• Kaynak menüsünden dosya indirebilmek istiyorsanız lütfen forum kullanım bilgisini okuyunuz

Dersim olayı-1

alp-eren

Usta Üye
Emekli
Katılım
14 Mart 2009
Mesajlar
2,567
Tepkime puanı
8
Puanları
38

İtibar:

Dersim olayı-1

Cumhuriyet tarihimizin en dramatik sayfalarından birisi de, Dersim’de yaşanan hukuk ve insanlık trajedisidir. Bu konu ile ilgili olarak yaşanan facianın bütün yönlerinin ortaya çıkmasına izin verilmemiş ve hadise, tarihin sisli sayfaları arasında bırakılmıştır.
Allah’ın işine bakınız ki, CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in, belki iradesi dışında söylemiş olduğu sözlerle mesele bir kez daha bütün dehşetiyle gündeme geldi. Eski Büyükelçi Onur Öymen’in, demokratik açılım için özel gündemle toplanan TBMM’de yaptığı bu konuşma ile CHP, suçüstü yakalandı. CHP zihniyetinin millete reva gördüğü zulüm ve insanlık dışı muameleler, bu vesile ile zihinlere iyice kazınmaya başlandı. Bazı yönleri ile çok fazla bilinmeyen ve resmi tarih tarafından unutturulmak istenen bu vahşet günlerinin yeniden hatıralarla konuşulmaya başlanması bir fa’l-i hayırdır.
CHP zihniyeti için ‘’anaların ağlaması’’ pek fazla bir anlam ifade etmiyor anlaşılan. Onlar için kendi zihniyetlerinin egemen olması için her şey mübahtır. Zaten CHP’nin bütün tarihi bu tür sabıkalarla ve insan hakları ihlalleriyle doludur. Cumhuriyet tarihine paralel olarak, bir de CHP’nin müstebit ve kanlı tarihini de yazmak lazım.
Allah bu despot zihniyetin bütün suçlarını, kendi itirafları ile tescil ettiriyor. ‘’Şecaat arzederken merd-i kıpti sirkatın söyler’’ kabilinden, hükümeti vurmak isterken Onur Öymen ve CHP, tam da can evinden vuruldu. Bütün ‘’Canlar’’ şimdi ayakta. Hem Türkiye’de, hem de yurt dışındaki bütün Alevi kardeşlerimiz ve dernekleri, protestolarını sürdürüyorlar. Yıllarca, maddi ve manevi olarak büyük destek verdikleri CHP’nin böyle büyük bir zulmü yetmiş sene önce irtikap etmesi yetmiyormuş gibi, bugün bile savunur durumda olmasını hazmedemiyorlar. Deniz Baykal, Onur Öymen ve CHP, bu kadar şiddetli protestolara ve tepkilere rağmen, hala açık bir şekilde özür dileme cihetine yanaşmadılar. Bu Dersim katliamını ne kadar benimsemişler ki, bu kadar tepki ve siyasi kayıplar bile, onlara geri adım attıramıyor.
CHP meseleyi unutturmak için büyük gayret gösteriyor, ama nafile. Demek ki Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan 86 yıl geçmesine rağmen, siyasette henüz taşlar tam olarak yerine oturmuş değil. Taşlar tam olarak yerine oturduğu zaman, CHP’nin payına bugün düşenden çok daha az pay düşecek. Haza min fadli Rabbi. Şimdi Dersim’de yaşanan insanlık dışı zulüm ve hukuk ihlallerini bu vesile ile bir kez daha gözden geçirelim.
1928 yılında merkezleri Diyarbakır, Erzurum, Trakya ve Elazığ olmak üzere dört adet ‘’Umumi Müfettişlik’’ kuruldu. Bu müfettişliklerin esas amacı devletin otoritesini yerleştirmek ve bunun için de gerekli teşkilatlanmayı sağlamaktı. Dört müfettişlikten üçü Doğu illerinde kurulmuş ve bunlar da, halkın ‘’Türkleştirilmesini’’ esas gaye edinmişlerdi. Bu maksatla, bu müfettişlikler tarafından bu illerde yaşayan, ağa, bey, hoca, şeyh, müftü, seyit ve bütün ileri gelenler, bir yolu bulunup Batı illerine sürgüne gönderildi. Bu tehcir sırasında binlerce insan yollarda öldü ve büyük sıkıntılar yaşandı. Sağ salim yerleştirilecekleri bölgelere ulaşan insanlar ise buralarda çok büyük sıkıntılarla karşılaştılar. Bu icraatlar bölgeyi karıştırmaktan başka bir işe yaramadı.
1929 yılında Elaziz Valiliğine Fahri Paşa atandı. Deli Fahri Paşa olarak nam salan bu şahıs, bölgede büyük bir baskı ve terör uygulayarak halkı sindirmeye çalıştı. Dersim’in ileri gelen şahsiyetlerinden Seyit Rıza, bu baskı ve zulümler çeşitli yollarla Ankara’ya ulaştırmaya çalıştı. Fahri Paşa’nın üç yıllık valiliği, bütün baskı ve zulümlere rağmen başarısızlıkla sonuçlandı. 1932 yılında bölgeye Sivas Valisi Vehbi Bey atandı. Aynı zamanda dört yıl boyunca 1. Bölge Müfettişi olarak görev yapan Dr. İbrahim Tali Öngören de vazifeden alındı.
25 Aralık 1935 tarihinde çıkarılan ve 2 Aralık 1936 tarihinde yürürlüğe giren bir kanun ile Dersim Bölgesi’nde, ‘’Tunceli Vilayeti’’ kuruldu. Bu kanun ile bu ilin vali ve diğer yöneticilerine, diğer illerde bulunmayan olağanüstü yetkiler verildi. Buna göre, İlin Valisi ve Kumandanı uygun gördüğü kişileri, il içinde başka yerlere sürgün edebiliyor, hatta il sınırları dışına çıkarabiliyordu. Yine aynı kanuna göre verilen idam kararlarının gecikmeden infaz emri de, Vali ve Kumandanın yetkisine bırakılıyordu. Bu anti demokratik kanun ile büyük su-i istimaller ve zulümler yaşandı. Bu icraatlar ile halktaki tepki her geçen gün büyüdü. Dört yıllık süre için çıkarılan bu kanun, öngörülen maksat gerçekleşmeyince, iki yıllık süreler halinde üç sefer uzatıldı ve 31 Aralık 1946 tarihine kadar yürürlükte kaldı.
Daha sonra Dersim’e Vali ve Kumandan olarak Korgeneral Abdullah Alpdoğan tayin edildi. Genel bütçeden büyük miktarda ödenek ayrılarak bölgede; kışla, karakol, köprü, hükümet konağı, okul, lojman ve yol yapımına büyük bir hız verildi. Bu hareketlilik, büyük bir operasyonun habercisi idi. Halktaki tedirginlik gözle görülür derecede arttı. Vali Alpdoğan, halktan 200 bin tüfeğin kendilerine teslim edilmesini istedi. Bu gerginlik ve tahriklerin sonucu 1937 yılının baharında bazı aşiretlere silah ve vergi toplama bahanesiyle karşı başlatılan operasyonlarda bazı sürtüşmeler yaşandı. Esas kıvılcım, Yusufan aşireti üzerine gönderilen bir müfreze de bulunan bazı askerlerin, bir köylü kıza tecavüz etmesiyle parlamıştı.
Bunun üzerine bazı aşiret mensupları müfrezeye hücum etmişler ve böylece Mazgirt bölgesinde çatışmalar başlamıştı. Hozat bölgesinde ise Seyit Rıza’nın oğlu İbrahim, Vali Alpdoğan’ın yakın adamı Kurmay Binbaşı Şevket tarafından hazırlanan bir suikast sonucu öldürüldü. Aşiretler, operasyonlara gelen askeri birliklere karşı koymaya başladılar. Karakollara bazı baskınlar yapıldı. Bu şekilde bütün bölgeye yayılan olayların üzerine çok sert bir şekilde gidildi. Toplu katliamlar yapıldı. Basına çok şiddetli bir sansür uygulandı. Bölge ve olaylarla ilgili hiçbir haberin yayınlanmasına izin verilmedi. Olaylarla birlikte tenkil olayları büyük bir hız kazandı. Köylerinden alınan insanlar Ege ve Trakya bölgelerine gönderildiler. Tekrar dönmelerinin önünü kesmek için köyler tahrip edildi. Mallarına ve hayvan sürülerine el konuldu.
Dersim’deki aşiretlerin liderliğini Seyit Rıza, sevk ve idarelerini de yeğeni Alişer yapıyordu. Kurmay Binbaşı Şevket, amcasıyla anlaşamayan Seyit Rıza’nın yeğeni Rehber’i binlerce lira karşılığında elde etti. Amcasıyla arasının düzeldiği görüntüsünü vererek aralarına karıştı ve Alişer’i öldürdü. Rehber de, daha sonra Genelkurmayın emriyle kurşuna dizilmiştir.(1) Çok yoğun askeri birliklerin karadan ve havadan yaptığı saldırılar sonucu çok sayıda aşiret mensubu ile birlikte vatandaş öldürülmüş, bölge büyük çapta kontrol altına alınmıştı. Kış mevsiminin bastırması ile birlikte Seyit Rıza Munzur dağlarına çekilmişti. Kış aylarında bölgede operasyon yapmanın zorluğunu bilen Erzincan Valisi, Seyit Rıza’ya haber göndererek orduya ateşkes emri verildiğini, Dersim’lilerin isteklerinin kabul edileceğini bildirerek Erzincan’a gelmesini talep etti. Bu şekilde iki yardımcısı ile birlikte Erzincan’a gelen Seyit Rıza tutuklandı ve burada sorgulandıktan sonra Elazığ’a götürüldü. Burada yapılan muhakeme neticesinde aralarında Seyit Rıza ve oğlu Hüseyin ile birlikte çoğunluğu aşiret reisi olan 11 kişi 18 Kasım 1937 sabahında Elazığ’da idam edildi.

A.Kadir ÜZEYİROĞLU
 
İlginizi çekebilecek benzer konular
  • Dersim Gerçeği
  • Dersim ve Atatürk
  • alp-eren

    Usta Üye
    Emekli
    Katılım
    14 Mart 2009
    Mesajlar
    2,567
    Tepkime puanı
    8
    Puanları
    38

    İtibar:

    Dersim olayı-2

    Dersim olayı-2

    O günleri yaşayan ve bu idam olaylarının bir an önce kararlaştırılıp infaz edilmesi için Ankara’dan özel olarak görevlendirilen Dışişleri eski Bakanlarından İhsan Sabri Çağlayangil, anılarında çok önemli ve dikkat çekici bazı noktalara işaret etmektedir:
    ’’O bölgeye ayıracak zaten fazla bir para yoktu. Yani ülkenin olanakları bu kadardı ancak, özellikle de fazla yatırımdan kaçınılırdı. Bunları uyandırmamalıyız. Yol yaparak, okul yaparak milliyet hissi uyandırılmamalı yaklaşımı egemendi… Kürtlerle ilgili devletin politikaları Fevzi Çakmak’ın sertlik yaklaşımı ile İçişleri Bakanı Avni Doğan’ın ‘bunların içimizde eritilmesi, kaynaşmaları gerekir. Bunu yapmalıyız. Sertlikle bir souç alamayız’ yaklaşımı arasında gidip gelmiştir… Benim Güneydoğu’da emniyette çalıştığım dönemlerde dikkatimi çekmiştir. Asfalt yolda yürümezlerdi. Yandaki toprak yolda yürürlerdi. Bir gün ‘neden’ diye sordum. ‘ O devlet yolu, biz kendi yolumuzda yürürüz’ dendi. Kendilerini hep bizden farklı görürlerdi. Malatya Emniyet Müdürlüğü’nde 2,5 yıl çalıştım. En unatamadığım olay Seyit Rıza’nın asılmasıdır. 1935–1937 arasındadır. ‘’
    ‘’Yıl 1937. Şükrü Sökmensüer, Atatürk döneminin ünlü Emniyet Genel Müdürlerinden. Bir gün beni çağırdı. ‘Atatürk Diyarbakır’da Singeç Köprüsü’nü açmaya gidecek’ dedi. O tarihte Seyit Rıza Dersim’in Kürt lideri. Aynı zamanda Peygamber sülalesinden geliyor kendisi. Seyit Rıza’nın bir de dini vasfı var. Fırat, Şeytan Köprüsü denen mevkide dört metreye kadar daralır. Derinliği de deniz gibi 17 metre olur. Burada bir köprü yapmışlar. Köprünün başında bir karakol. Karakol da da otuz üç askerimiz var. Askerlerin başında İsmail Hakkı adında bir yedek teğmen. Yani ihtiyat mülazım. Köprüye Dersimliler bir baskın düzenliyorlar. Baskında karakol yakılıyor ve otuz üç askerimiz de şehit ediliyor. İşte bu olay Dersim İsyanı’nın başlamasıdır. Atatürk olayla ilgileniyor ve ilgililere kesin talimat veriyor. ‘Bu meseleyi kökünden hallediniz’ diye.’’
    ‘’Elazığ’da o tarihte müfettiş-i umumi Abdurrahman Doğan Paşa var. Malatya Emniyet Müdürlüğü’nden birbuçuk ay kadar önce Ankara’ya tayin edilmişim. Vali İbrahim Etem Akıncı şövalye, çeteci bir adam. Demirci Efe ile birlikte Kurtuluş Savaşı’nda çete kurmuş.’’
    ‘’Uzatmayalım biz Ankara’dan müsaade istihsal edilerek Vali Akıncı ile birlikte Elazığ’a varıyoruz. Müfettiş-i Umumi Abdurrahman Paşa’nın misafiri oluyoruz. İstediğimizi anlatıyoruz. Paşa bize ‘iyi ki geldiniz. Ben de yarın orada bir mevkiye gideceğim. On beş gün önce tercüman aracılığı ile asilerle konuştum. Kendilerine aşiretlerinin başı olan kişileri teslim ederseniz harekâtı durduracağız, barış yapacağız dedim. Yarın da son gün. Gideceğimiz mevki biraz tehlikeli. Ne olacağı belli olmaz. İsterseniz sizi de alabilirim.’ dedi.’’
    ‘’Yola çıktık. Önümüzde ve arkamızda birer kamyon. Biz ortadayız. Kamyonun birinde askerler var. Diğerlerinde fırından yeni çıkmış sıcak sıcak ekmekler. Yollar devriye dolu. Devriyeler mevzilenmiş. ‘’
    ‘’Gideceğimiz yere geldik. Yüksek bir yerden aşağıya indik. İndiğimiz yere silahlı askerler dizildi. Abdurrahman Paşa muhtemel bir pusuya karşı önlemler aldırmıştı. Benim yanımda fotoğraf makinesi var.’’
    ‘’Bir süre bekledik. Ortalarda kimseler yok. Bağırdık çağıdık bir tercüman çıktı ortaya. Abdurrahman Paşa: Geldiniz mi? Dedi. Geldik. Dediler. Ortaya göğsü bağrı açık, uzun boylu levent adamlar çıktı. Abdurrahman Paşa gelenlere çuvallarla ekmeği dağıttı. Açtılar. Hemen ekmekleri kırıp yemeğe başladılar. Kalanlar da koyunlarına soktular. Paşa onlara sordu:
    —Listede yazılı olanları getircek misiniz?
    —Üç kişiyi hariç on iki kişiyi getireceğiz dediler.
    Abdurrahman Paşa’Olmaz’’ dedi. Onlar da son derece kararlı bir biçimde,
    —Paşam nidek olmazsa olmaz, dediler.
    Asiler dağlara sığınmışlar. Bir mavzerli bir alayı durdurur. Paşa onlara biraz sert. ’Devletle baş edemezsiniz!’ dedi ve ekledi:
    —Niçin teslim etmiyorsunuz?
    İçlerinde en uzun boylu olanı öne çıktı.
    —Bir kadının tek kocası olur. Şimdi siz hükümetsiniz. Askeriniz var. Bugün buradasınız. Bunları size verir alır gidersiniz. Biz yarın yine onların elinde kalırız. Bunlar, bu ağalar bizim külümüzü attırırlar. Siz Dersim’e giremiyorsunuz. Jandarmanızı sokamıyorsunuz…
    Abdurrahman Paşa, durdu düşündü, sonra tarcümana şunları söyledi:
    —Yapmayın. Size on beş gün daha izin vereyim. Gidin ve on beş gün sonra bu listedekileri getirin, dedi.
    O listede Seyit Rıza da var. Ve teslim etmeyecekleri üç kişiden birisi de Seyit Rıza. Ben de bu olayın resimlerini çektim.
    Bu olaylardan sonra Ankara’ya döndüm. On beş günlük ikinci müddet bitmiş. Abdurrahman Paşa’ya listedekileri teslim etmemişler.
    Aradan aylar geçti. Seyit Rıza ve çevresi yakalandı. Muhakemeleri sürüyor. İşte bu sırada Atatürk Diyarbakır’daki yeni yapılan Singeç Köprüsü’nü açmaya gidecek. Elazığ’a gelecek. Karayoluyla Singeç Köprüsü’ne geçecek.
    Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer Bey bana diyor ki:’’Atatürk Singeç Köprüsü’nü açmaya gidecek. Dersim Harekâtı bitti. Beyaz donlu altı bin doğulu Elazığ’a dolmuş. Atatürk’ten Seyit Rıza’nın hayatını bağışlamasını isteyecekler buna meydan vermeyelim.’’
    1937 yılıda resmi tatil günü cumartesi öğleden sonra. Atatürk pazartesi günü Elazığ’a gelecek. Bizden istenen Atatürk gelmeden ‘asılacak asılsın’ ve Atatürk’ün karşısına beyaz donlular çıktığı zaman iş işten geçmiş olsun.
    O dönemde Elazığ Valisi Şefik Bey, Savcı Hatemi Senihi Bey, Emniyet Müdürü Serezli İbrahim Bey, savcı yardımcısı arkadaşım. Şükrü Sökmensüer, Sivillerden Emniyet Genel Müdürlüğü’nün siyasi şubesinden istediklerini al. Atatürk’ün istasyonda halkevine kadar koruması da size ait.’ dedi. Başta Macar Mustafa olmak üzere altı kişi alıp yola çıktım. Trenle Elazığ’a vardım. Emniyet Müdürü İbrahim Bey’e gittim. Savcı için ‘kural dışı bir şey yapmaz, mümkün değil’ dedi.
    Savcıya gittim. Durumu kendisine anlattım. Bana bu konuda hükümetten şifre aldığını, ama mahkemelerin cumartesi günü tatil olduğunu, tatilde ise sonuç almanın mümkün olmadığını bildirdi. Ve ekledi. ‘Ben de mahkemeleri etkileyemem’ Oysaki biz mahkemenin kararını Atatürk gelmeden önce vermesini ve gereğinin yapılmasını, Atatürk geldiğinde Seyit Rıza meselesinin kapanmış olmasını istiyorduk. Ben bunu halletmek için hükümet tarafından buraya gönderilmiştim.
    Savcı yardımcısı hukuktan sınıf arkadaşım. Bana ’sen Valiye söyle. Bu savcı rapor alsın gitsin ben senin istediğini yaparım’ dedi.
    Biz mahkemenin tatil günü işlemesini ve alınacak kararın infazını istiyorduk.
    Savcı rapor aldı. Arkadaşım vekil olarak savcının yerine geçti.
    Mahkeme hâkiminin evine gittim. Gittiğimde hâkim mahkemenin aldığı kararı evinde yazıyordu.
    Hâkimle konuştuk. Kendisi kararı daktiloya çektirmekle meşguldü. Devir CHP devri. Herkes çekiyor. Hâkim bana ’Cumartesi mahkeme toplanmaz ancak pazartesi günü mahkemeyi toplar kararı veririz. Salı günü de idam hükümlerini yerine getiririz’ dedi.
    O zamanlar dördüncü bölgede temyiz hakkı yok.
    Abdurrahman Paşa sıkıyönetim kumandanı olarak kararı tasdik edecek. O da ‘Yukarıdaki karar tasdik olunur’ demiş basmış boş kâğıda imzasını. Yukarıya ‘Abdurrahman Paşa’nın idamı’ diye yazsanız kendisi idam edilecek.
    Hâkime dedik ki;
    Bu dediğiniz gün Atatürk geliyor. Maksat hâsıl olmuyor ki. Hâkim ‘başkaca bir şey yapılmaz’ diyerek kestirdi attı. Ben de kendilerine sordum:
    —Sizin saat 05.00’ten sonra davaya devam ettiğiniz olmuyor mu?
    —Ooo çok oluyor cevabını verdi.
    Eee sondan beş saat ihlal ediyorsunuz da, baştan beş saat ihlal etseniz olmuyor mu? Yani Pazar akşamı sahurdan sonra mahkemeyi açarız.
    Hâkim:
    —Elektrikler kesiliyor dedi.
    Ona da çare bulduk. Otomobil farları ile hapishaneyi aydınlatırız. Halkevine lüksler koyarız.
    Hâkim bu defa
    —Samiin (dinleyici) yok, dedi.
    Ona da çare bulduk. Samiin de getiririz.
    —Kaç kişi asılacak
    —Onu karardan önce söyleyemem dedi. Ama ekledi
    ‘’Savcı 27 kişinin idamını istedi.
    —Biz ona göre mi hazırlığımızı yapalım.
    —Bilemem dedi.
    Ceza infaz kanunu her asılanın ayrı bir yere asılmasını, asılanların birbirini görmemesini emrediyordu. Bu şartı da yerine getirmeye çalıştık. Her meydana dört boş sehpa kurduk. Vali bir de çingene cellât buldu. Gece 12.00’de hapishaneye gittik. Farlarla çevreyi aydınlattık. Mahkemenin 72 sanığı var.
    Sanıkları aldık. Mahkemeye götürdük. Çingene de geldi. Adam başına on lira istedi. ‘Peki’ dedik.
    Sanıklar Türkçe bilmiyor. Mahkeme kararı açıklandı. Yedi kişi ölüm cezasına çarptırılmış, sanıklardan bazıları beraat etmiş, bazıları da çeşitli hapis cezaları almıştı.
    Kararlar okununca sanıklar ilk anda anlamadılar. İdam ‘’Tunne’’ diye bir vaveyla koptu.
    Biz Seyit Rıza’yı aldık. Otomobilde benimle polis müdürünün arasına oturdu. Jeep jandarma karakolunun yanındaki meydanda durdu.
    Seyit Rıza sehpaları görünce durumu anladı.
    -Asacaksınız, dedi ve bana döndü.
    ‘’Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin? Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüzyüze geliyordum. Bana güldü.
    ‘’Savcı namaz kılıp kılmayacağını sordu’’ İstemedi.
    Son sözünü sorduk.
    -Kırk liram ve saatim var, oğluma verirsiniz, dedi.
    Oğlunun asılacağını bilmiyordu. Adamın yaşı 57’ye indirilmiş, çocuğunun yaşı da 17’den 21’e çıkarılmıştı.
    Bu sırada Fındık Hafız asılıyordu. Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Etrafta kimse yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa doğru bağırdı:
    ‘’Evladı Kerbelayık. Bi hatayık. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir.’’ dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu ve kendini astı. Gömüleceği yer türbe olmasın diye cenazesi de yakıldı.
    Oğlu yaşında bir subayı öldürecek kadar katı yürekli olan bir insanın bu mukadder akibetine acımak zor. Ama bu cesaretini takdir etmekten kendimi alamadım.
    Asabım çok bozuldu. Emniyet müdürüne ‘’Ben üşüdüm otele gidiyorum’’ dedim.
    Seyit Rıza asılırken ilerden oğlu geliyordu.
    ‘’Kulun kölen olam. Sığırtmacın olam. Gençliğime acıyın, öldürmeyin beni’’ diye bağırıyordu.
    ‘’Ben çok kötü olmuştum. Otele döndüm, iki daktilo sayfası yazı yazdım. Yazının başına da ‘’Bi hatayık, Evlad-ı Kerbelayık. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir’’ diye yazdım.’’(1)
    Dipnot:
    1-Mehmet Ali Birand, APO ve PKK, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1993, 11. Baskı, sayfa: 55–60
     
    Üst Alt