmanın yollarını göz önünde bulunduracağınızı ümit ediyorum" bkz. Sabah, 24.03.1994.
43) Clinton mektubunda, Patriğin sıkıntılarının neler olduğunu belirtmemiş, ancak daha sonra, Yunanistan Başbakanının Washington'u ziyareti sırasında sıkıntıların azaltılması için Patrikhane'nin statüsünün değiştirilmesi ve patriğin ekümenik ünvanının tanınmasını istediğini açıklamıştır. İstek, Lozan Barış Konferansı'nda yapılan sözlü anlaşmanın Rumlar yararına tek taraflı değiştirilmesidir. Türkiye yararına karşıt olarak ne düşünüldüğü ise açıklanmamıştır. Bilge, a.g.e., s.260
44) Bu mektup yazılmadan bir müddet önce Kanada ve ABD Ortodoks kiliselerinin başı olan Metropolit Yakovas, Clinton ile bir görüşme yapmış, mektubun yazımı da bu ziyaretten sonra gerçekleşmiştir. Mektubun asıl İngilizce metninde Fener Rum Patrikhanesi terimi "Church of Greece" yani, "Yunanistan Kilisesi" olarak yer bulmuştur. Bu ifade yanlış olduğu gibi aynı zamanda Lozan'a da aykırı düşmektedir. Geniş bilgi için bkz. Altındal, a.g.e., s.145-146.
45) Bilge, a.g.e., s.261.
46) Bilge, a.g.e., s.262.
47) Altındal, a.g.e., s.148.
48) Yılmaz Kurt, Pontus Meselesi, TBMM Yay., Ankara, 1995, s.60. Eski çağlarda Grekler Karadeniz'e "deniz" manasında olan "Pontus" adını vermişlerdir. Karadeniz'in güney sahillerine de aynı isim verilmiş, bölge sakinlerine de "Pontuslu" denilmiştir. Geniş bilgi için bkz. P. Minas Bijişkyan, Pontos Tarihi, (çev. Hrand D. Andreasyan), Çivi Yazıları, İstanbul, 1998, s.15.
49) Abdülhaluk Çay, "İhanet Şebekeleri", Türk Kültürü, Sayı:227, Ankara, 1982, s.312; Tayyip Gökbilgin, Milli Mücadele Başlarken, İş Bnk. Yay. I, Ank.1959, s.34; Hamit Pehlivanlı, "Tarih Perspektifi İçerisinde Pontus Olayı", Pontus Meselesi ve Yunanistan'ın Politikası, AAM Yay. Ankara, 1999, s.82.
50) Encyclopedia Britannica: (13.03.2001); Catholic Encyclopedia: . (13.03.2001).
51) Mahmut Goloğlu, Anadolu'nun Milli Devleti Pontus, Ankara, 1973, s.149.
52) Goloğlu, a.g.e., s.XVI, 78.
53) Yusuf Sarınay, "Pontus Meselesi ve Yunanistan'ın Politikası", Pontus Meselesi ve Yunanistan'ın Politikası, AAM Yay. Ankara, 1999, s.2-3.
54) Stefanos Yerasimos, "Pontus Meselesi (1912-1923)", Toplum ve Bilim, Sayı:43/44, (Güz 1988-Kış 1989), s.34.
55) Yusuf Sarınay-Tahir Sünbül, Emperyalizm ve Büyük Hayal, Günce Yay. Ankara, 1999, s.87.
56) Geniş bilgi için bkz. Salim Cöhçe, "Doğu Karadeniz Bölgesi'nin Türkleşmesinde Kıpçaklar'ın Rolü", I. Tarih Boyunca Karadeniz Kongresi Bildirileri (13-17 Ekim 1986), Samsun, 1988, s.479-484.
57) Sarınay, a.g.m., s.4.
58) Nurettin Türsan, Yunan Sorunu, Ankara, 1987, s.28-54; Selahattin Salışık, Türk-Yunan İlişkileri Tarihi ve Etnik-i Eterya, Kitaş Yay. İstanbul, 1968, s.143-164.
59) Sarınay, a.g.m., s.6.
60) Yerasimos, a.g.m., s.36.
61) Kurt, a.g.e., s.141-142; Sarınay, a.g.m., s.6-7.
62) M. Kemal Atatürk, Nutuk, II, İstanbul, 1973, s.626; Kurt, a.g.e., s.141; Salışık, a.g.e., s,44.
63) Sarınay, a.g.m., s.9; Yerasimos, a.g.m., s.38-39.
64) Goloğlu, a.g.e., s.236; Pehlivanlı, a.g.m., s.85.
65) Pehlivanlı, a.g.m., s.86.
66) Yerasimos, a.g.m., s.41; Sarınay, a.g.m., s.11.
67) Sarınay-Sünbül, a.g.e., s.98.
68) Sarınay, a.g.m., s.13.
69) Sarınay, a.g.m., s.13-14; Çapa, a.g.e., s.38.
70) Abdullah Saydam, "Kurtuluş Savaşı'nda Trabzon'a Yönelik Ermeni-Rum Tehdidi", Pontus Meselesi ve Yunanistan'ın Politikası, AAM Yay. Ankara, 1999, s.132-137.
71) Bu arada 18 Aralık 1919'da Batum'da Pontus-Rum Hükümeti kurulmuştu. bkz. Atatürk, a.g.e., II, s.627; Gotthard Jaeschke, Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi, I, TTK, Ankara, 1989, s.81.
72) Saydam, a.g.m., s.136; Salahi Ramadan Sonyel, Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, I, TTK, Ankara, 1973, s.172.
73) Saydam, a.g.m., s.140-142.
74) Türk İstiklâl Harbi, İstiklâl Harbinde Ayaklanmalar, VI, Gn.Kur. HTD, Ankara, 1974, s.144-145; Mahmut Goloğlu, Erzurum Kongresi, Ankara, 1968, s.26.
75) TBMM Zabıt Ceridesi, I, Ankara, 1959, s.9.
76) TİH, VI, s.145-151.
77) Kurt, a.g.e., s.X.
78) TİH, VI, s.150-151.
79) (21.05.1999).
80) Akşam, 11.02.2001, Hürriyet, 11.02.2001, Türkiye, 11.02.2001, 14.02.2001.
81) Bu arada Yunanistan Savunma Bakanı Akis Tsohacopulos, 19 Mayıs günü Selanik'te yaptığı bir konuşmada "Türklerin artık Pontuslu Elenlerin ve Ermenilerin Soykırımını kabul etmeleri zamanı gelmiştir" demiştir. (21.05.1999).
82) (20.05.1999).
83) Sarınay, a.g.m., s.59.
84) Cem Başar, Terör Dosyası ve Yunanistan, INAF Yay. İstanbul, 1993, s.173-174.
85) Sarınay, a.g.m., s.56.
86) Justin Mc. Carthy, Müslümanlar ve Azınlıklar, İnkılâp Yay., İstanbul, 1998, s.95.
87) Mc. Carthy, a.g.e., s.138
88) Pehlivanlı, a.g.m., s.100.
89) Mc. Carthy, a.g.e., s.145.
90) Savaşsız 1922'de olması gereken ve 1922'de gerçekte varolan rakamlar arasındaki fark, Kastamonu: 350.053, Trabzon: 204.130, Mc. Carthy, a.g.e., s.145.
91) Sarınay, a.g.m., s.57.
92) Zaman, 07.10.1997.
93) Zaman, 07.10.1997.
94) Hürriyet, 24.09.1995.
95) Patriği taşıyan geminin Ada'ya yanaşması sırasında görülen manzara birçok gerçeği de gözler önüne sermekteydi. Bu toplantıda sergilenen görüntüler, Türkiye'ye yönelik bir gözdağı niteliği taşımaktaydı. (21.05.1999).
96) Hürriyet, 24.09.1995.
97) (21.05.1999).
98) Dergi kapağı için bkz. (21.05.1999).
99) Hürriyet, 21.09.1997, Milliyet, 20.09.1997, 21.09.1997, Ortadoğu, 21.09.1997, Sabah, 21.09.1997, Türkiye, 21.09.1997, Zaman, 21.09.1997.
100) Acaba adı "ATATÜRK" olan ve içlerinde Müslüman din adamlarının da bulunduğu bir Türk gemisi ile Adalar Denizi'ndeki adalara, Batı Trakya'ya gidilseydi ve her limanda Türk sanat eserleri heyetçe ziyaret edilseydi, bu heyet çiçekle mi karşılanırdı?
101) Gemide sempozyuma katılan konuklara bir eğlence düzenlenmiş fakat eğlenceyi takip etmek isteyen Türk basın mensupları gemiye alınmamıştır. Türkiye, 22.09.1997.
102) Trabzon Valisi İsmet Gürbüz Civelek Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Kongresi nedeniyle, Strasbourg'da bulunduğu sırada yöneltilen bir soruya karşılık; toplantının başta uluslararası kurallara ve Lozan hükümlerine uygun yapılması gerektiği yolunda daha önce uyarıda bulunduğunu belirterek, ziyaret edilecek yerlerin de ibadet yeri değil, müze statüsünde olduğunun altının önemle çizildiğini söylemiştir. Vali ayrıca, folklor ekibinin "Pontus Dansı" sergilemek istediğini buna da müsaade edilmediğini belirtmiştir. Ortadoğu, 30.09.1997.
103) Zaman, 21.09.1997.
104) Bartholomeos ile Alexios II arasındaki toplantının Haziran 1997'de Avusturya'da yapılmasının plânlandığı ancak Bartholomeos'nun bu ülkede düzenlenen Avrupa Kiliseler Forumuna katılmaması nedeniyle gerçekleşmediği kaydedildi. Ortadoğu, 21 Eylül 1997.
105) (21.05.1999).
106) Söz konusu ekip, iki yıl önce Adalar Denizi'nde Patmos Adası'nda toplanmış ve akabinde katılan delegelerin kanalıyla Adalar Denizi'nin Yunanlılığı, tüm dünyada propaganda malzemesi olarak kullanılmıştır. (21.05.1999).
107) (21.05.1999).
108) Mustafa Necati Özfatura, "Türkiye Ortodoks Kıskacında", Türkiye, 22.09.1997.
109) Zaman, 02.10.97.
110) Ortodoks dünyasında, kiliseler arasındaki hiyerarşi şöyle sıralanmaktadır: 1) Fener Rum Patrikhanesi (İstanbul), 2) İskenderiye Patrikliği, 3) Şam Patrikliği (Önceden Antakya Patrikhanesiydi, Hatay Türkiye'ye katılınca Şam'a taşındı) 4) Kudüs Patrikliği, 5) Moskova Patrikliği, 6) Sırp Patrikliği, 7) Romanya Patrikliği, 8) Bulgaristan Patrikliği, 9) Gürcistan Patrikliği. Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi ve Arnavutluk ise Patriklik düzeyinde değil, "Başpiskoposluk" düzeyinde daha alt sırada bu hiyerarşide yer almaktadırlar. Zaman, 07.10.1997.
111) Patrik Bartholomeos Anayasa, Lozan Antlaşması, 3335 Sayı ve 26.03.1997 tarihli yasa, 2908 sayılı Dernekler Kanunu, Türk Medeni Kanunu'na göre kurulan Vakıfların eylemlerini düzenleyen 25.07.1970 tarih ve 7-1066 sayılı Tüzük'e göre Bakanlar Kurulu'nun izni olmadan uluslararası faaliyetler yapamaz.
112) Daha önceki yıllarda Fener Rum Patrikhanesi'nin uluslararası nitelikte organizasyon yapmasına, "Patriğin ekümenlik kimliğini tescil olur" gerekçesiyle izin verilmemekteydi.
113) Ortadoğu, 29.09.1997; Erenerol, 1994 yılında bir sempozyumda da şunları söylemişti: "Barhtolomeos, ekümenik patrik ünvanına sahip olduğu takdirde, ilk icraat olarak ruhban okulunu açacaktır. Ruhbanlar için Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma mecburiyeti kalkacak, dolayısıyla dışarıdan ögrenci ithal edecekler. En korkulan nokta ise bunun Vatikan usulü olmasıdır. Bu noktaya gelindiği an "Istanbul bizimdir" deyip mal varlıklarını talep edecekler. Zaten İstanbul için Konstantinopol lâfını kullanmaları da bugünlere hazırlık yaptıklarını gösteriyor. Atina'da İstanbul'daki Rum mal varlığı ile ilgili çalışmalar vardır. Münasip zamanda La Haye Adalet Divanı'na gideceklerdir. 1995'den sonra Ortodoks Fener Rum Patrikhanesi "han" olmuştur..."
 
Üst Alt