• Kaynak menüsünden dosya indirebilmek istiyorsanız lütfen forum kullanım bilgisini okuyunuz

Bozkırda Kültür ve Teşkilât

Talebe

Yeniçeri Ağası
Yeniçeri Ağası
Katılım
21 Mar 2009
Mesajlar
937
Puanları
93
#1
BOZKIRDA KÜLTÜR VE TEŞKİLAT




Bozkır Kültürü

Şimdiye kadar görüldüğü üzere, Türk tarihinin bu safhası daha ziyâde “Avrasya” nın bozkır cığrafyasında cereyan etmiştir. Bilhassa insanın tabiat kuvvetlerine hâkim olmadığı eski çağlarda coğrafyanın insan hayatı üzerindeki tesirleri düşünülürse, bozkır iklimin de, çeşitli bakımlardan eski Türk yaşayışı, düşünce tarzı, inancı ve dünya görüşü, örfü ve gelenekleri, kısaca “kültür”üne yön verici tesirler yapacağı tabiidir. Ancak bir kültürün teşekkülünde, coğrafî şartların yanında bizzat insan unsuru da rol oynamaktadır.

Ayrı coğrafi çevrelerde belirli karektere sahip insan gruplarının meydana getirdiği toplumlara has olmak üzere birbirlerinden farklı kültürler doğacağına göre, 3500 yıllık hayatı bozkır coğrafî şartları içinde geçen Türk topluluğunun da kendine özel bir kültür tipine sahip olacağı tabii karşılanmalıdır. Biz buna, doğuş ve gelişme sahasından dolayı “Bozkır kültürü” diyoruz.

Bozkır kültürüne tarihin seyri içinde, bozkır bölgesi kıyılarında yaşamış olan bazı yabancı toplulukların da dahil olduğu anlaşılmakla beraber (Meselâ Hind-Avrupalılar’dan bazı kollar, İranîler, yine bu kökten çeşitli grupların meydana getirdiği İskitler ve Moğollar gibi) bozkır kültürünü en saf şekli ile bir Türk kültürü olarak kabûl etmekte hatâ yoktur. Ve bu böyle kabul edilmelidir.

Bozkır coğrafyasında binlerce yıl hayatiyetini devam ettiren ve Çin, Hind, Akdeniz ve Avrupa gibi yerleşik kültür mensuplarının, yine binlerce yıl içinde, tesir ve baskısını hissettikleri bu kültür eskiden beri ilim adamlarınca az-çok tanınmakta idi. Uzmanlardan bazıları bu kültüre eksik olarak “Atlı göçebe kültürü” demekte bir mahzur görmemişlerdir.

Halbuki, Bozkır kültürü “at” üzerine kurulmuş olmakla beraber, unsurları yalnız “at”tan ibaret değildir. Bunun yanında demir de vardır ve ayrı bir hukuk anlayışı ile de donatılmış bulunmaktadır. Çöllerde değil, fakat rutubet derecesi oldukça yüksek yaylalarda gelişen Bozkır kültürüne, sırf çoban hayat tarzına dıştan bakarak göçebelik atf etmek yanlıştır. Bozkır kültüründe temel olan at, göçebelerin hayatında birinci plânda görülmez. At göçebe kavimlerin kültürüne sonradan girmiş bir ekonomi vasıtasıdır.


Bozkır Kültürü’nün Kaynağı Meselesi



İskit görüşü

I. Zichy tarafından ortaya atılan bu görüşe göre, bizim “Bozkır kültürü” diye ifade ettiğimiz kültür tipi, “atlı göçebelik”ten ibaret olup, merkezinde at yetiştirmek ve çobanlık yer almakta ve bu gibi faaliyetler için, Karadeniz’in kuzey düzlüklerindeki İskit sahası en elverişli bölge olarak bulunmaktadır..



İndo-Germen görüşü

Batıda çok yaygın olan ve eski “Aryanizm” tesirinin bir devamı sayılması mümkün görünen bu görüş Hind-Avrupalılar’ı tâ Baykal gölüne kadar bütün Asya’ya yerleştirmekte ve onların da aslında “göçebe” (bozkırlı!) olduklarını ileri sürerek, at’ın ilk defa onlar tarafından ehlileştirildiğini ve dünyanın ata binme san’atını onlardan öğrendiğini iddia etmektedir. Batılıların at üzerinde bu kadar durması, şüphesiz bu hayvanı ehil hâle getirip binmenin insanın kültür tarihine muazzam bir hamle teşkil etmesinden ileri gelir ki, bozkırlarda gelişen kültürü de İndo-Germenler’e bağlamak böylece mümkün olacaktır.

Hun süvarilerinin seferlerde bindikleri bozkır muharebe atının ilk kalıntılarına rastlandığı Afanasyevo kültürü (M.Ö. 2500-1700) eski Türk Altay kültürüne bağlı bulunmaktadır. Atın ehlileştirilmesi için önce buna ihtiyaç duyulması gerekir ki, bu ihtiyaç şüphesiz ilk olarak bozkırlı hayvan besleyici kavimlerde hissedilmişti. Bu itibarla atın insanlar tarafından kullanılması bile –bu husus başlangıç noktası olmakla beraber- çok önemli bir gerekçe değildir. Esas olan, atın binek hayvanı hâline getirilmesidir. Bozkır kültüründe rol oynayan baş aksiyon da biniciliktir.

At gibi bir vasıtaya ihtiyacın, “yerleşik” topluluklardan ziyâde, çok geniş sahalarda, hayatın zorunlu kıldığı sür’atle hareket etmek mecburiyetinden doğduğu açıkdır. Bozkır savaş atı doğuya doğru uzanmış ve Çin’de muharebe atı yetiştiriciliğinin ilk sahası olan Şan-si bölgesinde görünmüştür. Çin’liler ata binmeği ancak M.Ö. 300’lerde Asya Hunları’ndan öğrenmişlerdir.



Altaylı Nazariyesi

Bozkır kültürünün Altay yaylalarında Proto-Türkler (Türkler’in ataları) tarafından ortaya konduğu hususu, bir kültür çevresi olarak bozkırlar üzerine dikkati çeken tanınmış kültür tarihçilerinin temsil ettiği “Viyana ekolü” tarafından ileri sürülmüştür. Atın ehlileştirilmesi ve umumiyetle hayvan yetiştiricilik gibi medeniyet tarihinin çok mühim bir safhası Türkler’in ataları tarafından gerçekleştirilmiştir.

Bozkırlar bölgesinde üç kültür devresi (kemik kültürü, hayvan besleme kültürü, at yetiştirme kültürü) tesbit edilmektedir. Bunun son merhalesinden yeni bir netice olarak, merkezinde atın bulunduğu, “Savaşçı çobanlar” (“Hirtenkrieger”) kültürü doğmuştur ki, bu, bozkır kültürünün, bilhassa Proto-Türkler için karakteristik olan en yüksek derecesini gösterir.

At

Atın ehlileştirilmesi ve atın çoban kültürünün yaratılması ilk Türklerde görülmektedir. İnsanlık tarihinde ulaşılan bu başarı kavimlerin ve başka kültürlerin gelişmesinde fevkalâde neticeler doğurmuştur. Tarihî bağlantıların gösterdiği gibi, büyük devlet esası için gerekli şartlar ancak bu sayede belirebilmiştir. Atın binek hayvanı olarak kullanılmasını, ziraat kültürünün ve ona bağlı hayvancılığın çok üstünde ve dünya tarihinin çok önemli bir kültür merhalesidir. Hayvan terbiyesinde önce geyik, sonra Ren geyiği (Samoyedler tarafından), nihayet Türkler’in ataları tarafından at ehlileştirilerek insanlık hizmetine sokulmuştur. Bu konudaki araştırmalarda sonuç hep aynı neticeye varmaktadır.

Orta Asya’da oturan ve çok eski bir zamanda avcılık hayatından hayvanları ehlileştirmeye geçen tek kavim Türkler olmuştur. At, Türkler tarafından ehlileştirilmiştir ve Türkler ata binen ilk insanlar olarak görünmektedirler. Orta Asya bozkırlar bölgesinin kültür tarihi yönünden taşıdığı önem çok kesindir.

Esasen yeryüzünde ekonomi bakımından başlıca üç temel kaynak vardır: Orman, tarım, hayvan yetiştirme. İnsanlar yaşadıkları çevrenin bu imkânlarını değerlendirerek hayatlarını sürdürebilmişlerdir. Tarihte ilk kültürler de şüphesiz doğdukları bölgenin tabii şartları içinde öz kazanacaklarından, orman kavimleri “asalak” kültüre (avcılık, devşiricilik), ziraate elverişli yerlerde oturanlar “köylü” kültüre (çiftçilik) bağlanmışlar, Bozkırdakiler “çoban” kültürünü (besicilik) meydana getirmişlerdir. Bu itibarla, aslında orman kavmi veya köylü değil, fakat bozkırlı olan Türkler’in kültürü de doğuş, gelişme ve muhteva bakımından bütün diğer toplulukların kültürlerinden ayrılık gösterir.

Altay-Türk atlı çoban kültürü Türkler’in atalarını diğer topluluklardan farklı bir dünya görüşüne ve hayat tarzına götürmüştür ki, bu insanlığın mâzisinde ilk defa gözlenen insan zekâ ve iradesini tabiata hâkim kılma azmidir. At terbiyesi, otlaklar etrafında cereyan eden mücadeleler bozkırlıyı metanet ve cengâverlikle bezemiş, onu teşkilâtçılık melekesine sahip kılmış, ve eski Türkler herşeylerini borçlu oldukları ata kutluluk derecesinde değer vermişlerdir.

At vasıtası ile insanlığa sunulan diğer mühim bir değer de sür’at mefhumudur ki, bu eski ilkel kavimleri zihni durgunluğun tenbelliğinden kurtararak canlı bir faaliyet alanına yöneltmiş ve insan iradesinin ufkunda sonsuz imkânlar açılmasına vesile olmuştur. Yine at sayesinde bozkır kültürünün ortaya koyduğu başka evrensel bir değer hukuk fikridir. Bu da, atlı savaşcı çobanların, insanların toplum hâlinde yaşayabilmelerini sağlıyan karşılıklı saygı esasından hareketle, toplulukları bir üst idare nizamına bağlama yolunda ulaşılan devlet kurma düşüncesinin mahsulüdür.

At üzerinde, kalabalık hayvan sürülerini sevk ve idare etmek mecburiyeti eski Türkler’in, atın sür’atı ve demir madeni sayesinde hâkimiyet altına aldıkları insanları idare plânında başarılarını mümkün kılmıştır. Bu sebeple yeryüzünde ilk siyâsi kadrolar, yine ilk kanun koyucu durumunda olan Türkler’in ataları tarafından tesis ve teşkil edilmiş görünmektedir.

Bozkırlarda gelişen eski Türk kültürünün dünya tarihinde iki bakımdan kesin tesiri olmuştur. Bunlardan biri, hayvan besleyiciliğini geliştirmek ve yaymak suretiyle iktisâdî; öteki, yüksek teşkilâtçılık yolu ile sosyaldir. Birinci nokta önemlidir, zira bu, avcılık ve devşiricilik gibi, yalnız alarak karşılığında bir şey vermeyen parazit (“asalak”) ekonomi yerine, insanları üretici (müstahsil) durumuna sokmak suretiyle, çok faydalı bir iktisadî gelişmenin işaretidir. Fakat ikinci nokta daha da mühimdir, çünkü insanlığı basit yığınlar olmaktan çıkarıp sosyal nizamlara bağlamak gibi, iktisadî faaliyetin de devamını mümkün kılan, bir beşerî değer ancak bu yol ile meydana gelmiştir.

Bu bakımdan Ural-Altaylı kavimlerin dünya tarihindeki bu çok mühim rolünü önemle belirtmek gerekir:

En eski yüksek medeniyetler dahi, daha çalışkan ve ziraatçi olmakla beraber, devlet kurmakta kifayetsiz kavimlerin yerleşik hâlde bulunduğu büyük nehir vâdilerine savaşçı atlı çobanların müdahalesinden sonra doğmuştur. Hind-Avrupalılar açısından konuyu daha kesin bir şekilde açıklamak mümkün. Hind-Avrupalı kavimlerin (bugünkü Avrupalılar’ın ataları) teşkilâtçılık ve siyasetteki başarıları ancak bu bozkırlı unsurların onlarla karışması ile izah edilebilir.

Onlar M.Ö. 2. bin yıllarında Aral gölü havalisinde bozkır kültürü ile temasa geçerek bu kabiliyeti elde etmişlerdir. Bu, diğer bölgelerde de böyle idi. Nitekim Doğu Asya’da ilk devlet teşkilâtı eski Türkler tarafından kurulmuş, Ön-Asya kavimleri bakımından da benzer sonuca varılmıştır.



Bozkır Kültürünün Oluşma Çağı

Bu kültürün kaynağı hakkındaki teoriler ona aşağı yukarı bir geçmiş tâyin etmek imkânını sağlamaktadır. Viyana ekolüne göre bu tarih M.Ö. 2. bin başları olmalıdır. Şüphesiz ata binicilik temel unsur olmak üzere, siyâsi, iktisadî, dinî vb. cepheleri ile kültür gelişinceye kadar belirli bir zamanın geçmesi gerekecektir. Eldeki bilgilerden bozkır kültürünün M.Ö. 2500 ile 1700 arasında oldukça belirgin bir vasıf kazanmış olduğu kabul edilebilir. Bu tahmin bir yandan Viyana ekolünün vardığı sonuçlara, diğer yandan da arkeolojik vesikalara uygun düşmektedir.



Sosyal Yapı



Eski Türk toplumunun sosyal yapısı hakkında şimdiye kadar yapılan tasnifler hem bünye, hem de isimlendirmeler bakımından birbirini tutmamaktadır. Bunun sebebinin, her araştırıcının kendi meşgul olduğu zaman içinde kalması ve yine meşgul olduğu belirli Türk kesimini esas alması olduğu anlaşılıyor. Türklerin çeşitli devirlerde, çeşitli bölgelerde bazı sosyal bünye değişikliklerine uğradıkları ve bununla ilgili olarak başka başka tâbirler kullandıkları şüphesizdir.

Fakat Bozkır kültürü dediğimiz, aslında en yakın Türk kültürü içinde toplum yapısını tesbit etmek bakımından bazı imkânlara da sahibiz. Bu hususta Gök-Türk topluluğu sosyal bünyesi herhâlde hareket noktası vazifesini görebilecektir. Ana kaynağımız Orhun kitabelerinde geçen, konu ile ilgili tâbirler meseleye ışık tutacak durumdadır.

Orhun kitabelerine göre Türk Bozkır toplumunun yapısını şöyle tesbit etmek mümkündür.

Oguş-âile (?)

Urug-soy, (aile?)

Bod-boy, kabile

Ok-kabile (bir siyâsi teşkilâta bağlı)

Bodun-boylar birliği (siyâsi yönden müstakil veya değil)

İl-Müstakil topluluk, devlet, imparatorluk.

Eski Türk toplumunda ilk sosyal yapı olan âile, bütün sosyal bünyenin çekirdeği durumunda idi. Kan akrabalığı esasına dayanıyordu.

Eski Türk âilesi tip olarak “geniş âile” şekline görünmekte (geçen asrın 2. yarısında, bütün dış tesirlere rağmen, başka bölgelerdeki Türk kesimlerine nisbetle en az tesir almış olmaları gerekir (Altaylılar’da “soy” ve Yakut’larda “usa” Kırgızlar’da “aul”) ise de, aslında Türk âilesinin “küçük âile” tipinde kurulu bulunması daha akla yakın gelmektedir. Çünkü Türk âilesi eski Yunan’daki (genose), Roma’daki (gens) ve İslavlar’daki (zadruga)’dan farklı olup, ortaklık yalnız otlak ve hayvan sürülerine inhisar eder.

Türçe’de izdivac için kullanılan “evlenme” veya “evlendirme”, (Gök-Türk kitâbelerinde: äble +) tâbirleri, evlenen erkek veya kızın baba ocağından ayrılarak ayrı bir ev (âile) meydana getirdiğine delâlet eder. Umumiyetle, bilindiği gibi dıştan evlenme (exogamie)’nin esas ve baba hukukunun hâkim olduğu Türk âilesinde evlenen oğullar, hisselerini alıp, yeni bir âile kurmak üzere çıkarlar, baba evi ise en küçük oğula kalırdı. Türkler’de “leviratus” (ölen erkek kardeşin dul kalan zevcesi ile ve çocuksuz genç dul üvey anne ile evlenme şekli) mevcuttur ve umumiyetle tek zevcelik (monogamie) görülür.

Orhon yazıtlarında ancak bir yerde geçen “uruğ” tâbiri, Uygurca metinlerde, Kaşgarlı’da, birçok modern şivelerde çok kullanılan ve “tohum, akraba, nesil” mânalarına gelen bir sözdür.

Âileler veya soylar bir araya geldiği zaman “boy” teşekkül ediyordu ve başında vazifesi, boydaki iç dayanışmayı muhafaza etmek, hak ve adaleti düzenlemek ve gerektiğinde silâhlı kuvvetlerce boyun menfaatlerini korumak olan bey (bäg, beg, bi) bulunuyordu. Buna göre boy siyâsî mahiyette bir birlik idi. Belirli arazisi ve savaşcı kuvveti vardı. Mülkü ve hayvan sürüleri başka kesimlerinkinden ayırt edilmekte idi (24 Oğuz boyundan her boy hususi bir damgaya sahipti). Roma’da, eski Yunan’da ve câhiliye devri Arapları’nda, benzer kuruluşlar başındaki mes’ul şahıslar aynı zamanda dinî reis oldukları halde, bey’in böyle bir fonksiyonu yoktu.

Boy beyleri cesareti, malî kudreti ve doğruluğu ile tanınmış urug ve oguşların reisleri arasından seçim yolu ile iş başına gelirlerdi. Seçici hey’et herhalde boy’u meydana getiren âile ve soyların temsilcilerinden kurulu olmalıdır. Bu hey’et eski Türk devletinde mevcut “meclis (danışma kurulu)”lerin küçük çaplı bir ilk tipi olarak görünmektedir.

Boylar birliğine “bodun” deniyordu. Bodun’un başında “bey”, han (“Kaan”) bulunur ve topluluk siyaseten müstakil veya bir il’e tâbi durumda olabilirdi. Bodun’lar çoğunlukla soy ve din birliğine sahip boylardan meydana geldiği için, bodun kelimesine “kavim” mânası verilebilir. Kitâbelerde yalnız bir defa geçen “Ulus” sözünün eski devirdeki mânası açık değil ise de, bu söz, Türk-Moğol devrinde: Millet, Memleket, Devlet karşılığı olarak daha geniş anlamlarla karşımıza çıkmaktadır.

İl

Eski Türk “İl”i, toprağı ile, halkı ile, idâri ve hukukî nizamları ile, vazifesi yurdu ve ahaliyi korumak ve sağlam bir sosyal bünyeye sahip olmasına çalışmak olan bir siyâsî kuruluştur. Türk “İl”ini tanıyabilmek için onun, devletin şartları yönünden, hususiyetlerini şöyle tesbit etmek mümkündür.


İstiklâl Kavramı



Bilindiği üzere, devlette gerçek istiklâl, bunun yalnız idareci kesimce istenmesi ile değil, aynı zamanda halkın da aynı şuur içinde bulunması, yâni istiklâl düşüncesinin bütün toplulukta müşterek bir arzu hâlinde var olması şeklinde belirir. Böyle bir ortak şuur Bozkır Türk toplum ve devletinde çok eskiden beri mevcut olmuştur. Türk gruplarının her gittikleri yerde, beylik, hanlık gibi hür ve müstakil siyâsî teşekküller kurmağa çalışmaları bunu gösterdiği gibi, çeşitli ülkelerde buna muvaffak olmaları da istiklâl düşüncesi üzerinde ısrarlarına işaret eder. Eski Türkler’de istiklâle verilen değer bazı tarihî kayıtlarla da tesbit edilmiş durumdadır: Asya Hunları’ndan M.Ö. 58’de cereyan eden hâdise dolayısiyle Çin yıllığı Shi-ki Hun devlet meclisi’nde yapılan şu konuşmayı nakleder:

“Bizim için tâbiiyet yüz kızartıcıdır. Atalarımızdan toprakla birlikle devr aldığımız istiklâlimizi Çin ile uzlaşmak bahasına feda edemeyiz. Mücadele edecek savaşçılarımız hâlâ mevcut iken devletimizi korumalıyız”.

Orhun kitâbelerinde, “Kaganlık” tâbiri ile ifâde edilen “devlette istiklâl” düşüncesine karşı duyulan ilgi daha açık bir şekilde dile getirilmiştir:

“İl’i olan bir bodun idim, şimdi il’im nerede? Kaganlık bodun idim, hani Kagan’ım?”. İstiklâl’den mahrum kalınca “Bey olmağa lâyık oğlun kul, hâtun olmağa lâyık kızın câriye” olduğundan yakınan Bilge Kagan Türk devlet ve istiklâlinin devamlılığına inancını şu sözlerle ifade etmiştir:

“Yukarıda gök çökmedikçe, aşağıda yer delinmedikçe Türk bodununun il’ini, töresini kim bozabilir?”

Bu tarihî vesikalar, devlette gerçek istiklâl kavramına uygun olarak, bu düşüncenin, idarecisi ve halkı ile Türk topluluğunda ortak bir değer taşındığını ortaya koymaktadır.


Ülke Kavramı


Ülke, her müstakil devletin hak ve yetkilerini mutlak şekilde kullanabildiği belirli coğrafî saha olduğuna ve ülkesiz bir millet bahis konusu olmayacağına göre, Türk “il”inde de belirli sınırlar içinde bulunan bir ülke kavramının mevcut olacağı açıkdır. Eski Türkler’de ülkeye “yurt” deniliyordu. Ülke sınırlarına da “yaka” denilmekte idi. Demek ki Türk hâkanlıklarında ülke, belirli sınırlara sahip devlet arazisi idi ve bu arazi hükümdar âilesinin mülkü değil, bütün milletin ortak toprağı idi. Asya Hun Tan-hu’su Mo-tun, komşu Moğol Tung-hu’ların arazi talebi karşısında kaldığı zaman (M.Ö. 209) devlet meclisinde, toprağın devletin temelini teşkil ettiğini buna göre, her ne sebeple olursa olsun kimseye arazi terk etmeğe selâhiyeti bulunmadığını söylemişti.

Anlaşılıyor ki Bozkır Türk il’inde “yurt” hükümdarın şahsî malı gibi keyfine göre tasarruf edilebilen bir toprak parçası değil, fakat bizzat devlet reisinin korumakla vazifeli bulunduğu bir ata yadigârı idi. Devlet topraklarının idarecilerle halkın ortak mesuliyeti altında bulunması keyfiyeti, Türk topluluk adlarından anlaşıldığı üzere, eski Türkler’in şahıslarından ziyade il’e bağlı olduğu hususu ile bir arada dikkate alınırsa, ülkenin sür’atle “vatanlaşma”sının mümkün olacağı kolayca anlaşılır.

Gerçekten eski Türk topluluğunda halk, devletin siyâsî istiklâli gibi, “yurt”una da derin bir sevgiyle bağlanmıştır. Yukarıda söylediğimiz üzere, ilk tarihî belirtisine Asya Hunları’nda rastladığımız bu durum, Gök-Türkler’de en canlı şekilde mevcut olmuş (Ötüken’in kutsal toprak sayıldığı ve “Kaganlık”a ve töre’ye sahip olarak yaşamak için Ötüken’de oturmak gerektiği) ve Uygur Türkleri’nde “Kutlu dağ” efsanesinde sembolize edilmiştir.

Türkler’deki bu vatan sevgisi ünlü Arap yazarı Al-Câhiz (ölm. 869) tarafından da, gözleme dayanılarak belirtilmiştir. Ancak Türkler’de “ülke” ve vatan nitelemesi göçebe veya köylü (yerleşik) bütün öteki kavimlerden farklı olarak, siyâsî istiklâl fikri ile beraber yürümektedir. Eski Türk, yalnız hür ve müstakil yaşayabildiği toprağı ülke ve vatan saymakta (Türk tarihinde çeşitli Türk kesimlerin ayrı vatanlarının olması bundan ileri gelir), fakat bu şartların mevcut olmadığı araziyi kolayca terk edebilmektedir (Türk göçlerinin diğer bir sebebi). Kısaca Türk kültüründe vatan Türk tuğlarının veya albayrağın dalgalandığı yerdir.


İnsan Unsuru


Devletin yalnız hükümdar ve âilesinden ibaret sayıldığı topluluklarda siyâsî hürriyet ve çalışma serbestliğini düşünmek güçtür. Devlet idaresi ve ülke anlayışında idareci-halk iş birliği olan siyâsî teşekküllerde ise durum başkadır. Eski Türk topluluğunda da insanın ferdî hukuk ile donatılmış ve iktisaden esir olmayan bir hayat düzeninde bulunduğu anlaşılmaktadır. Bunun tarihî vesikalarla ortaya konması mümkündür. Önce, âilede hususî mülkiyet mevcut idi. Bozkır Türk devletinde arazi üzerinde de hususî mülkiyet geçerli idi.

(Asya Hunları’nda, Gök-Türkler’de,Uygurlar’da vb.).

Hususî mülkiyet kişi haklarının ve hürriyetin teminatıdır. 10. asır Bulgarları’nda fertler kendi arazilerinden elde ettikleri mahsulden hükümdâra bile bir şey vermeyebiliyorlardı. Hazar hâkanı ve idarecileri teb’anın mülküne el uzatamazlardı. Oğuzlar’da “bey”ler, han’ın bazı aşırı davranışları karşısında seslerini yükseltirlerdi. Avrupa Hunları’nda Atillâ’nın başkentinde bir Bizanslı, Bizansta insanın baskı altında tutulmasına ve kanunların yürümemesine karşılık, kendisinin Hun memleketinde hür olduğunu ve korkusuz yaşadığını söylemişti. Çin’deki köleler, hürriyet ülkesi olan Asya Hun topraklarına kaçıyorlardı. Bozkır Türk toplumunda öyle bir hürriyet havası vardı ki, en küçük bir âile bile başlı-başına bir “il” sayılabilirdi. Bu durum bazan sosyal yapının daha yüksek kademelerinde gözleniyordu. Meselâ 8 boy halinde Don-Aşağı Tuna nehirleri arasında yayılan Peçenekler’de “kabilelerin durumu o kadar müstakil idi ki, “kavim beraber yaşadığı, beraber savaştığı, yâni tam bir birlik teşkil ettikleri hâlde bir merkezî iktidar mevcut değildi”. 12. asır Kıpçakları’nda da durum böyle idi.

Türk boylarındaki bu karakteristik durum eski Türk İl’inde siyasî birliği meydana getiren boyların-türlü sebepler yüzünden birbirlerinden kolayca ayrılmalarına ve aynı bölgede veya başka bir yerde yeni bir İl teşkil etmek üzere tekrar toplanabilmelerine imkân vermekte idi (eski Türk siyasî kuruluşlarında boy sayısını ifade eden ve zaman zaman değişen rakamlar bunu gösterir). Boyda yalnız otlak ve yaylaklar ortak mülkiyette idi. Bu tip arazi devlet malı olduğu için, buralardan faydalanan at, koyun ve sığır sürülerinin sahiplerinden tahsil edilen belirli ölçüdeki vergiler yolu ile İl’in mâlî ve askerî ihtiyaçları karşılanıyordu. Göçlerde âilelerin ve fertlerin kendilerine âit sürülerini ve taşınabilir mallarını beraberlerinde götürebilmeleri ve istedikleri gibi tasarruf etmeleri onlardaki hürriyet duygusunu ve serbest hareket etme eğilimini daima canlı tutmakta idi. Bu hal ise, eski Türk devletlerinde, tabiatiyle, köleliği ve bazı kesimler için “imtiyazlılık” durumunu önlüyor, ayrıca Bozkır kültürünün ekonomik özelliği de, adalet, eşitlik ve insana saygı prensiplerinin gelişmesine yardım ediyordu.

Kölelik Konusu

Eski çağlarda, yaşamak için ihtiyaç olan “çalışma, çekme ve taşıma gücü”nü insanlar, ancak kendi aralarındaki daha zayıf, daha az becerikli fertlerin kol kuvvetinden faydalanma yolu ile sağlayabiliyorlardı. “Asalak” kültürde ve “köylü” (yerleşik) kültürde başkaca çare yoktu. İktisaden “besicilik”e dayanan Bozkır kültüründe ise bu ihtiyacı, başta en yüksek kas (adele) kuvvetine sahip at olmak üzere, hayvan gücü karşılıyordu. Orman kavimlerinde ve yerleşik topluluklarda hâkimiyeti ele geçiren gruplar, toplumda her hangi bir mülk ve hiçbir siyasî hak tanımamak suretiyle, sınıf, kast cenderesine aldıkları mahkûm kesimlerin (Moğollar’da çeşitli neviden köleler, İslavlar arasında yaygın köle ticareti, Çin’de enselerine boyunduruk vurularak tarlalarda çalıştırılanlar, Eski Yunanda Aristoteles’in “ehli hayvan” ve “canlı âlet” dediği ve doğrudan doğruya “mülk” sayılan köle insanlar, Mısır’da Hind’de ve Roma’da köle kütleleri) mevcudiyetini öyle devam ettirmek maksadı ile, asırlar boyunca, türlü tedbirlere baş vururlarken, insanın kol (adele) gücüne müracaat zarureti duyulmayan Bozkır kültüründe hususî mülkiyet ve hür çalışma esasında gelişen sosyal gelenekler, zamanla, töre hükümleri hâlinde kesinlik kazanmıştır.



Kara budun


Bozkır Türk “il”ini açıklarken, “kara-bodun; Tarhanlık” ve “Orun-ülüş” meselelerini de kısaca aydınlatmak gerekmektedir.

Kitâbelerde bodun tabiri bazan “kara” sıfatı ile birlikte kullanılmıştır. Buna karşılık birde ak-beğ ? ifadesinin bulunuşunu Türk toplumunda bir “asiller” sınıfının varlığı hususunda yorumlanmasına sebep olmuş gibidir (meselâ, H. Namık Orkun, son ibareyi “asil beyler” olarak çevirmiştir). Devlet idaresinde hâkana en büyük yardımcılar durumunda olan beylerin idare edilen halka nisbetle üstün tutulması tabii ise de bundan imtiyazlı bir sınıf hükmünün çıkarılması zordur.

Nitekim kitabelerdeki hitâblarda çok kere devlette büyük memuriyet makamlarını işgal eden “buyruk”lar, bey’lerden önce yer almaktadır. Türkçe’de “kara” sıfatının aslında aşağı bir dereceyi değil, aksine, büyük, yüksek seviyeyi belirttiği görüşü de ileri sürülmüştür (ve Kara Han, Kara Ordu, Karaton gibi örnekler verilmiştir). Buna göre kitabedeki ifadeleri, “asıl, kalabalık bodun” diye mânâlandırmak gerçeğe daha yakın görünmektedir ve buna nazaran sayısı şüphesiz az olan beyler “ak” oluyor demektir. Eski Türk devletlerinde bazı yüksek memuriyetlerin ırsî olduğu iddia edilmiş ise de “beğ”liğin babadan oğula geçtiğine dair açık bir delil bulunmuyor (hükümdâr sülâlesine mensup olanlar hariç).

Dede Korkut’da açıklandığına göre, bey olabilmek için, kan dökmek (mutlaka savaşa katılmak değil, meselâ, vahşi bir hayvan öldürmüş olmak) aç doyurmak, çıplak giydirmek lâzımdır. Şartlar bunlardan ibarettir.

Kitâbelerdeki “Kagan, âilesi, bodun, şadabıd beyler, tarhanlar, buyruk beyleri, Dokuz-Oğuz beyleri” ifadesi, bir “sınıf” hiyerarşisi değil, doğrudan doğruya devlet içinde idare edilenlerden, idare edilenlere doğru bir sıralama olmalıdır. Bozkır kültüründe hâkim zihniyetde bunu gerektirir.

Beylerin ve buyrukların vergilerden veya başka herhangi bir mükellefiyetden muaf tutulduklarına dâir bir işaret yoktur. Tabgaçlar’dan beri mevcut olup da Gök-Türk imparatorluğunda bir yeri olan “tarhan” (sivil ve asker nâzır, bakan, Tonyukuk’un ünvanı: Boyla bağa Tarkan)’lar da, bizim tarih literatürümüzde yaygın kanaatin aksine imtiyazlı değil idiler. Tarhanlar, daha sonraları, Moğollar devrinde imtiyazlı duruma gelmişlerdir.

Bunun gibi, Türk kabile teşkilatında mühim rol oynadığı ileri sürülen “Orun” (mevkii), yani belirli kabilelere mensup şahısların meclislerde, büyük toplantılarda, toy (resmi ziyafet)’larda belirli yerlere oturması ve böyle toplantı ve ziyafetlerde yiyecekleri yemeklerin belirli olması, her birinin koyunun belirli yerlerini yemeğe mecbur bulunması (ülüş) meselesi de daha sonraki devirlerde örf hâline gelmiş olsa gerektir. Daha doğrusu Moğol devrine ait uygulamalar olsa gerektir. Çünkü bu hususlar yalnız Moğol devri tarihçisi Reşidü’d-din (öl. 1318)’in eserinde yer almış olup, daha önceye ait Türk vesikalarında, Orhun kitabelerinde, Kutadgu-Bilig’de bu yolda yoruma elverişli hiçbir kayıt bulunmamaktadır.

Bozkır bodun teşkilâtında birliğe daha sonra katılan her boyun umumiyete sınırlarda yer aldığı ve bunların, tehlikenin daha kesif bulunduğu ön saflarda savaşa sürüldüğü doğrudur. Fakat bu gibi boylar bu “mevki”lerini ebediyen muhafazaya mahkum olmayıp, yeni iltihaklar neticesinde, öndekiler geri çekilerek, bodun’un diğer üyeleri ile eşit duruma gelmektedirler.

Asya Hun İmparatorluğunda 5 Hun kabilesinin Tanhu âilesi ile akrabalıkları göz önüne alınarak-“imtiyazlı” durumda görünmüş olmaları da, ancak bu mekanizma ile izah olunabilir. Devletin kuruluşunda hizmeti geçmiş olan kesimlerin emir ve kumanda mevkilerini alarak idareci durumuna geçmeleri ve dolayısıyla devlette idare edilenlere nazaran nisbî bir farklılık göstermeleri tabiîdir. Bu sosyolojik kâide hiçbir zaman ve hiçbir yerde değişmemiştir.

Bozkır Türk devletinde insan unsuru’nun çeşitli hak ve hürriyetlerle donanmış olması Türk devletinin kuruluş tarzı ile ilgilidir. Bozkır Türk devleti her hangi bir âilenin kılıç zoru ile meydana getirdiği bir yığınlar topluluğu değil, fakat idarecilerle iş birliği yapan geniş halk kütlelerinin gayretleri, iştiraki ile gerçekleşen bir siyasi teşekküldür. Türk devletinin nasıl kurulduğu meselesine, II. Gök-Türk devletinin meydana gelişini anlatan kitâbelerdeki satırlar ışık tutacak mahiyettedir:

“Babam Kağan (İlteriş) 17 er ile harekete geçti. Haberi işiten dağdakiler, ovadakiler toparlanıp geldiler, 70, sonra 700 kişi oldular... (Hakanlığı) atalarının törelerine göre kurdular... ” (Kül-Tegin, Bilge), “Gelenlerden bir kısmı atlı, bir kısmı yaya idi”, “Dâvete katılanlardan biri de bendim” (Tonyukuk).

Böyle kurulan bir devlette tabiatiyle halk, hak ve hürriyetini isteyecek ve başında bulunanlardan bekleyecekti. Türk devletinde halkın bu istekleri töre’nin tatbiki ile gerçekleşiyordu. Umumiyetle “kanun” mânasına alınan töre (aslı, törü) eski Türk hukukî hükümlerinin bütünü olup sosyal hayatı düzenleyen “mecburî” kaideleri ihtiva ediyordu. Orhun kitabevlerinde “töre” kelimesi 11 yerde geçmekte, bunun 6’sında “il”ile birlikte kullanılmaktadır. Diğer 5 yerde de yine “il”ile alâkası açıkça belirir. Demek ki, Türk devleti kanunlara (töre hükümlerine) bağlı bir kuruluştur.

Devletin varlığı töre ile kaimdi: “... Devleti ellerine alıp töre’yi tesis ettiler... Ey Türk Bodunu! Devletini, töreni kim bozabilir?... Kazandığımız devlet ve töremiz öyle idi... Devletini töresini terk etmiş... O (İlteriş) atalarının töresine göre bodunu teşkilâtlandırdı... Töre gereğince amucam tahta oturdu...” Töre hükümleri değişmez kalıplar değildi. Türk hükümdarları, yerine ve zamanın icaplarına göre ve tabii “meclis”lerin onayı alınmak üzere, yeni hükümler getirebilirlerdi. Asya Hunlar’ında Mete, Gök-Türkler’de Bumin ve İlteriş ve Tuna Bulgar devletinde Krum böye yapmışlardı (Krum Hanın kanunları). Bütün Türk lehçelerinde ortak olan ve sonra Moğolca’ya da geçen töre tabiri şimdiki bilgimize göre Tabgaçlar’dan beri mevcuttu ve aslî söylenişi olan törü şeklinin daha eski bir devre götürülmesi mümkündür.

Hükümleri maalesef o çağlarda yazılamamş olan töre’nin ana-yasa mahiyetindeki prensipleri Kutadgu-Bilig’in yardımı ile tesbit edilebilmektedir. Bu prensipler şunlardır: Könilik (adalet), uz’luk (iyi’lik, faydalılık), tüz’lük (eşitlik) ve kişilik (insanlık, üniversel’lik).


TÜRK KÜLTÜRÜNDE TÖRE MÜESSESESİ



Divanü Lûgati't-Türk'de töre evin en önemli yeri ve sediri olarak ifade edilirken, kavram asıl mânâsı ile "törü" şeklinde geçmekte olup, görenek ve âdet olarak açıklanmıştır.

Töre, Türk örf ve geleneklerinin kesin hükümleri birliğidir. Orhun kitabelerinde töresiz bir devlet veya topluluk olamayacağı belirtilmiştir. Bundan hareketle eski Türklerde kanunsuz veya hükümdarın şahsî iradesine bağlı bir yönetim şekli olmamıştır. Dolayısıyla kağanlar emirlerini, yargıçlar kararlarını töreye göre vermişlerdir. Yani halk doğrudan doğruya töre'nin himayesindedir.

Bozkırlarda fiilen yaşanan hayatın zamanla hukukî-sosyal değer kazanmış davranışlarını ihtiva eden ve genellikle kanun mânâsına alınan töre (törü), eski Türk sosyal hayatını düzenleyen mecburî normlar bütünüdür.

Bu bütün, yani kanunlar, millîdir.

Türklerde töre kanun mânâsına gelmekle birlikte, onunla sınırlı değildir. Çünkü yazılmış kanunlarla, yazılmamış teamüller de törenin içindedir. Hattâ, hukukî töreden başka dinî, ve ahlâkî töreler de vardır. Dolayısıyla, Türk töresi, eski Türklere atalarından kalan bütün kaidelerin toplamı demektir.

Töre, ahlâkî, sosyal, siyasî birçok prensip koymuş, müesseseler kurmuş, insanlığa kendi hakikatlerini bildirmek ve onları sükûnetle refah içinde yaşatmak maksadıyla devlet gibi insanlığa en büyük faydayı getiren yüksek bir merkez müessese vücûda getirmiştir. Yani törenin devleti de, insanı kendi hakîkatine götürmek maksadının bir vasıtasıdır. Bu bakımdan töre büyük bir ihtimalle eski Türk dininin adıdır.

Türk töresi, oldukça sert ve kesin hükümler ihtiva etmiştir. Cezaları ağır olmakla birlikte, töre, Türk cemiyetinin belkemiğini teşkil ettiği için hiç kimse bu cezaları haksız ve adaletsiz görmemiştir. Töre'nin daima doğru ve adaletli olanı emrettiğini herkes baştan kabul etmiştir. Çünkü töre, milletin yüzlerce yıllık hayat tecrübesinden süzülmüş kaidelerden ibarettir.

Gökalp, töre kelimesinin, Türk kelimesiyle aynı cevherden olabileceğini söylemektedir. Buna göre, Türk kelimesi "töreli" mânâsına gelebilir.

Töre ile birlikte kullanılan bir diğer terim de yasadır. Yasa (yasağ) terimi Moğol istilâsından sonra İslâm tarih ve etnoğrafya edebiyatına girmiş ve yayılmıştır. Gök Türkler, Hakanlılar ve Selçuklularda kanun ve nizam ifade eden törü-türe teriminin yerini tutmuştur.


Bütün bozkırlarda belki binlerce seneden beri yaşayan bir töre vardır. Büyük Türk hükümdarlarının bizatihi kendileri, halkın sosyal yapısında yaşayan bu törelere tâbî olmuştur. Türk beyleri, devlet ve milletleri eskiden beri mütekâmil olan töreye tâbi kaldıkça, Türk cemiyetinin hayatı tam yolunda ve normal olarak cereyan ediyor demektir; hükümdardan istenen de ancak bu törenin geçerliliğini temin etmektir.

Töre üç kaynaktan oluşur. Bunlar halk, kurultay ve han'dır. Yani bir kısım töre doğrudan doğruya halk içerisinde zuhur eder. Bunlar gelenek şeklinde nesilden nesle intikal eder. İkincisi beylerin, kurultayda aldıkları kararlardır. Üçüncüsü ise bizatihi Han'ın teşebbüsleri ile gelişir.

Töre nesilden nesle intikal ederken, hakanlar ve beyler bunlara kendilerinden bazı şeyler ilâve etmişlerdir. Her büyük tarihî olaydan ve yeni bir sülâle tahta geçtikten sonra töre, kurultaylarda gözden geçirilmiş ve bazı hükümlerin münakaşası yapılmıştır.

Ancak buradan Han'ın tek başına istediği töreyi koyma selâhiyetinin olduğunu düşünmek hatalı olur. Nitekim, Bilge Kağan'ın Budizmin kabûlünü istemesine rağmen isteği reddedilmiştir. İslâmla müşerref olmayı müteakip, töre-din çatışması bazı noktalarda görüldü ise de, hanlar ve beyler, aile ve askerlik işlerinde XV. asra kadar töreyi tatbikten vazgeçmediler. Uluğ Bey gibi Türk islâm bilgini olan bir hükümdarın "bir çok işlerde yasa, töreye ihtiyacımız vardır" demesinin sebebi de budur.

Selçuklu ve Osmanlılar, dedelerinden kalma teamüllere Oğuz töresi derlerdi. Ancak töre, yalnız Oğuzların teamüllerinden ibaret değildir. Bütün Türklük âlemi için geçerlidir.

Töre günümüzde de yaşamaktadır. Nitekim Mehmet Eröz, Yörük ve Türkmen oymakları ile yaptığı araştırmalarında, töre kelimesinin kullanıldığını tesbit etmiştir. Görüşülenlerin hemen hepsi kavramı "El âdeti, Türkmen töresi" olarak dile getirmişlerdir.

Orhun âbidelerinde, bir çok yerde töre ve öneminden bahsedilmekte ve şöyle denmektedir:

"Yedi yüz er olup ilsizleşmiş, kağansızlaşmış milleti, cariye olmuş, kul olmuş milleti, Türk töresini bırakmış milleti, ecdadımın töresince yaratmış, yetiştirmiş".

"İli tutup töreyi düzenlemiş".

"Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini, töresini tutuvermiş, düzenleyivermiş".

"Babam kağan öylece ili, töreyi kazanıp, uçup gitmiş".

"Türk, Oğuz beyleri, milleti, işitin: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini, töreni kim bozabilecekti?"

"Töreyi kazanıp, küçük kardeşim Kül Tigin kendisi öylece vefat etti".



Böylece törenin toplumun nizamının sağlanmasındaki fonksiyonu da oldukça kuvvetli bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Çünkü sosyal nizam, ancak eksiksiz bir şekilde anlaşılan bir kurallar geleneği ile mümkündür. Bu gelenek bizatihi törenin kendi içerisindedir. Yüzyılların derinliğine kök salmış olan töre, büyük bir birikim ve tecrübeyi temsil eder. Bu bakımdan, milliyet bağının güçlü kılınmasına hizmet eden de odur.

Töre, Türk sosyal hayatını düzenleyen kaideler bütünüdür. Başka bir ifadeyle, kişiler ve zümreler arası münasebetleri düzenleyen; idarecilerle idare edilenler arasındaki işleri, hak ve vazifeleri belirten usullerdir.

Yönetim sistemine baktığımızda ise hükümdarın yetkilerini meclisler (Kurultay ve Hükûmet meclisi) sınırlandırmakta, hem hükümdarın hem de meclislerin üzerinde ise "Töre" bulunmaktadır. Ne halk ne de yönetim sisteminin herhangi bir unsurunun, çevresini "töre"nin çizmiş olduğu normlar bütününün dışına çıkması mümkündür. Bu noktadan hareketle, Türk devletini kanun devleti olarak nitelendirebiliriz. Çünkü devletlerinin "nevi şahsına münhasır" bir yönetim sistemine sahip oldukları görülmektedir. Ancak, mutlaka bir isim vermek gerekiyorsa, eski Türklerde yönetim sistemine Töre Sistemi demek yanlış olmayacaktır. Zira il gider, töre kalır.

Töre hükümleri değişmez kalıplar değildir. Bir sosyal-hukukî normlar toplamı olarak töre, çevre ve imkânlara uygun yaşayabilmenin gerekli kıldığı yeniliklere açıktır. Bu suretle kendi hayatiyetini sirayet ettirdiği türlü şartlar içinde sürekli etkinliğini korumuştur.

Dolayısıyla töre'nin geçmişi binlerce yıl öncesine kadar dayanır. Mete, Attila, Tüng-yabgu, Cengiz ve Timur gibi hükümdarlar hep örfî kanunlara (töreye) tâbi olmuşlardır.

Dolayısıyla, bozkırlardan Anadolu'ya, binlerce yıl esas noktaları aynı kalmış bir töre mevcuttur.

Devletlerin teorilerle değil fakat sosyal gerçeklere uygun şekilde idare edilebileceğini çoktan anlamış olan Türk hükümdarları, yerine ve zamanın icaplarına göre ve "meclis"lerin tasvibi alınmak üzere, töreye yeni hükümler getirebilmekteydiler. Bununla birlikte, töre'nin anayasa hükmünde, değişmez prensipleri vardı ki, bunlar; Könilik (adalet), uz'luk (iyi'lik, faydalılık), tüz'lük (eşitlik) ve kişilik (insanlık, üniversellik)"dir.

SONUÇ:

İşte binlerce yıl devam eden esaslar da bunlardır. Töre sadece geçmişte yaşananlardan ibaret değildir. Farklı boyut ve unsurlarıyla bugün de yaşanıyor olması, onun geçmişte kalmış olmadığını gösterir. Dolayısıyla töre, tarihin tozlu sayfalarında kalmadığı gibi, müzelik kıymetlerden ibaret de değildir. Töre, ulu bir çınar olan devleti ayakta tutan, heybetli kılan ve güçlü yapan bir köktür. Bu kök ne kadar derinlere dalmışsa, çınar da o kadar dayanıklı ve heybetli olur. Ancak günümüzde töre ile ilgili olarak yapılan propagandalar gerçekleri yansıtmaktan oldukça uzaktır. Özellikle Popülizmin hakim olduğu günümüzde gerek filmlerde gerekse şarkılarda töre, son derece yanlış olan, insanları mutsuzluğa ve acılara gark eden bir gelenek olarak ele alınmaktadır. Şarkılarda, töreden dolayı ıstırap çeken insanın feryadı dile gelmektedir. Filmlerde ise töreyi temsil eden insanlar asık suratlıdır. Bu suretle telkin edilen, törenin kötü yüzünün olduğudur. Yine tiplemeler, töreden dolayı muzdarip olan insanların portresi ile doludur.

Halbuki yaşayan törenin iki temel boyutu vardır. Biri davranışlarda ya da müesseselerde vücut bulan, diğeri ise gelecekle alâkalı olarak hedef belirleyen ülkü boyutudur. Birinci boyut bugünün en kusursuz bir biçimde yaşanmasını temin eder ve fonksiyonerliği sağlar. Ülkü ise, geleceğin inşası için elzemdir. Ancak, geleceğin inşası geçmişten kopuk olmamalıdır. Aksi takdirde hedefler, yıkıcı ve bölücü ideolojilerin hizmetkârlığına yol açabileceği gibi ham düşüncelerle dolu, tatbiki mümkün olmayan hayâllerden ibaret de olabilir. Töre içerisinde yer alan ülkü, içinde geçmişi de barındırdığı için, gelecek ham hayâllerle belirlenme yerine, olgun bir gaye ile çizilmektedir. Çünkü töre bu birikimdir. Binlerce yıllık bir geçmişinin olması, onu daha az kusurlu yapmaktadır. Dolayısıyla da geçmişle gelecek arasında temel bağdır ve gelişmenin temel kaynağıdır. Töre, Türk milletinin hafızasıdır. Hafıza-i beşer nisyan ile malûl ise de, millet hatırlama ile bâkidir.

Hükümranlık:

Devlet, genel târifi ile, emretmek hak ve yetkisinin ve o emri uygulama kudretinin bir arada yürürlükte olduğu bir yüksek sosyal nizamdır. Ancak emretme hakkının itaat edenler tarafından “meşru” kabul edilmesi lâzımdır, aksi halde devlet yok, zorbalık vardır. Meşrû tanınan devletlerde, topluluklara göre, çok çeşitli olan hükümranlık şekilleri arasında ortak olmak üzere üç tip tesbit etmek mümkün olmuştur: Gelenekçi, karizmatik, kanunî.

Eski Türk hükümranlık telakkisi, karizmatik (Tanrı bağışı’na dayanan) tip olarak kabûl edilebilir. Bütün vesikalar Türk hükümdarına idare etme hakkının Tanrı tarafından verildiğini (bağışlandığını) göstermektedir: Asya Hun imparatorluğunun ünvanı: “Gök-Tanrı’nın, güneşin, ayın tahta çıkardığı Tanrı kut’u Tan-hu” idi. Gök-Türk hakanları da öyle idi: “Tanrı’ya benzer, Tanrı’da olmuş Türk Bilge Kagan,” “Babam kagan ile anam hatunu Tanrı tahta oturttu”, “Tanrı irade ettiği için, kut’um olduğu için kagan oldum” vb. Uygur Hakanları’nın unvanları da bunu ortaya koyar. Tuna Bulgarları’nda da hükümdar Tanrı tarafından tahta çıkarılmıştır.

Hazar hâkanı, eğer Ibn-i Fadlan’ın bilgileri doğru kabûl edilirse, halktan tecrit edilmiş, âdeta “Tanrı gibi” bir hayat yaşıyordu. Bozkır Türk hükümdarı Tanrı tarafından kut ve ülüg (kısmet) ile donatıldığı için işbaşına gelebilmektedir. Bu tarihî kayıtlardan da anlaşılıyor ki, eski Türk devletlerine siyâsi iktidar kavramı “kut” tabiri ile ifade ediliyordu. Bu itibarla Türk dilinin en eski kültür kelimelerinden biri (2200 yıldan beri mevcut) olan “kut” (yâni Türkler’de siyâsi iktidarın mâhiyeti) ünlü siyaset kitabı Kutadgu-Bilig’de açıklanmıştır. Buna göre, “Kut’un tabiatı hizmet, şiarı adâlettir... fazilet ve kısmet kut’tan doğar... Beyliğe (hükümdarlığa) yol ondan geçer”... “Herşey kut’un eli altındadır, bütün istekler onun vasıtası ile gerçekleşir. ilahîdir... Bey, bu makama sen kendi gücün ve isteğin ile gelmedin, onu sana tanrı verdi... Hükümdarlar iktidarı Tanrı’dan alırlar...” (Kutadgu-Bilig).

Bunlara bakılarak eski Türkler’de karizmatik iktidar görüşü umumi kanaat hâline gelmiş olmakla beraber, arada mühim farklar göze çarpmaktadır: Karizmatik meşrûiyete bağlı topluluklar umumiyetle dinî toplumlar olduğu hâlde Türk siyâsî birlikleri dinî vasıf taşımaz. Peygamberler veya veliler tarafından idare edilen Türk devleti yoktur. Türk hükümdarları, insan üstü varlık da sayılmamaktadır. Hem kendisi, hem halk onun normal bir insan olduğunun farkındadır (kitâbeler). Esasen Türkler’de Kut telakkisi sınırsız bir hâkimiyete imkân tanımamaktadır. İdare yetkisi bazı şartlarla sınırlandırılmıştır. Bunların başında halkı doyurmak, giydirmek, toplamak, çoğaltmak ve huzura kavuşturmak gelir (kitabeler). Türkler’de hükümdarlık alâmeti sayılan büyük resmi ziyafetler ve umumiyetle hâkan sofrasının halka açık tutulması bunun sembolik ifadesidir. “Halka, aç mısın, tok musun, diye sor... Elini açık tut: Bir hükümdar kuldan fakir adını kaldıramazsa nasıl hükümdar olur?”

Kutadgu-Bilig halkın hükümdardan istediklerini: a- İktisadî istikrar, b- Âdil kanun, c- Asayiş, olarak sıraladıktan sonra şöyle der: “Ey hükümdar sen halkın bu haklarını öde, sonra kendi hakkını isteyebilirsin!”

“Bey, iyi kanun yapın, kanuna kendin riayet et ki halk da sana itaat etsin!”

Türk hükümdarı bu vazifelerini yapamazsa kut’unun Tanrı tarafından geri alındığı düşüncesi ile iktidardan düşerdi. Gök-Türk tarihinde genç hükümdar İnal Kagan’a karşı yapılan 716 yılı ihtilali bu gerekçeye dayanıyordu. Diğer taraftan hâkanlık tahtına çıkışta da daima töre hükümleri göz önünde tutulmakta idi.

581'de ölen Gök-Türk hakanı Ta-Po yerine onun vasiyet ettiği Ta-Lo-pien’in hâkanlığını, töreye uymadığı için devlet meclisi red etmişti. Demek ki başlangıçtaki bütün karizmatik görüntüsüne rağmen, Türk hükümranlık telâkkisi kanuna dayanan meşruiyetçi tipi temsil etmekte idi. Ancak siyasî iktidarın kaynağını Tanrı’ya bağlamakla yâni hâkanı Tanrı huzurunda sorumlu tutmakla Türkler, bugün “milli irade” diye ifade edilen, hükümdar üstü “yüksek otorite” (Souverainete, Sovereignty) meselesini, üstün siyasi kültürleri sayesinde daha o çağlarda halletmiş ve insanları hükümdarın şahsi insaf duygusuna sığınmaktan kurtarmıştı. Bu tarzda bir hükümranlık düşüncesi yukarıda da söylediğimiz gibi, benzeri eski Roma’da görülen ve hükümdarın icraatının millet tarafından kontrolüne imkân veren “imperium” şeklinde tecelli etmekte idi. Bu kontrol meclisler aracılığı ile yapılıyordu. Asya Hun devletinde bir dâimî meclis (danışma kurulu veya devlet meclisi) bir de her yılın 9. ayında güney sınırı civarındaki Ma-yi sahrasında yapılan umumî halk toplantısı vardı ki, bunda memleket meseleleri hakkında umumî müzakereler açılırdı.

Avrupa Hun imparatorluğundaki benzer bir kuruluşa Priskos “seçkinler” veya “seçilmişler” meclisi adını vermektedir. Gök-Türkler’de devlet meclisi herhalde dâimî idi. Çünkü yalnız askerî ve siyasî meselelerin değil, iktisat ve kültür işlerinin de burada konuşulup karara bağlandığı anlaşılıyor. Bilge Kağan’ın kurula getirdiği iki mesele: Türk ülkesinde şehirlerin, Çin’deki gibi, surlarla çevrilmesi ve Budizm ile Taoizm’in yurtta yayılmasının teşviki teklifleri, ünlü “aygucı” (devlet müşaviri) Tonyukuk’un muhalefeti neticesinde red edilmişti.

Bu meclis, Uygurlar’da görüldüğü üzere, gerektiğinde, hânedan dışından dahi han seçebiliyordu. Hazarlar’da bir “ihtiyarlar meclisi vardı

Tuna Bulgarlar’ında bir “millet meclisi” bulunmakta idi. Oğuz Kağan da, mâiyeti ve dâvet ettiği halk ile bir toplantı yaparak “kengeştiler”. “Kengeş” tâbirinin “hâkanın tekliflerini milletin tasvibine sunması” olarak açıklanması, aynı geleneğin Oğuzlar arasında da devam ettiğini gösterir.


Hükümdâr


Bozkır Türk devletlerinde başkanlar çeşitli ünvanlar taşımışlardır: Tan-hu (veya Şan-yü), kagan, kan (han), yabgu, İl-teber vb. Bunlar arasında Türk tarihinde en yaygın olanları han (kral) ve kagan (imparator) idi. Bunların Moğol Juan-juan devletinden Gök-Türkler’e geçtiği hakkındaki iddia eskimiş görünüyor, çünkü “han” ünvanının 3. asırdan beri Türkler’ce bilindiği gibi, Avrupa Hun hükümdarı Attilâ’nın hanımının adında da “han” ünvanı mevcut idi: Arıg-kan.

Yabgu ünvanı Hunlar’dan beri mevcuttu. Hükümdarın törenle ünvanını alırken, zevcesinin de resmen aldığı katun (hâtun) ünvanı da Hunlar’dan beri Türklerce tanınmakta idi. Devlette hâtunlar da söz sahibi idiler. Devlet meclislerine katılırlar bir dereceye kadar formalite olsa da, elçileri ayrıca kabul ederlerdi. 585 ve 726 yıllarında Çin elçilerinin kabulünde Gök-Türk hâtunları hazır bulunmuşlardı. Hâtunların gelecek hâkanların anneleri olmaları sebebi ile, ilk zevce ve asil (yani Türk) olmalarına dikkat edilirdi. Umumiyetle en büyük evlât veliahd tayin edilirdi. Veliahd durumudakiler küçük yaşta iseler amcaların tahta geçmeleri töreye uygundu. Devlet başkanlarının oturduğu başkentte “ordu” deniliyordu.


İkili Teşkilat


Eski Türk devletinde arazi iki idari bölgeye ayrılırdı: Sağ-sol, kuzey-güney, doğu-batı, ak (sarı)-kara (Ak-Hun, Sarı Türgiş-Kara Türgiş, Sarı Uygur, Sarı (ak) Oğur, Kara Hazar-Ak Hazar, Kara Macaristan- Ak Macaristan, Kara Kıpçak, İç-dış (Karluklar’da?, Bulgarlar’da), Üç-ok Boz-ok (Oğuzlar’da) Bu bölünmede dâimâ bir tarafın hâkimiyet üstünlüğü tanınırdı.

Bu yön Asya Hunlar’ında sol, Batı Hunlar’ın da, Gök-Türkler’de Uygurlar’da sağ idi. Bölümlerin başındaki idareciler, asıl hükümdarın yüksek hâkimiyeti altında töre hükümlerini görürler, kendi ülkelerini ilgilendiren hususlarda dış münasebetlere girerler, ancak bütün il’le alâkalı meselelerde toplanırlardı. Ordu’lar birleştiği zaman herkes mensup olduğu cihete göre sağ veya sol kanatta yerini alırdı.

Kanat hakanları imparator âilesi mensupları arasından tâyin edilirdi: Uldız, Aybars, Oktar, Atillâ’nın baba tarafından yakın akrabaları idiler. Daha sonraki kanat kıralları İrnek, Dengizik İmparator İlek’in kardeşleri idiler.

Sivil idarede Devlet meclisi üyeleri, buyruklar (nâzır, bakan), iç-buyruklar (saray idaresine bakan) yanında inanç, tarkan, apa, boyla, yula, baga, ataman, tudun, yugruş, külüg, “atı” (Gök-Türkler’de) ve “babacık” (Hazarlar’da), sonraları “atabey” vb. ünvanlarını taşıyan ve hiçbiri verasete dayanmayan devlet büyükleri bulunurdu.

"Çifte Krallık” Meselesi


Türk siyasi kuruluşlarında görülen ikili teşkilat, “çifte kırallık” diye anılan bir görüşün ortaya atılmasına sebep olmuştur. İddiaya göre bölüm başkanlarının hareket serbestliklerine sahip bulundukları, “bir birbirine paralel hükümet icra eden iki hükümdar” olarak ayrı ayrı iktidarı temsil ettikleri bu sistem, aslında, irsî, dinî ve sosyal köklere dayanmakta ve yalnız Türk “göçebelerine” mahsus olmayıp, Kırgızlar, Moğollar, Urallar, Tibetliler, Orta Afrika ve Okyanusya kabileleri arasında da görülmektedir, ancak Türkler’de bu devlet nizamı sayesinde yükselmek gibi bir seçkinlik kazanmış bulunmaktadır.

İlk bakışta çok cazip gelen bu görüş, hiç olmazsa Türk devlet anlayışı ve âmme (kamu) hukuku bakımından şüphesiz tam gerçeği ifade etmemektedir. Çünkü Türkler’de hâkimiyette bir “parelellik” değil, mutlaka bir tarafın üstünlüğü bahis konusudur. Nazarî bile olsa bu husus hâkanlık alâmeti ile belirlenmektedir. Meselâ Gök-Türkler’de altın kurt başlı sancak daima doğu kolunun hükümdarında bulunur, onun sarayının veya otağının önünde dalgalanırdı.

Çin imparatoru, 581 yılında, Gök-Türk hakanlığının batı kolunu doğudan ayırmak istediği zaman oradaki Tardu’ya bir altın kurt başlı sancak göndererek, onu Gök-Türkler’in “hâkan”ı olarak selamladığını bildirmişti. Bu durum diğer Türk devletleri için de böyle idi. Meselâ, Asya Hun Tan-hu’su Mete’nin yanında onunla denk iktidarda başka bir şahıs düşünmek ve Batıda Atilla gibi bir devlet adamının iktidarına ortak birisini tasavvur etmek güçtür.

Diğer taraftan, Türkler’de hükümranlık hakkını karizmatik vasfı da buna mânidir. Bu yönden Hazarlar’da, hemen hiçbir sorumluluğu ve icra yetkisi olmayan hâkan’ın yanında, fiili hûkümdar durumundaki “Bey” veya “Şad” son derece de dikkat çekicidir. Aranan nokta sadece “hüküm sürmek” değil, fakat daha da mühim olarak, bir “meşrûiyet” meselesi olduğuna göre, birden fazla şahsın aynı devlet idaresinde ve aynı kudrette Tanrı bağışı (kut) ile donatılmış kabûl edilmesi müşküldür.

Hâkan yanında yabgu (Gök-Türkleri’de) her bakımdan bir yardımcı, yine hâkan yanında “bey” (Hazarlar’da), “Kündü” yanında “yula” (Macarlar’da) yabgu yanında “Kül-Erkin” (Oğuzlar’da), hükümdarın namına bir icracı durumundadır. Ve esasen Türk siyâsî teşekküllerinde bunların veya “tâbi” bölüm idarecilerinin veya kanat kırallarının, devlete karşı isyanı göze alamadığı müddetce herhangi bir iddiada bulunduğu görülemez.

Karizma’nın babadan oğullara intikal ettiği inancı dolayısıyla, hükümdarın ölümünden sonra evlâtları arasında meydana gelen taht mücadelelerinde ise, içlerinden biri tam başarıya ulaşamadığı takdirde, devlet parçalanmakta, iki veya daha fazla müstakil sahaya ayrılmakta, yeni devletler doğmaktadır (Hunlar’da, Bulgarlar’da, Göktürkler’de, Tabgaçlar’da, Türgişler’de hattâ Kara-Hanlılar’da olduğu gibi).

O hâlde Türk âmme (kamu) hukuku hükümranlık hakkının paylaşılmasını tanımamaktadır. Buna göre de devletin oldukça merkeziyetçi bir karakter taşıması lâzım gelir. Türk devletinin idaresindeki genel tutum da bunu teyid eder mâhiyettedir.

Attila geniş ülkesinin doğusundan Urallar’a kadar olan kısmını oğlu İlek’in idaresine vermişti. 630’dan önce Gök-Türk imparatorluğunun batı kanadı olan Hazar ülkesi Aşına âilesinden bir prensin idaresinde idi. Karluk yabguları Aşına âilesine bağlanmaktadır. Uygur, Türgiş, Oğuz Yabgu devleti gibi nisbeten küçük siyasi teşekküller de şüphesiz aynı tarzda idare edilmekte idi. Mesela Uygur hâkanı Moyen-çur, henüz “Tegin” iken Oğuzlar’ın başında bulunuyordu.

İl-hâkanlık (imparatorluk)’larda durum biraz farklı idi. Çünkü devlete “tâbi” olan birçok ülkeler kendi iç işlerinde serbest idiler. Meselâ Asya Hun imparatorluğunda M.Ö.176 yılında bu durumda olanların sayısı 26 idi. Attila zamanında Batı Hun idaresine “tâbi” Germen, İranlı, Fin-Ugor ve Islav toplulukların yekunu ise 25’in üstünde idi. Yabancılar her halde bütün imparatorlukta (Vassal) devletler hâlinde idiler. Merkeze bağlılıklar ise hâriçte temsilci bulundurmamak, dış münasebetlerini Türk devletleri aracılığı ile yapmak, belirli vergi ödemek ve gerektiğinde askerî destek sağlamaktan ibaretti. Campus Mauriacus savaşında Attila’nın 200 bin kişiyi aşan ordusunda bu “vassal”ların, Türk usulü seri harekete elverişli olmayan yaya destek kuvvetleri asıl Hun ordusundan çok fazla idi.

Türk devletine ancak hükümdarları, kıralları, şefleri vasıtasiyle bağlı olan bu gibi ülkeler, Türk devleti yıkıldığı zamanlarda, kendi kavmî bünyelerinden bir şey kaybetmeksizin tekrar ortaya çıkıyorlardı.


Siyasî Faaliyet


Büyük Türk imparatorluklarında diplomatik temasları yürüten dış işleri idaresi en mühim makamlardan biri idi. Asya Hunları'nın merkezinde çeşitli dillerde konuşan ve yazan kalabalık bir hey'et çalışırdı. Batı Hun imparatorluğunun başkentinde kâtipler, tercümanlar, kuryeler faaliyet halinde idiler. Yazılan yazılara tan-hu'nun veya hakan'ın resmi mühürü basılırdı. Casusluk yapmadıkları müddetçe elçilere dokunulmazdı.

Şüpheli hareketleri görülen yabancı temsilciler hapse atılır veya ülkenin uzak bir yerinde, belirli bir zaman için, ikamete memur edilirdi. Çinliler'in, Hun ve Gök-Türk imparatorlukları içinde ve Bizans'ın Batı Hun imparatorluğunda kesif casusluk faaliyeti görülmüştür. Bunlarla çok uğraşılmış, meselâ imparator Rua, Hun topraklarında tacir, seyyah, oyuncu kisvesi altında, halkı isyana kışkırtan Bizanslılar'ın memlekete girmesini yasaklamış ve bunu, Bizans'la yaptığı andlaşmada hususî bir madde olarak belirtmişti.

Çinliler Türk devletini çökertmek için bilhassa Türk hükümdar ailesi üyelerinin ve idarecilerin aralarını açarak birbirlerine düşürmeğe büyük ehemmiyet vermişlerdir, l. Gök-Türk devletinin Çin tahakkümü altına düşmesinde bu gayretin acı sonuçları kitabelere kadar aksetmiştir. Yazılı antlaşmalara riayet etmeyen Bizans'ın (441, 447 Balkan seferleri bu yüzden yapılmıştı) iki yüzlülüğü Türk-şad tarafından elçilerinin yüzlerine vurulmuştu. Sasanîler de hile ile Türk elçilerini öldürtüyorlardı. Türkler antlaşmalarında, umumiyetle söz vermekle iktifa ederlerdi. Fakat bazan bunu, Türk halkı arasında yaygın olup, karşılıklı dayanışmayı, kan kardeşliği haline getiren, “and içme” töreni ile takviye ettikleri de olurdu.

Türk siyasetinin dış cephesi şüphesiz devletin bekasını sağlamağa ve bu bakımdan öncelikle ticari münasebetleri tanzime yöneltilmişti. Fakat siyasetin dikkate değer bir de iç cephesi vardı. Bu, Türk devlet başkanının vazifeleri arasında gördüğümüz “dağınık Türkleri” toplamak esasına dayanıyordu. Türk tarihinde ilk defa Tan-hu Mete zamanında (M.Ö. 209-174) bu gayeye ulaşıldığı anlaşılıyor. Çünkü o, henüz yakın-doğu ve Avrupa istikametinde göç etmemiş olan Türkler'i, Hun imparatorluğunun Asya'da sağladığı idare birliği içinde toplamış görünmektedir.

Daha sonraları dünyanın birçok yerlerinde tarihî roller oynayan çeşitli Türk kütlelerinin başlangıçta bu Hun devletinde yer aldıkları görüldüğü gibi, Çin, Bizans, Lâtin, Hind ve İslâm kaynakları ile de tesbit edilebilmektedir. “Dağınık Türkleri” toplamak işi, 2. defa olarak Gök-Türk devletinde gözleniyor. Büyük Kağan Kapagan (692-716)'ın ana siyaset çizgisinden biri bu idi. Türk birliğini gerçekleştirmek gayretleri ile o, “adeta çağdaş denebilecek bir siyasî kavrayışa sahip bulunuyordu”. Bilindiği üzere Gök-Türk hakimiyetinin çökmesi üzerine Türkler bir kere daha etrafa yayılmışlardır.


Adliye


Töre'nin hususî ve cezaî hükümleri, eski Türkler'de yargı usul ve şekilleri hakkında bilgimiz pek azdır. Yabancı kaynaklarda rastlanan dağınık bilgilere göre, suçlular oldukça şiddetli cezalandırılmakta idi: Adam öldürmenin cezası idamdı, soygun, hırsızlık ve hayvan kaçırma kesin surette yasaktı. Ele geçirilen soyguncu, suç üstü yakalanan hırsız öldürülür, malları müsadere edilir, ailesi efradının hürriyetleri kısıtlanırdı. Barış zamanında başkasına kılıç çekmenin cezası da ölümdü. Irza tecavüz en ağır suçlardan sayılırdı. Bu da bazen idamı gerektiriyordu. Hafif suçlular, 10 günü aşmamak üzere hapsedilirdi. Eski Türk devletlerinde ceza işlerinin kesin hükümlere bağlanması, yani suçun devletçe takibata uğraması, toplulukta “kan gütme” geleneğinin yerleşmesine yer bırakmıyordu.


Adlî teşkilatın, biri hükümdarın başkanlığında yüksek devlet mahkemesi, öteki de “yargucı” lar ve maiyetlerinden ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Attila kendisine suikast hazırlayan suçlulardan Bigilas'ı bir hey'et önünde alenen sorguya çekmişti. Gök-Türk “aygucı” sı meşhur Tonyukuk, Kapagan tarafından bu mevkiinden uzaklaştırıldığı yıllarda (705-716) yüksek devlet mahkemesi üyeliği yapmıştı. İslâm kaynaklarının belirttiğine göre, Hazar hakanlığı başkentinde 7 baş yargucı vardı. Bunlar ikişer ikişer müslümanların, hıristiyanların ve musevilerin, biri de Islavlar'ın ve diğerlerinin davalarına bakardı. Türk siyâsî teşekküllerinde herhalde bilemediğimiz teferruatlı bir adliye teşkilatı da mevcut olsa gerektir.

Ordu


Bozkır Türk devletlerinde hemen her Türk savaşcı durumunda olduğundan ve askerliğe hususî meslek gözü ile bakılmadığından, Türk ordusunun, diğer bütün yerleşik ve orman kavimlerdekinden en büyük farkı “ücretli” olmayışı ve daimiliği idi.

Unvan ve rütbelerin sahipleri aynı zamanda, emirlerindeki askerî güçlerin başında, her zaman savaşa hazır kumandanlardı. Merkez orduları, barış devrelerinde, salahiyetli bir başbuğun sorumluluğu altında (meselâ, Batı Hunlarında Onegesius = On-ügez; Gök-Türkler'de, Tonyukuk, sonra Kül-Tegin) idi.

En büyük askeri birlik 10 bin kişilik kuvvet idi. Bu birliğe Tabgaçlar, Gök-Türkler ve Uygurlar'da “tümen” adı veriliyordu. Tümenler 1000'lere 100'lere, 10'lara ayrılmış ve başlarına ayrı-ayrı kumandanlar tayin edilmişti. Türk tesirindeki yabancı ordularda da görülen bu 10'lu teşkilat ilk olarak Asya Hun imparatoru Mete Han devrinde tesbit edilmektedir.

Asya Hunları, Avrupa Hunları, Gök-Türkler devirlerinde, sağ ve sol (veya doğu ve batı) başbuğlarının yüksek idaresi altında eğitilen ve onların emirlerinde savaşlara katılan ordunun bu 10'lu sistem içinde, onbaşılardan tümen başılarına doğru belirli bir kumanda zincirinde birbirine bağlanması, esas karakteri şüphesiz “askerî” olan eski Türk devletini kabilevî (tribal) kalıptan kurtarıyor ve hiç olmazsa devletin sahibi bulunan unsuru, disiplin içinde, ortak gayeler etrafında birleştiriyordu. Bu sayede kurulan büyük Türk imparatorlukları aynı zamanda disiplinli ve o çağların en kudretli askerî gücünü meydana getiren ordulara sahip idiler.

Sayıları hakkında, yabancı kaynaklarda mübalağalı rakamlar verilmekle beraber, yine de kalabalık olduğu muhakkaktı. Mamafih Türkler zamanın müşkil şartları içinde dahi yiyecek ve malzeme ikmallerini kolayca yapmak çarelerini bulmuşlardı. Başka orduların gerisinden binlerce baş sığır sürüleri sevketmek zorunda kalınırken, Türkler yiyecek ihtiyaçlarını et konservesi diyebileceğimiz hazır kumanya ile karşılıyorlardı. Konserve et, Çin'de ve Avrupa'da ortaya çıkmasından en aşağı 500-1000 sene önce Türklerce biliniyor ve bazı Lâtin yazarlarının Hunlar'ın çiğ et yediklerinden bahs etmeleri, eğerlere bağlı çantalarda taşınan bu kurutulmuş et konservesini (bugünkü pastırma) tanımamalarından ileri geliyordu.

Her çağın, tekniğine göre, en tesirli silahlar ile donatılan Türk ordularında (Meselâ, Sabarlar'da “görülmemiş savaş aletleri”, Kumanlar'da, neft atan yangın mermili mancınıklar) başlıca silah ok ve yay idi. Türkler at sayesinde sür'atli ve seri manevra kabiliyetine sahip oldukları için uzaktan savaşı tercih ederlerdi. Çeşitli yayları vardı. Bunlardan gerilmesi en güç, fakat vuruculuğu en fazla olanı çift kavisli ve reflexif yaylardı. Oklar da çeşitli idi. Bunlar arasında da, Hunlar'ın yaptığı ve ilk defa Mete zamanında kullanıldığı bilinen ıslıklı (veya vızıldayan) oklar en korkunç olanı idi. Türkler dörtnala giden at üzerinde dört istikamette ok atmakta mahir idiler.

Düz, yivli veya çengelli temrenler (ok-uçları) kullanan Türkler iyi kement atmasını da bilirlerdi. Yakın muharebede kargı, mızrak, süngü, kalkan ve kılıç kullanan Türkler, birliklerine göre değişen renklerde bayraklar taşırlardı. En yaygın Türk bayrağı tuğ (başında bir demet yaban sığırı kuyruğunun dalgalandığı ve ipek kumaş parçasının asılı bulunduğu sırık bayrak) idi. Ayrıca çeşitli bayraklar vardı.

Savaş meydanlarında süvariler, atların renklerine göre, belirli kanatlarda mevki alıyorlardı. (M.Ö. 201'de Çin imparatoru Kao-ti'yi kuşatan Mete’nin savaş nizamı böyle idi). Bunun dört kozmik cihetle ilgili olduğu ileri sürülmüştür.

“Turan Taktiği”


Okçu süvarilerden kurulu Türk savaş birlikleri at sayesinde sağladıkları sürat sayesinde, (Türk ordularının “fırtına sür'ati” M.Ö. Çin yıllığı Shi-ki'de, Lâtin yazarı IV. asır 2. yarısı- A. Marcellinus, Bizans tarihçisi Priskos ve Ermeni tarihçisi Urfalı Mateos'da belirtilmiştir), sıkı saflar teşkil eden, ağır hareketli ve kütle savaşı yapan yabancı ordular karşısında daima üstünlük sağlamakta idiler.

Türk birlikleri savaşın ve muharebe sahasının icaplarına göre, aldıkları emri icrada kendi insiyatiflerini kullanmakta tam serbestlik içinde mütemadiyen dağılırlar, birleşirlerdi. Bozkır savaş şeklini bilmeyenlere “nizamsız ve telaşlı” gibi görünen bu akıcılık Türk ordularının en büyük avantajı idi. İşte bu esas üzerine kurulu Bozkır muharebe usulünün iki mühim hususiyeti vardı: Sahte ric'at ve pusu. Yani kaçıyor gibi geri çekilerek düşmanı çenbere almak üzere, pusu kurulan mahalle kadar çekmek. Bu savaş usulüne, Türk yurdunun kadîm adından dolayı “Turan taktiği” denilmektedir. Türkler kazandıkları büyük savaşların çoğunda bu taktiği tatbik etmişlerdi (Hatta daha sonraki çağlarda bile: 1040 Dandanakan, 1071 Malazgirt, 1396 Niğbolu, 1526 Mohaç vb bu taktik kullanılmıştır.)

Fertleri bir askerlik havası içinde yetiştiren bozkır Türk halkına bu sürekli başarıları sağlayan başlıca hususlardan biri, aynı zamanda savaş hazırlığı vasfında olan, daimi spor hareketleri idi. Ata binmek, ok atmak herkesin tabii meşgalelerinden idi. At yarışları, cirit, gülle atma, güreş, doğancılık (yırtıcı kuşlarla avlanma) vb. mücadele azmini keskinleştirirdi.

Kadınların da iştirak ettikleri çeşitli top oyunları (futbol, golf ve polo'ya benzer nevileri) Hunlar'dan beri Türkler arasında oynanmakta olup Gök-Türkler çağında Çin'e de yayılmıştı. Fakat Türkler'in en mühim sporu avcılıktı. Bilhassa vahşi ve zararlı hayvanın avı ile sonuçlanan sürek avları gerçek bir savaş manevrası mahiyetini taşıyordu.

Çin kaynaklarına göre M.Ö. 62 yılında Hun hükümdarının idaresinde tertiplenen böyle bir sürek avına 100 bin süvari katılmıştı. Diğer bir sürek avında 700 li’lik (aş. yk. 350 kilometre) bir çevre kuşatılmıştı. Altaylar'da çok eskiden beri bilinen kayakçılık, bazı araştırıcılara göre, oralardan her tarata yayılmıştır.

Bu suretle sağlamlığını ve kudretini koruyan Türk orduları yabancılar tarafından ilk taklit edilen Bozkır müessesesi olmuştur. Türk akınlarına karşı imparator Şi-huang-ti'nin inşa ve ikmal ettirdiği (M.Ö. 214) meşhur Çin şeddi maksada kafi gelmeyince, orduda ıslahat hızlandırıldı. Önce, 20 sene uğraşılarak, Hun usulünde 163 bin kişilik bir ordu hazırlandı. Daha sonra da 300 bin kişiyi Hun usulünde yetiştirdiler.

Atlı birlikler teşkili yolu ile Türk silahları, bozkır Türk süvari elbisesi olan ceket, pantalon ve Hun başlığı ile çizme Çin'e girdi. Sürek avları da orada görülmeğe başladı ve bu ıslahat ve taklitler Gök-Türkler çağında da devam etti.

Romalılar da 5. yüzyıl boyunca ordularını Türkler'inkine uydurmağa çalıştılar. O zamanlardan itibaren yay Roma askerlerinin baş silahı oldu (İngiltere'nin Wales bölgesinde bulunan Romalılar'ın Hun tarzında yay imalathanesi). Bu suretle ceket, pantolon da ilk defa Batıda göründü ve sonra yayıldı.

Romalılar gömlek giymesini de o sırada Türkler'den öğrenmişlerdi. Türk süvariliği ve teçhizatı en çok tesirini Bizans'ta gösterdi. Orada yalnız taklit ile kalınmamış, bizzat imparatorlar tarafından bu hususta eserler de yazılmıştı.

Ordusunda Türk usulüne göre geniş islahat yapan imparator Herakleios (ölm. 641)'un “Tactica” adlı eserinde, 700 yılına doğru Mauriacus tarafından yazılan “Strategikon” adlı eserde, diğer imparator Leon Phyiosophos (ölm. 912)'un yine “Tactica” adını taşıyan kitabında Gök-Türk, Avar, Bulgar, Peçenek, Türk (Macar)'lerin silahları, teçhizatı, savaş usulleri tanıtılmakta ve Bizans ordusunda islahat lüzumu belirtilmektedir.

Üzengi de Avrupada ilk defa Avarlar'da görülmüştür.

Ruslar daha Kiyef knezliği devrinden itibaren Hazar, Peçenek ve Kuman tesirinde, Balkan Islavları, Tuna Bulgarları aracılığı ile hem eğitim, hem teçhizat yönlerinden Türk tarzında askerî güçlerini meydana getirmişlerdi. Cengiz Han da, 1206'da “han” ilanını müteakip devletini teşkilatlandırırken, önce ordusunu Türk usulünde düzenlemiş, yani rütbe hiyerarşisi yerine kabile ünitesi ve hizmetin çeşidine göre kuvvet mevcudu değişen eski Moğol adetini terk ederek, onbaşısından tümen beğine kadar kendi kabilesi (Manghol = Moğol) noyan'larından ve nö-kör'lerinden tayin ettiği 10'lu sistem üzere büyük ve disiplinli ordusunu kurmuştur.

Buraya kadar ana çizgileri ile görüldü ki: Özel mülkiyet, serbest çalışma, imtiyazsızlık; hükümranlık karizma'ya dayanmakla birlikte töre hükümlerinde ifadesini bulan zımnî anlaşma (kanunî meşruiyet), askerî karakter, hayvancılık ve imperium Bozkır devletinin özellikleridir. Bu devlette en mühim mesele, İl'in bütünlüğünü korumak için zarurî kanun mevzuatının, gelişmiş hürriyet eğilimi ile bir ahenk içinde tutulmasını sağlamaktı. Bu son derecede güç bir işti.

Töre sınırlamaları ile şahıs hak ve topluluk menfaatlerinin çatışmasını önleyerek sosyal düzeni yürütebilmek yüksek idare kabiliyeti istiyen bir husustu. Devlet başkanının, cesareti ve askerî bakımdan kifayeti yanında tedbirli, ihtiyatlı ve ileri görüşü, yani eski deyimle “hakîm” olması da gerekiyordu. Tatbikatta bu, gördüğümüz gibi, Türk ülkelerinde umumiyetle daima yeni şartlara göre düzenlenen törenin tam olarak yürürlükte tutulması, imparatorluk durumunda ise toplumda halkı tedirgin etmiyen sosyal ve kültürel alışkanlıkların muhafaza edilerek, ancak huzur bozucu uygulamaların ortadan kaldırılması şeklinde tecelli ediyordu. Töre'nin hakim bulunmadığı yerde Türk İl’i dağılıyor, diğer taraftan İl-hakanlıkların çöküş anlarında, kendi geleneklerine dokunulmayan, yabancı kütleler birer toplum bütünü halinde tekrar ortaya çıkıyorlardı.

“Hakim” tabiri eski Türkçe’nin köklü kelimelerinden olan “bilge” sözü ile karşılanmıştır. Türk İl’inde başarıya ulaşan Türk hükümdarlarına devlet adamı ve hatta hâtunlara “bilge” sıfatının verilmesi, bilgelik’in Türk idarecilerinden istenen başlıca şart olduğunu gösterir.

Türkler uzun bir tarihî hayatın tecrübeleri ile kazandıkları bu siyasî terbiye sayesinde, yabancı ülkelerde de karşılaştıkları sosyal ve iktisadî güçlükleri yenerek, kütleleri memnun edici siyasî teşkilatlar kurmağa muvaffak olmuşlardır. Başarının sırrı, Türk bozkır siyaset anlayışındaki, halk ile işbirliği halinde topluluk menfaatlerini koruma prensibinden ibaret bu “bilgelik” kavramında aranmalıdır. İşaret edilen prensip, aynı zamanda, “Türkler’de devlet toprakları hükümdar ailesinin ortak malıdır” şeklindeki kanaatin yanlışlığını ortaya koyar. Bu tarz, tipik Moğol devlet anlayışıdır ki, Türk ile Moğol’ birbirinden ayırmayan bazı araştırıcılar tarafından Türkler’e yakıştırılmış ve yaygınlaşmıştır. Türk Devleti’ndeki, açıklamağa çalıştığımız ülke kavramı ve meşruiyet telakkisi (kut) karşısında, hanedan mensuplarının çeşitli bölgelere tayinleri, yurt’u şahsî mülk sayarak bölüşme değil, idarî sorumluğu ortaklaşa yüklenme olarak kabul edilmek gerekir.


Din


Bozkır Türk halkının, sosyal muhteva bakımından daha ziyade siyasî karakterde bir topluluk teşkil ettiğini ve din adamlarının, yerleşik kültürdekilerde, çöl ve orman kavimlerinde görünenin aksine olarak, Türkler arasında mühim rol oynamadığını belirtmiştik. Ancak bu durum eski Türk sosyal hayatında dinin mevcut olmadığı gibi bir garip manaçıkarılmamalıdır.



Totemcilik Meselesi



Eski Türkler’de totemciliğin var olduğu ileri sürülmüş delil olarak da Kurt’un ata tanınması, bu hayvana karşı saygı duyulması başta olmak üzere, 19. yüzyılın 2. yarısında Orta Asya Türkleri arasında tespit edilen “ata”larla ilgili ve totemcilikteki “şuringa”yı andıran Put-fetişler (Altaylılar’da töz’ler, Yakutlar’da tangara’lar) vb. gösterilmiştir. (Asya Hunları’nda totemcilik izleri, “altun put”, Gök-Türkler’de keçeden kesilmiş Tanrı tasvirleri), Reşid’üd-din, Camiü't-Tevarih adlı eserinde (18. asır ilk çeyreği) 24 Oğuz kabilesini sıralarken, her dört kabile için bir kuşu “ongon” (Türkçe uğur ifade eden ong sözünden; totem manasına) olarak belirtilmektedir. Ancak bütün bunları eski Türkler’de totemcilik inancının mevcut olduğuna dair gerçek deliller olarak kabul etmek mümkün değildir.

Çünkü totemcilik sadece, bir hayvanı ata tanımaktan ibaret değildir. Bir inanç sistemi olarak onun sosyal ve hukukî cepheleri de vardır ki, sistemin yaşaması için bu şartların tamam olması gereklidir.

Totemcilikte “ana hukuku” cari iken, Türk ailesi esasta, baba hukukunun ağır bastığı “pederî” karakterde idi. Bir klan dini olan totemcilikte mülkiyet ortaklığı olduğu halde, Türkler’de hususî mülkiyet büyük rol oynuyordu. Totem inancında aynı toteme bağlı olanlar birbirleri ile akraba sayılır. Halbuki Türkler’de kan akrabalığı vardır. Totemci klanda “asalak” ekonomi (avcılık ve devşirme) bulunurken, Türk ekonomisi hayvan yetiştiricilik ve ziraat üzerine kurulu idi. Totemci topluluklarda her klan ata tanıdığı ayrı bir totemi bulunur.

Türkler’de ise, bütün bir kavmin kutlu saydığı bir hayvan mevcuttur. Totemcilikte, ayrıca yalnız hayvanlar değil, mesela bir taş parçası, yağmur suyu vb. totem olabilir. Türkler’de Kurt’un saygı görmesi ise, yüz binlerce baş sürülerin otladığı bozkırların korkulu hayvanı olmasından ileri geldiği düşünülebilir ki, bunun temelinde dini bir tasavvur keşfetmek müşküldür. Kurt efsanesinin toplayıcı bir vasfa sahip bulunması, klanları birbirinden ayıran ve onları karşı karşıya koyan totemcilik anlayışına aykırı düşmektedir. Klanda her fert totemin adını taşır. Türkler’de her ferdin, her ailenin ayrı adı vardır.

Eski Türkler’de “Kurt-ata”nın yaşadığı yer kabul edilen mağarada belirli törenler tertiplemek geleneği, Kurt’un vücudu ile değil, mazisi karanlıklara karışmış eski bir hatıranın canlandırılması ile ilgilidir. Nihayet klan, totemcilikte ruh’un ölmezliğine inanılmadığı halde, kainatı bile ruhlar dünyası olarak bilen eski Türkler’de dini inancın temellerinden birini ruh’un ebedîliği teşkil eder ve bu sebeple ataların ruhlarına adaklar adanır, kurbanlar kesilir.

“Ongon” tabirine gelince, bunda Moğol tesirini sezmek mümkündür. Çünkü bir orman kavmi olan Moğollar, aslında “asalak” ekonomiye bağlı, ailede “ana hukuku”nun hakim olduğu, aynı zamanda “totem” telakkisi içinde yaşayan bir topluluk idi. “Ongon” sözünün kökü ong Türçe olsa bile, tabir olarak “ongon” Türkçe değildir ve gerçekten de Moğollar’dan önceki Türk dili vesikalarının hiç birinde (Kitabeler, Uygurca metinler), geçmemektedir.

Oğuz boylarının “ongon”ları olarak gösterilen kuşlar da, Moğol tesirinden önceki devirlerde aynı Oğuz boyları listesini veren Kaşgarlı Mahmud’un eserinde (burada Reşidü’d-din’deki damgalar aynen mevcut olduğu halde) yoktur.

Bununla beraber, eski Türkler’de “Kartal” inancının mühim bir yer tuttuğu anlaşılıyor. Orta Asya’da M.Ö. 2. bin başları olarak tarihlenen Kurat kurganı içinde bir kartal pençesine rastlanmış, Kül-Tegin’in bütünde serpuşun ön tarafında kanatları açık bir kartal kabartması yapılmıştır. Bugünkü çeşitli Asya Türk topluluklarında da Kartal’ın mühim yeri dikkat çekicidir. Yuvasını yalçın kayalar üzerine yapan, çok yükseklerde uçan kartalın aynı zamanda avcı kuşlar türünden olması ona kutsallık izafesine sebep teşkil etmiş olabilir ve belki de bu sebepten, ilk ve ortaçağlardan itibaren çok yaygın görünen (eski doğu kavimlerinde, İslav devletlerinde, Bizans’da, Batı devletlerinde) ve doğu menşeli olduğu kabul edilen, hâkimiyetin timsali Kartal’ın Türk aslından geldiği ileri sürülmüştür.


Şamanlık Meselesi


Bozkırlar sahasındaki dini inanışların Şamanlığa bağlanması adet haline gelmiştir. Eski Türk inancının Şamanlık olduğu kanaati 19. asrın 2. yarısında Orta Asya Türkleri arasında yapılan araştırmalar neticesinde iyice yerleşmiştir. Gerçekten de bilhassa Yakutlar’la Altaylar daha uzun zamandan beri bu inanca bağlı görünmektedir. Ancak buralarda dünyanın ve insanın yaratılışı ile ilgili rivayetlerden hiç biri Türkler’in kendi düşünce mahsulleri olmayıp, çeşitli dinlerden gelen tesirlerin bir birlerine karışmasından meydana gelmiş bir tasavvurlar örgüsüdür. Mesela rivayetlerde zikredilen has isimler, birkaçı dışında, hepsi yabancıdır. Kuday, Kurbustan, Körmüs, Maytere, Mangdaşire, Burkan, Matmas vb. Adem-Havva ve yasak meyve hikayesini andıran motifler, bazı tabirler (mesl. Tamu=cehennem), kıyamet, tufan rivayetleri de hep böyledir. Uzmanlarınca belirtildiği üzere, bu Orta Asya dinî gelenekleri başta Budizm olmak üzere Hind, İran, Yunan, Yahudî efsaneleri ile, belki eski Türk nitelemelerinden bazıları kırıntıların da katıldığı, Moğol devrinde peydahlanan bir takım hikayelerin birbiri içine girmesinden teşekkül etmiş olduğu için bunlardan Altay, Yakut şamanlığındaki asıl tasavvuru, yani Şaman Türk’ün dinî düşüncesini bulup çıkarmak hemen hemen imkansız görünmektedir.

Şamanlık inancı üzerinde en derin araştırmayı yapmış olan M. Eliade, bütün orta ve kuzey Asya topluluklarında dinî faaliyetlerin hepsinde “icracı” durumunda olmadığı, birçok törenlere, meselâ Tanrı’ya kurbanlar sunuluşunda Şamanların katılmadığı, hatta her aile reisinin bu işi yapabildiğini, ayrıca, sıhrî dini hayat Şamanlıktan ibaret olmadığından, her sihirbazın da “Şaman” sayılmadığını ve şamanlıkta hastalara şifa vericilik esas unsurlardan olmakla beraber, her “tabip”in “şaman”lıkla tanımlanamayacağını belirtmek gerekir. Böylece şamanlık bir “vecd” hali olarak tanımlanır.

Bununla beraber, yine dinler tarihinde ve din ontolojisinde görülen çeşitli “vecd” hallerinin hepsi de şamanist “vecd”e dahil değildir. Şaman, her şeyden önce, kendi hususî usulleri vasıtası ile kazandığı “vecd” hali içinde, ruhunun, göklere yükselmek veya yer altına inmek ve oralarda gezip dolaşmak üzere, bedeninden ayrıldığını his eden bir “trans” (aşkın) ustasıdır.

Bu esnada bir alet durumuna düşmekten uzak, aksine kendisi ruhları hüküm altına alarak ölülerle, şeytanlarla, cin ve perilerle irtibat kurmağa muvaffak olur. Hastalanan (ruhları çalınan) kimselere şifa vermesi, ölülerin isteklerini yerine getirerek zararlarını önlemesi, insanların dert ve dileklerini arz etmek üzere gökteki ve yer altındaki tanrıların yanına giderek aracılık yapabilmesi böyle mümkün olmaktadır. Bu hususiyetleri ile iptidaî topluluk üzerinde korku ve saygı uyandıran Şaman, “insan ruhunun mütehassısı” olarak hak kütlesinin maneviyatına nezaret eder. Fakat fonksiyonu, diğer umumî dinî-sıhrî itikatların temsilcileri ölçüsünde kapsamlı değildir. Ruhun vasıtasız olarak müdahale etmediği hastalık (ruhun kaybolması), ölüm veya talihsizlik bahis konusu olmadığı veya bir kurban töreninde her hangi bir “vecd” tekniğinin (göğe veya yeraltına seyahat) yer almadığı hallerde şaman’a iş düşmez (Şamanlık dünyanın her yerinde, eski çağların bütün kavimleri ile iptidaî topluluklarda mevcut bulunmuş ve orta ve kuzey Asya Türk ülkelerine sonradan Asya’nın güney bölgelerinden gelmiştir).

Görülüyor ki dinden ziyade bir sihir karakteri ortaya koyan ve esasen bir bozkır inanç sistemi olmayan Şamanlığın tarihi Türk topluluklarında görülen ve aşağıda bahis konusu edeceğimiz Tanrı ve “yer-su” inançları ile bir ilgisi mevcut değildir. Bu ilginin var olabileceği intibaını uyandıran, Türkçe din adamı manasındaki “kam” ile “şaman” kelimesinin aynı olduğu yolundaki eski bir iddia da, bizzat “şaman” tabirinin bir Hind-İran dilinde keşfedilmesi ile geçerliliğini kaybetmiştir. Ancak Türk inancı ile Şamanlık arasında hayret edilecek bir intibak hasıl olmuş ve bu bilhassa Türkler’deki atalar kültünün, kartal inancının, demirciliğin ve at kurbanın “Şamanik” vasıf kazanmasında dikkati çekmiştir.

Esasen Şamanlığın en büyük hususiyeti nüfuz ettiği bölge halkının ruh alemine bürünme kabiliyetidir: “Vecd”, ruhun gezip dolaşması, tanrılarla irtibat kurması mevzuunda, eski Türk topluluğunun tabiata atfettiği gizil kuvvetleri istismar etmiş, yavaş yavaş gelişerek, ona yeni unsurlar ekleyerek, bütün bir maneviyat alemini belirli bir kadro içine almayı başararak, adeta bir din sağlamlığı kazanmıştır. Mamafih bu dıştan tesir yalnız eski Türk dinine mahsus değildir. Din tarihçilerine göre, her dinde bu türden tesirler, birleşmeler, yenilenmeler görülmektedir.

Bozkır Türkleri’nin dinini şu üç noktada toplamak mümkündür.


Tabiat Kuvvetlerine İnanma


Eski Türkler tabiatta bir takım gizli kuvvetlerin varlığına inanıyorlardı: Dağ, tepe, kaya, vadi, ırmak, su kaynağı, ağaç, orman, deniz, demir, kılıç, vb. Bunlar aynı zamanda birer ruh idiler. Ayrıca güneş, ay, yıldız, yıldırım, gök gürültüsü, şimşek gibi tanrılar tasavvur edilmiştir. Ruhlar iyi-kötü, yani iyilik seven, fenalık getiren olmak üzere iki gruba ayrılıyordu. Erkek tanrılar yanında bir de “Umay” denilen bir tanrıça vardı. Fizikî çevrede görülen tabiat ârıza ve hadiselerinin böyle telakki edilmesi “Halk dinleri” eski Yunan ve Roma dahil bütün eski kavimlerde umumîdir, hatta hayat tarzı üzerindeki tesirlerine göre bu ruhlar ve tanrılar, çeşitli topluluklarda değişik şekilde ehemmiyet taşırlar

Asya Hunları ilkbaharda (Mayıs ayında) Lung-çu bölgesinde ve sonbaharda atalara, tabiat tanrılarına kurbanlar keserlerdi. Hükümdar tan-hu, gündüz güneşe, gece tolun aya ta’zim ederdi. Hunlar, Göktürkler, Uygurlar teşebbüslerinin isabetini ayın ve yıldızların hareketleri ile kontrol ederlerdi. Tabgaçlar’da da ilk ve sonbaharlarda atalara kurban sunulur, tapınak makamındaki “taş-ev” içinde kesilen kurbandan sonra, civara kayın ağaçları dikilirdi ki, bunlardan kutlu ormanlar meydana gelirdi. Göktürkler kurt-ata mağarasının önünde tanrılara kurban takdim ederlerdi. Avrupa Hunları’nda, çoktan kaybolmuş “savaş tanrısı”nın kılıcı bulunarak Attila’ya teslim edilmiş, ve bu, Hun hükümdarının dünya hakimiyetine alâmet sayılmıştı. Ölüm halinde yas törenleri yapılır, kırda ise, ölü çadırın etrafında süratli atlarla dolaşılır, saç-baş dağıtılır, yüz, kulak bıçakla çizilerek kan akıtılır, ayrıca yemek verilirdi. Bu törenlere “yoğ” deniyordu.

Bizans kaynaklarının kayıtlarına göre, Türkler ateşe de tazim etmekte idiler. Fakat bunun yalnız Göktürkler zamanında ve hatta sadece Batı Göktürk bölümünde görülmesinden anlaşılıyor ki, bu, İran Mazdeizmi’nin (Zerdüşt’lüğünün) tesiri olup henüz Türkler arasında yayılmış değildi.

Tabiat ruhlarına Göktürk çağında, kitabelerde görüldüğü gibi, Yer-su “yir-sub”lar deniyordu. Bu tabir “yer-suv” şekliyle Uygurlar’da da vardı. Yer-su’lar kutsal “iduk” sayılıyorlardı. Kitabelerde yalnız iki yer-su’nun adı zikredilmiştir: “Idux Ötükan” ve “Tamıg ıduq baş”. Bunlardan ilki, bilindiği gibi “kaganlık” merkezi (bunun Moğol toprak tanrıçası Atügan ile ilgisi olmamak gerekir, zira Türkler’de toprak tanrıçası yoktur, ancak bölge sonraları, Moğollar zamanında böyle itibar edilmiş olabilir), diğeri de kutsal Tamıg (Tamır suyunun) kaynağıdır. Aslî Türk kültüründe bütün yer-su’lar maddî değil manevî kuvvet olarak tasavvur edildiklerinden, kendileri ile ilgili mitolojiler teşekkül etmemiştir.


Atalar Kültürü

Ölmüş büyüklere tazim, atalara saygı, baba hakimiyetinin inanç sahasındaki belirtisi olarak görülmektedir. Bunun sosyal ve iktisadî şartlar dolayısıyla, eski orta ve kuzey Asya kavimlerinde bulunabileceği hakkındaki düşünceler Türkler yönünden tarihî kayıtlarla kesinleşiyor. Yukarıda söylendiği gibi, Asya Hunları ilk baharda (18 Mayıs) atalarının ruhlarına kurban sunarlardı.

Atalara ait hatıraların kutlu sayılması, Türk mezarlarına yapılan tecavüzlerin ağır şekilde cezalandırılmasından anlaşılıyor. Attila’nın 2. Balkan seferinin bir sebebi de Hun hükümdar ailesi kabirlerinin Bizans’ın Margus piskoposu tarafından açılarak soyulması idi. M.Ö. 79 yılında benzer bir tecavüz hadisesi tan-hu’yu Moğol O-huan’lara karşı savaşa zorlamıştı.

Moğollar’ı ve Bizanslıları bu hırsızlık teşebbüslerine sevk eden sebep eski Türkler’de ölülerin silahları, kıymetli eşyası., bazen tam teçhizatlı atları, kadınların mücevherleri ile birlikte gömülmesi idi. Böylece öteki dünyada rahat yaşamalarının sağlandığı düşünülüyordu. Türkler gibi, atalar kültüne sahip diğer kavimlerde bu inanç, ölen bazı kudretli kimselerin yarı tanrı sayılmasına kadar ileri gitmiş iken ve bunlar ve diğer tanrılar için insan kurban edilirken. Türkler’de böyle adetlerin görülmemesi dikkat çekicidir. İbn Fadlan’ın, ölen Hazar hakanının hizmetçilerinin de kesildiği yolundaki haberi, hakan ve umumiyetle Hazarlar hakkında gerçeklerle bağdaşması müşkül diğer haberlerin çoğu gibi, doğruluktan uzaktır. Eski Türkler arasında insan kurban edildiği intibaını uyandıracak bazı kayıtların, iyi bir araştırma sonuncunda, bu manaya alınabilmesinde ancak zorlama yoluna gidilmek gerektiği anlaşılıyor. Asya Hunları için, Çin yıllıklarındaki ölünün “yakınları tarafından takip edilmesi” ibaresi tefsir yolu ile bu neticeye ulaştırılmak istenmiştir.

Halbuki, kaynak, hiçbir engel bahis konusu değilken, “insan kurbanı”nı açıkça kaydetmediği gibi, eğer gerçekten mevcut ise, bu adetin Hun İmparatorluğunda yaşayan kesimlerden hangisine ait olduğu da açıklanmış değildir. Diğer taraftan Attila’nın ölümü ile ilgili olarak Jordanes’in –hadiseden takriben 100 sene sonra- kütle halinde insanların öldürüldüğü hakkındaki haberi de, bu yazarın mensup olduğu sanılan Vizigotlar’da asırlardan beri mevcut kurbanı motifinin tekrarı gibi görünmektedir. Attila’yı gömenlerin, mezarının yeri bilinmemesi için öldürülüp gömüldükleri hususu ise, Türk kültürü anlayışının dışında kalan bir durumdur, çünkü, hem bazı milletlerde görülen bu adetin tersine Türkler mezarlarının üstüne tümsek yaparlar ve hatta taşlar (balballar) dikerlerdi.

Türkler insan kurban etmedikleri gibi, hükümlerini yürüttükleri yerlerde insan kurban adetini kaldırmağa çalışmışlardır (Mesela, Soğd’da) .

Eski Türkler’de kurban olarak hayvan kesilirdi. Hayvan cinsinden de erkek’ler seçilirdi (koyundan koç, deveden buğra, attan aygır). En makbul olan at iskeletine bozkır-Türk kavimlerine ait mezarlarda çok sık rastlanır. Bundan dolayı Asya Hun İmparatorlarına ait kurganlarda at cesetlerine tesadüf edilmiştir (Mesela Altaylar’da Pazarlık mevkiinde).


Gök-Tanrı Dini


Bozkır Türk topluluğunun asıl dini bu idi. Eskiçağlarda başka hiçbir kavim ile iştiraki olmayan bu inanç sisteminde Tangri (Tanrı) en yüksek varlık olarak itikadın merkezinde yer almıştı. Yaratıcı, tam iktidar sahibi idi. Aynı zamanda “semavî” mahiyeti haiz olup, çok kere “Gök-Tanrı” adı ile anılıyordu. Gök-Tanrı telakkisinin, toprakla ilgisi olmadığı için, avcu, çoban ve hayvan besleyici topluluklara mahsus bulunduğu, bu itibarla kaynağınin Asya bozkırlarına bağlanması gerektiği umumiyetle araştırıcılar tarafından kabul olunmuştur

Orta ve kuzey Asya toplulukları için karakteristik bir sistem olan Gök-Tanrı, doğrudan doğruya “bütün Türkler’in ana kültü” durumundadır.

Gök-Tanrı itikadının esaslarını başta Orhun kitabeleri olmak üzere, eski Türk vesikalarından az çok tespit etmek mümkün oluyor. Tonyukuk kitabesinde çok zikredilen Tangri bazen “türk tangrisi” şekliyle o çağlarda “milli” bir Tanrı olarak görünmektedir. Göktürkler’in bir “hakanlık” kurması onun isteği ile olmuştur. Hakan, Türkler’e onun tarafından verilmiştir. Yani Tanrı Türk halkının istiklali ile alakalanan bir ulu varlıktır. Savaşlarda onun iradesi üzerine zafere ulaşılır. Türk’ün ve umumiyetle insanların hayatına Tanrı vasıtasız müdahale eder. Emreden, iradesine uymayanı cezalandıran Tanrı bağışladığı kut ve ülüg (kıymet)’ü layık olmayanlardan geri alır.

Ulu Tanrı şafak söktürür bitkiyi canlandırır. Ölüm de onun iradesine bağlıdır. Can veren tanrı, onu isteğine göre gelir alır (“Kül-Tegin vadesi gelince öldü. Kişioğlu ölmek için yaratılmıştır” Kitabeler). “Kara-yol (kanun, hak) Tanrı’dır. Kırılanları birleştirir, yırtılanları birbirine ular... İnsan diz çökerek Tanrı’ya yalvarır, kut isterse verir, atlar çoğalır, insanı yalancıyı Tanrı bilir. Bulgarlar Hıristiyanların (Bizanslılar’ın) iyiliği için çok çalıştılar. Onlar bunu unuttu. Fakat Tanrı biliyor”. İnsanlar fani, tanrı ebedîdir (Bulgar kitabesi).

Ne kadar dikkate değer ki daha geç devirlerde Türkler arasında yayılan iptidaî şamanlık eski Türk Gök-Tanrı telakkisine dokunamamıştır.

Türkler’de Tanrı düşüncesinde maddî gökyüzünde manada ulu varlık’a doğru bir gelişme dikkati çeker. Orhun kitabelerinde Türk kozmogonisini tek cümle içinde açıklayan bir ifade şöyledir: “Üze kök Tangrı asra yagız yir kılındıkta ikin ara kişi oğlu kılınmış...” (Yukarıda mavi gök, aşağıda yer yaratıldıkta, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış...). Burada “kök-Tangri”nin, gökyüzü olduğu aşikârdır. O halde Gök-Türk çağında, dünyayı kaplayan, yeryüzünde herşeyi hükmü altında tutan sema’nın bozkırlı gözünde Tanrı kabul edilmesi mümkündür.

10. asır Oğuzlar’ında da benzer bir telakki göze çarpar. İbn Fadlan’ın naklettiğine göre, Oğuzlar’dan biri haksızlığa uğradığı yahut hoşlanmadığı bir iş başına geldiği zaman, başını göğe kaldırarak “Bir Tanrı”der. 13. asır Uygur’ları da Tanrı’nın insan veya herhangi bir tasvir şeklinde cisimlendirilemeyeceğine inanıyorlardı. Demek ki, asli Türk itikadında putçuluk yoktu.

Kitabelerin bir yerinde Tanrı ile “yer” eşit fonksiyon icra eder gibi görünmekle beraber (“yukarıda Tanrı, aşağıda yer buyurduğu için” Kitabeler), Gök-Tanrı’nın çok eski zamanlardan belki -Hunlar’dan- beri tek ulu varlık’ı temsil ettiğine dair deliller vardır.

Hunlar devrinde, üstelik 6-8, asırlarda artık fonksiyonunu kaybetmiş olan güneş, ay, yıldız tanrılar da mevcuttu. Ancak bu durum Gök-Tanrı’nın, tıpkı semavi dinler (Musevilik, Hristiyanlık, İslamlık) deki gibi, tek kudret olduğu keyfiyetini gölgelendirmez. Çünkü dinler tarihinde tesbit edilmiştir ki, hiçbir din, hiçbir devirde tek itikad ve amelden ibaret olmamış, “hiçbir Tanrıya tek başına itaat edilmemiş” ve Tanrı daima kutsal sayılan ikinci derecede, yan varlık inançları ile çevrilmiştir (Semavi dinlerde Tanrı = Allah ile beraber azizlere, meleklere, resullere, kitaplara da iman edilir).

Türkler’de de Gök-Tanrı yanındaki: Hun devrinde güneş, ay, yıldızlar ve Gök-Türkler çağında, yer ve yer-su’lar böylece kutsallar (“aziz’ler) durumundadır (bu sebeple V. Thomsen “yer-sub” tabirini “saints” = azizler diye tercüme etmişti). 7. asır Bizans tarihçisi Th. Simocattes, Gök-Türkler’in kutsal saydıkları ateşe, suya, toprağa tazim ettiklerini, fakat yalnız, yerin göğün yaratıcısı bildikleri Tanrı’ya taptıklarını belirtmiştir. Yeryüzünde mevcut dinlerde “uluhiyet” konusunda araştırmaları ile tanınmış W. Schmidt’e göre de, daha Hunlar’da tek tanrılığa doğru oldukça ileri bir gelişme gözlenen Gök-Tanrı dininde, Tanrı, Gök-Türkler devrinde manevi, büyük bir kudret haline yükselmiş bulunmakta idi. Tiflis’li St. Abo (790’lardı) Hazarlar’ın “bir yaratıcı Tanrı” tanıdıklarını söylemiştir. Hazar başkentine, Bizans’tan St. Cyrill ile mülakatı sırasında (862’de) hakan, hıristiyanların Tanrının “üçlü kişiliği”ne (Trinity) inandıkları halde kendilerinin (Türkler’in) tek Tanrı’ya iman ettiklerini belirtmişti.

Bulgar Türkleri de yaratıcı tek Tanrıya inanıyorlardı. Burada yanlış bir tefsiri önlemek için belirtelim ki, eski dinlerde görülen, sema ile ilgili inançlarda tanrılar (Babil’de Şamas, Pamir’de Arso, Azizo, Baolsamin, Mısır’da Amon-re, İran’da Ahura, Hind’de Varuno, Roma’da Mithra vb.) hep güneşi, ayı, yıldızları temsil etmişler iken, Türkler’in dininde, bunlara ikinci planda yer verilerek, bizzat Gök, Tanrı sayılmıştır. Gök dinini bütün öteki dinlerden ayıran bu hususiyet, bu inanç sistemini, Orhun kitabelerinde ifade edildiği gibi, Türkler’in “millî” dini haline getirmiştir. Nitekim Tanrı kelimesi de bunu gösterir.

Tanrı tabiri, aşağı yukarı, bütün Türk lehçelerinde mevcuttur ve Türkçe’nin temel kelimelerinden biridir.

Eski Türk din adamlarına umumiyetle “kam” deniyordu. Türk lehçelerinde bu kelime de yaygındır ve ilk olarak Avrupa Hunları’nda görüldüğü bildirilmiştir (Atakam, Eş-kam). Gök-Tanrı dininin ne amel (ibadet) şekilleri ve “tangirilik” denilen tapınakları, ne de “tangrilik” (Irk bitig) adı verilen din adamları kesimi hakkında başkaca bir şey bilinmiyor.


Diğer Dinler


Tarihte çeşitli Türk kütleleri, bulundukları çevreye göre çeşitli dinlere de girmişlerdir ve bu durum, İslamiyet hariç Türk kavimleri üzerinde menfî tesirler doğurmuştur. Asya Hunları’nın, Budizm ile, Avrupa Hunları’nın Hıristiyanlıkla pek alakaları olmamış ise de, Çin’de devlet kuran Tabgaçlar Budizm tesiri ile, 495 yılından itibaren “millî” unsurları yasak etme neticesinde Çinlileşmişlerdir. Bununla beraber, Tabgaçlar Budist sanatta yeni bir devir olan “Wei” sanatının geliştiricisi olmuşlardır (Yung-kang ve Long-men Buddha heykelleri).

Göktürkler devrinde Budist rahip seyyah Hiuen-Tsang bütün Batı Göktürk sanatını bir Budistler memleketi olarak tasvir etmekte ise de, Türk halkının bu dine karşı direndiği ve II. Göktürk Devleti’nce Budizm’in reddedildiği malumdur. Ancak Uygurlar zamanında Maniheizm Türkler arasına girmiş ve bilhassa Uygurlar’ın Türkistan’daki hakimiyetleri devrinde iyice yerleşmiştir. Göktürk yazısı değiştirilmiş, yerine Soğd menşeli ve tamamen başka karakterde Uygur yazısı kullanılmıştır. Sonra Budizm’in de yayıldığı bu sahada Uygur tarihi artık yerleşik kültüre bağlanmış sayılmak gerekeder.

Uygurlar bu kültürün de en iyi temsilcilerinden bir olmağı başarmışlardı. Maniheist ve Budist eserlerin Uygurca’ya tercümesinden doğan zengin bir dini ortaya çıkmıştır. Bunlardan bir kısmı resimli ve ciltli olarak, Bin-Buddha mağara tapınaklarında bulunmuş olup, aralarında, 10. asır başlarında Göktürk alfabesi ile yazılmış kehanet kitabı Irk-bitig dikkati çekenlerden biridir.

Bir kısım Türkler de Museviliğe (Hazarlar) ve Hıristiyanlığa girmişlerdi. Türk nüfusunun çoğunluk meydana getirdiği sahalarda bir menfi tesiri görülmeyen bu yabancı dinler, bu imkanın mevcut olmadığı bölgelerde Türkler’in silinip kaybolmalarına sebep teşkil ettiği gibi (Doğu Avrupa’da ve Balkanlar’da: Hazarlar, Peçenekler, Uzlar, Kumanlar), 1000 tarihinden itibaren Ortodoksluğu kabul eden Bulgarlar’ın kısa zamanda Türklüklerini kaybetmeleri neticesini vermiştir. Yalnız İslam dinidir ki Türkler’in kadim inançları ile bazı bakımlardan uygunluk göstermesi dolayısıyla Türklüğü takviye eden bir din durumundadır.


İktisadî Hayat

At ve Koyun

Bozkır Türk ekonomisinin esasını, orman ve çöl değil, yüksek ovalar ve yaylalar olan bozkır coğrafyasının iklim şartları icabı, çobanlık ve hayvan besleyicilik teşkil ediyordu. Yetiştirilen hayvanlardan –yukarıdan beri Türk sosyal ve kültürel hayatında büyük ehemmiyetini belirttiğimiz attan başka- koyun geliyordu. Tarihi M.Ö. 2500’lerde başlatılan, Altaylar’ın batısında, Afanesyova kültüründe koyun kemikleri, at kalıntıları ile beraber görülür.

Türkler tarihleri boyunca hiç domuz beslemedikleri gibi, etini yemekten de hoşlanmamışlardır. Hiç olmazsa, ehli hayvan besleyiciliğin ilk safhasında domuz Tunguz ve Moğollar’a, öküz, inek, manda vb. İndo-Germenler’e, deve çöl kavimlerine, at ve koyun ise Türkler’e ait gibi görünmektedir. Bu bakımdan Afanasyevo kültüründe at ve koyun kemiklerinin bir arada bulunması daha manalı bir duruma girer. Böylece teşekkül eden bozkır kültürünün ekonomik bünyesi ortaya çıkmış olur. Tabiatıyla daha geç devirlerde -M.Ö. 1500’lerdensonra- Türk bozkırlarında at ve koyun sürüleri yanında sığır, katır, deve vb. sürüleri de vardı.


Beslenme


Bozkırlı Türkler’in başlangıçta gıda maddesi et idi. Ençok at ve koyun eti yenirdi. Priskos’un hazır bulunduğu meşhur ziyafette Attila yalnız et yemişti. Bol miktarda et istihsal eden Türkler, bunu uzun müddet muhafaza edebilmek için konserve yapmayı öğrenmişlerdi. Konserve et Çin’e ihraç edilen başlıca maddelerdendi. En ünlü Türk içkisi de, kısrak sütünden imal edilen kımız’dı. Bundan hem Çin, hem batı kaynakları bahseder.

Çeşitli içkilerden buğday ve darıdan yapılana Göktürler “begni” diyorlardı. Sebzeye karşı fazla istek duyulmazdı. Sütlü darı, peynir, yoğurt aslında bozkır yemekleri idi. Yoğurdun kiraz veya kayısı ile tatlılaştırılması şeklinde hazırlanan “lo” adlı bir içki Hunlar arasında yaygındı. Yağ yemesini Çinliler Türkler’den öğrenmişlerdi. Uygurlar (Türkistan’da) üzüm yetiştiriyor, pekmez ve şarap (bor) istihsal ediyorlardı.



Giyim


Bozkır Türk giyim eşyasının başlıca malzemesi, koyun kuzu, sığır, tilki ve az miktarda ayı derisi ile koyun, keçi, deve yünü idi. Eski Türkler bez dokurlar, giyecek için kendir yetiştirirlerdi. Yün kumaş ve bezden iç çamaşırları giyerlerdi. Hunlar Çin7e yünlü kümaş ve çeşitli keçeler ihraç ederlerdi. M. Ö. 1. yıldan kalma, bir Hun hükümdar ailesine ait., Orta Asya’da Noin-ula kurganında 20 çeşit ipekli kumaş (Çin’den ithal) kalıntısından başka, üzerine bir Hun portresi işlenmiş yün kumaş ile, aplike süslü keçeler bulunmuştur. Romalılar keten gömlek giyildiğini ilk defa Hunlar’da görmüşlerdi. Bozkırın “tipik” elbisesi çeket-pantolon idi.

Süvari en rahat şekilde ancak böylece giyinebilirdi. Bu tarz giyinme, yabancı ülkelerde Türk usulüne göre yapılan askerî ıslahat neticesinde dünyaya yayılmıştı (Milad sıralarına ait Hun mezarlarından çıkarılan ceket, pantolon, gömlek, çizme ve çoraplar). Hazar prensesi Çiçek’in Bizans sarayına gelin gittiği zaman giydiği Türk tipi imparatoriçelik elbisesi (Çiçekion) orada moda olmuştu. Başka kavimler kopça kullandıkları halde, Türkler düğüme kullanırlardı. Türkler ayaklarına çizme, başlarına börk giyiyorlardı. İleri gelenler, makam sahipleri, daha çok başlıklarının daha uzun ve gösterilşili olmasından tanınırdı. Hunlar, Göktürkler, Hazarlar, Oğuzlar ve Bulgarlar’a ait tarihi vesikalara göre, Türk erkekleri umumiyetle uzun saçlı idiler; saygı alameti olarak börk ve başlıkları çıkarmak adet halinde idi.

Bozkır Türk topluluğunda el sanatları ileri idi. Dünyanın en geniş imparatorluklarını kurmuş olan bozkırlı Türkler büyük ölçüde ve çağına göre daima yüksek bir harp sanayiine sahip bulunmuşlardır. Bu üstünlüğü sağlayan vasıtalarından biri demir di.


Demir


Demir işleyicilik, madencilikte son safha olarak görünmektedir, ondan önce bakır, bronz ve altın işleyiciliği vardı. Bunlardan ilk ikisine taş devrini aşan hemen her kültürde tesadüf ediliyor. Afanasyevo kültür çevresine dahil Minusinsk ve Altay bölgelerindeki buluntu yerlerinde M. Ö. 3000’lerden kalma bakırdan yapılmış bıcak, biz ve teller, küpe ve diğer süs eşyası ele geçmiştir. İlk Türk kültür merkezlerinden gösterilen Andronovo kültür çağında ise -bütün Orta ve Kuzey Asya’da ilk defa- altun ortaya çıkmakta idi. Bu devirde “çok kudretli ve zengin bir sosyal hayatın müşahede edildiği” Altaylar’da gerçek bir “altın endüstrisi” merkezliği durumu vardı. Buradaki madenciliğin tesirleri, güneyde Tanrı dağlarına kadar hissediliyordu (M.Ö. 2. bin). “İndo-Germenci”ler tarafından bile Hind-Avrupa’lı halk üzerine, madencilik bakımından, Altaylı tesiri kabul edilmiştir.

Fakat ekonomide ve askerlikte mühim olan asıl maden demirdir. Demirin ilk keşfedildiği yer olarak bazen Afrika, bazen Güney Hindistan, bazen doğu Anadolu gösterilmiştir, M.Ö. 4. binlerde Mısır’da, daha sonraları Çin’de, Troya’da ve Mezopotamya’da demirin tanındığı ileri sürülmüş ise de, bunlar, doğru olsa bile, tarihî bakımdan fazla bir değer taşımaz. Çünkü meteor ve tellürik (filiz) halde bulunan bu demir materyal son derece azdır ve faydası hemen yok gibidir.

Gerçek demir çağı bu madenden bol miktarda alet ve silah yapılması ile başlar. Bunlar da Altaylar’da, Yenisey Nehri’nin kaynak bölgelerinde –eski Türk kültür merkezleri etrafında- mevcut olmuştur. Altaylılar, bilindiği üzere çok eskiden beri mahir demirciler olarak bilinirler.

Tarihî devirlerde de aynı bölgede (bilhassa Salınçak ve Onugug havalisi) yüksek kalitede sert ve yumuşak çeliklere tesadüf edilmiş, Kuzey Altaylar’da demir eritme ocakları, Göktürkler çağından, Ulan-ede (Baykal’ın doğusu) yakınında, demir ocak ve döküm yerleri ortaya çıkarılmıştır. Çin kaynaklarına göre, Yenisey’in yukarı mecrası dolaylarında eskiden beri demir cevheri toplanırdı. Abakan havalisinde yüksek vasıfta mıknatıs ve Tuba ırmağı boyunca demir cevheri bulunuyordu. Yani insanlık tarihinde bir çağın açılmasına başlangıç teşkil edebilecek miktarda bol demir madeninin varlığı eski Türk ülkesinde fark edilmiş ve işlenmeğe geçilmişti. Kurganlar’da elde edilen malzemeden demir işleyiciliğinin Orta Asya’daki tarihi kesin tepit edilememiş ise de, bunun her halde M.Ö 2. bin başlarına rastlaması gerekir, zira daha o tarihlerde Türkler’in geniş sahalara hükmedebilmeleri, sürat bakımından at’ın sağladığı üstünlük yanında, vurucu silah olarak demir alet ve vasıtaların çok sayıda kullanılması ile açıklanabilir.

İlk tarihi büyük Türk İmparatorluğunu kuran Asya Hunları’nın, ancak atın sürati ve demirin vurucu gücünün bir arada değerlendirilmesi ile anlaşılması mümkün bu başarılarının, daha önceki asırlarda, ayın sahadaki imkanları ile desteklenmiş olması gerekeder. Nitekim M.Ö.1.bin olarak tarihlenen Kargalı kurganının (Tanrı Dağlarında) 1. katında demirden yapılmış eşya bulunmuştur ve bu tesir buraya Yenisey bölgesinden gelmiştir. Diğer taraftan en aşağı M.Ö. 1400’lerde Altayların batısında bol miktarda demir üretildiğini söyleyen W. Ruben’e göre “tarihi belgelere dayanarak bu eski Türk sahasını demir kültürünün doğduğu yer kabul etmekte mecburiyet vardır”. Çin kaynaklarında muhafaza edilen en eski Türkçe kelimelerden birinin de demir (tieh-fan) olduğunu (ve Kılıç=king-lu) belirtelim.

Bundan sonra dünyaya yayılmağa başlayan demir çağının istikameti ve tarihleri şöyledir: Hindistan’da M.Ö. 2. bin sonları, Mısır’da 1200, Doğu Akdeniz’de 1100, Orta Avrupa’da 800, Çin’de 300 yılları.

El Sanatları


Demircilik ve madencilik başlıca meslekleri arasında bilinen bozkır Türk topluluğunda mükemmel kılıç, kalkan, kargı, mızrak, temren imal edilirdi. Türk kılıçlarının hayvan figürlü kabzaları altın levhalarla kaplanır ve kıymetli taşlarla süslenirdi. Kemer tokaları, kayış uçları, kav mahfazası, ok kutu (sadak)’ları, zırhlar, tolgalar çok kere işlemeli altın ve gümüş ile bezenir, madenî tabaklar, maşrapalar, heykeller bazıları birer sanat eseri değerinde olarak Türkler tarafından yapılırdı. Çin’den Tuna boyuna kadar bozkırlara serpilmiş binlerce mezardan bu eserler bol miktarda çıkarılmıştır.

Ayrıca kazanlar, ibrikler, kovalar, içinde yüzlerce insanın barındığı otağlar, arabalar, at teçhizatı; eyer ve koşum takımları bozkır Türk topluluğunda ne kadar kalabalık bir zenaatkar kesimsinin bulunduğunu gösterir. Halıcıları, kilimcileri, çizmecileri, çorapçıları, börkçüleri, dokumacıları ve terzileri de bunlara ilave etmek lazımdır.

Bozkır Türk halkı arasında mahir marangozlar, tahta oymacılar da vardı. Asya Hunları masa, koltuk, dolap, karyola yapıyorlar ve perde kullanıyorlardı. Bu Hun ev eşyasından çoğu Çin’e de geçerek moda haline gelmişti. Eski Türkler, elbiseleri için ütü bile kullanmakta idiler.


Şehir

Eski Türkler yaz ayları için zaruri olan yaylak hayatı dışında, kışın barınmak üzere evler inşa ediyorlardı. Asya Hunları’nın kurban için binalar yaptıklarını kaydeden Çin kaynaklarına göre, Göktürk hakanlarının sağlam merkezleri vardı (kitabeler: ev, bark). Esasen Türk hükümdarlarının biri yaylaklarda, öteki vadilerde, su kıyılarında olmak üzere iki merkezleri bulunurdu ve ikincisi evlerden kurulu iskan yerleri idi. İlteriş’in Çugaykuzu (yazlık), Karakum (kışlık), İstemi’nin Akdağda (yazılık), Isık Gölü yanında (kışlık), Tong-Yabgu’nun Tokmak (kışlık) vb... II. Göktürk hakanlığı kışlık başkentinin Orhun kitabelerinin bulunduğu yerde şehir halinde olması mümkündür. Zira mahiyetini iyi bildiğimiz bu hatıraların dağ başlarına, ıssız yerlere dikilmesi bir mana ifade etmezdi.

Bundan başka, kitabelerde zikredilen iskan mahallerinden Amga-Kurgan bir kale olmakla beraber, Toğubalık herhalde birşehir idi. Uygurlar tarafından kurulan (Mo-yençur zamanında, 747-759) Ordu-balık (Kara-balgasun yanında) şehrinin bazı kalıntıları mevcuttur. Hazarlar’ın Belencer ve Semender adlı şehirleri vardı. Başkent İtil-Hanbalık hakkında İslam kaynakları geniş bilgi vermişlerdir. İtil Bulgarları’nın başkenti ünlü Bulgar şehrinin harabeleri bulunmuştur. Tuna Bulgar şehirleri arasında, sarayları ve su tesisleri ile bilhassa iki tanesi meşhurdur. Pliska ve Preslav. Fakat ne diğer bir Uygur kasabası olan Bay-balık’tan ne de Doğu Göktürkler’i şehirlerinden bir iz kalmamıştır.

Bunun sebebi, belki eski Türkçe’de şehir manasındaki “balık” sözü ile açıklanabilir. Bu kelime asılında balçık (çamur) ifade eder. Demek ki Türkler’in kurdukları kasabalarda binalar daha çok çamur (kerpiç) ile yapılıyor, taştan inşa edilmiyordu. Veya senenin ancak yarısında kullanılan bu meskenlerin sağlam olmasına pek ehemmiyet verilmiyordu. Asya Hunları’nın, evleri “dövülmüş toprak”tan yaptıklarına Çim kaynaklarında işaret edilmiştir. Ayrıca, eski Türkler’in ahşap meskenler yapmağı tercih ettiklerine dair deliller vardır. Hazarlar’ın ve Volga Bulgarları’nın evleri ahşaptı (yalnız İtil’de hakan sarayı ile Şarkel kalesi taş ve tuğladan inşa edilmişti).

Türkler şehir surlarını bile çok kere kalın ağaç kütüklerinden (çit şeklinde) yapıyorlardı. Attila’nın Orta Macaristan’daki başkent şehri, küçük ve büyük sarayları, halkın evleri, askerî garnizonları, silah ve erzak depoları ile baştan başa ahşap yapılardan ibaretti. Attila’nın ve hanımının gümüş ve altın levhalar kaplı bölmelerle salonlara ayrılmış, tahta oyma süsleri ile bezeli, masalar, iskemleler, dolapların bulunduğu saraylarını anlatan Priskos, bir de Romalı ustalara yaptırıldığını söylediği hamamdan bahseder. Bu münasebetle zikredelim ki Türkler’de eskiden beri yıkanma yaygın bir adet halinde idi. Zira kutsal sayılan suyun insanı günahlardan temizlediğine inanılıyordu.

Çin kaynaklarında Türk kavimlerinden bazılarında giyilen bir elbisenin yıpranıncaya kadar çıkarılmadığına dair olan kayıtlar mübalağa sayılmalıdır. Bu esasen imkansız olduğu gibi, yine ayın kaynaklar mesela Hun boyunun fertlerinin günde üç kere yıkandıklarını söyler. İtil Bulgarları’nın ve Hazarlar’ın hamamları vardı. Tuna Bulgarları, Hıristiyanlığın kabulünden iki yıl sonra (866’da) Papa Nikolaus I’e başvurarak, rahiplerin onlara haftada iki gün (Çarşamba, Cuma) yıkanmayı yasaklamalarından şikayet etmişlerdi. Priskos’un bahsettiği hamam da aynı geleneğin bir şahididir. Eski Türkler’de yalnız siviller için değil, ordularda da seyyar hamamlar (Çerge) vardı ve bu usul Selçuklular’dan Bizans’a geçmişti.

Eski Türkler, nadir de olsa surlu şehirde yaptırmışlardır. Meselâ Hun tan-hu’su Çi-çi’nin M.Ö. 36’da Çinliler tarafından yıkılan, başkenti böyle idi. Ayrıca Hunlar Kan-su’da Gu-tsang adlı bir şehir kurmuşlardı. İtil şehrinin 4 kapılı bir suru vardı. Fakat Türkler umumiyetle surla çevrilmiş, kapalı şehirlerden hoşlanmamışlardır Tonyukuk’un sözleri), çünkü bu, kendilerine en tabii gelen yaşayış tarzlarının icabı idi. Bilge Kağan’ın memlekette Çinliler gibi şehirler kurma teklifini, Türkler’in artık “göçebelikten şehirlileşmeğe doğru” ileri bir adım ifade eden arzusu şeklinde tefsir yerinde değildir.

Kendi kültürleri ile mağrur oldukları bütün vesikaları ile bilinen Göktürler’in bugün Batı medeniyetinin tesiri sonucu olarak üstün saydığımız yabancı bir kültüre geçmek gibi bir niyetleri yoktu. Aksi halde Türkler bunu asırlarca önce gerçekleştirebilirlerdi. Yukarıdan beri zikredilen Türk şehirleri de “yerleşik” hayat özentisinin mahsulü değildi.

Esasen sadece istek ile de şehir kurulamazdı. Bunun için kesif ziraî kültüre ve dolayısıyla önce köylerin teşekkülüne ihtiyaç vardı. Halbuki herhangi bir yerde şehir meydana gelmesi için varlığı zaruri köy grupları biçiminde iskan, hayat tarzları icabı, Türkler’de görülmemektedir. Bu nokta Peçenekler, Oğuzlar, Hazarlar ve İtil Bulgarları için bilhassa belirtilmiştir. Bununla beraber, yukarıdakiler gibi, askerî mahiyette kaleler ve şehir-kaleler Türkler’de mevcut olmuştur.

Mesela, Göktürkler çağında, harabeleri hala da görülen Çargelan, Çumpal, Caldıvar, Atbaş, Sırdakbeg (veya Kuyungar-baş), Manakeldi vb. kaleleri Tandı Dağları ve daha ziyade Isık Göl dolaylarında sıralanmış olup, stratejik olduğu kadar, ipek yolu üzerinde bulunmaları sebebi ile, ticarî yönden mühim müstahkem mahallerdi. Fergane’de Pençikent’te Göktürk devri harabelerinin rastlandığı bölgelerde bunların, askerî değerde, daha bir çok benzerleri bulunuyordu. Aspara, Kayında, Şiş-tübe, Ak-su, Ak-tepe, Tölek, Sukuluk, Cul (veya Cil-arık), Çumuş, Sarığ, Yakalığ kale-şehirleri ve daha birçok kervansaray ve küçük kasaba, ya Karluklar tarafından kurulmuş veya Göktürk çağında gelişip Karluklar zamanında ehemmiyeti devam etmiş yerlerdi. Hazarlar’da Şarkel kalesi müdafaa için kurulmuştu.

Tuna Bulgarları’nın Pliska v Preslav şehirleri de aslında birer kale idi. İtil ve Bulgar şehirlerinin ticarî yönden ehemmiyetini söylemişti. Tıpkı buraları gibi birçok Oğuz şehirleri de Karacuk, Sütkent, Altun-tepe, Yengikent, Çuy-tepe, Savran, sayram, Karnak, Kurıkul-tepe, Cend, Suğnak, İşkan, Çardarı, Bayır-kum, vb. 10. asırda kurulmuş yine yol güzergahında ve ticarî yönden faal merkezlerdi, çünkü ticaret meselesi Bozkır Türk devletinin üzerine ehemmiyetle eğildiği bir siyaset çizgisi idi.

Ticaret


Türk devletleri komşu milletlere umumiyetle canlı hayvan, deri, kösele, kürk, hayvanî gıdalar satarlar, karşılığında hububat ve giyim eşyası alırlardı. Asya Hunları, Göktürler, Uygurlar Çin ile, Batı Hunları Bizans ile bu esaslarda ticaret anlaşmaları yapmışlardı. Türkler’e Çin’den pirinç, ipek, ipekli kumaş, arpa, Roma ve Bizans’tan da diğer ihtiyaç maddeleri gelir, Türkler de onların muhtaç oldukları ve Türkler’de mevcut, eksikliklerini tamamlarlardı. Margus Antlaşmasının (434) bir maddesi Bizans-Hun ticarî münasebetlerinin tanzimi ile ilgili idi.

Çin-Hun sınır kasabalarında cereyan eden ticarî faaliyetlere Çin büyük ehemmiyet verirdi. 734 tarihli anlaşma ile Ling-çu’daki So-fang şehrinin ortak Pazar yeri olmasına karar verilmişti. Orhun kitabelerinde de devletin sağlamlığı ve halkın refahı için ticaretin ehemmiyeti belirtilmiştir.

Fakat Türkler’le komşuları arasında şiddetli rekabetlere sebep olan büyük kazanç vasıtaları da vardı ki, bunların başında, Çin’den başlayıp Akdeniz kıyılarında nihayete eren meşhur ipek yolu kervancılığı geliyordu. Daha I.Göktürk Devleti kurulduğu zaman İstami Anuşirvan ittifakı sonucunda Ak-Hun-Eftalik Devletinin yıkılmasına ve sonra da İran’a karşı Türk-Bizans antlaşması gibi milletler arası çapta siyasî münasebetlere sebep olan (yk. Bk.) bu yolun geçit yeri olan İç Asya bölgesi, ta Hunlar’dan Uygur hakanlığının sonuna kadar aşağı yukarı 1000 sene müddetle Türk ve Çin siyasetinin hakim olmak istediği bir ana hedef vasfını taşımıştı.

Türkler hiçbir zaman bütün Çin’i istila gayesini gütmemişler, Çinliler de devlet sınırlarını Türk hakanlıkları başkent bölgesi olan Orhun ve Ötüken’e kadar genişletmeği düşünmemişlerdir. Türkler karşısında Çin, ipek yolu transitini elinde tuttuğu müddetçe müdafaada kalmağı tercih etmiş, Türkler de Çin’e sık sık yaptıkları baskı ile onu zayıf durumda tutup İç Asya’da Türk hükmünü yürütmek istemişlerdir.

Hunlar ve I. Göktürkler zamanında gerçekleşen bu maksat, 9. asrın 2. yarısında Doğu Türkistan’da Uygurlar’ın, Batı Türkistan’da Türgişler’in ve bilhassa Karluklar’ın kurdukları siyasî teşekküllerle tekrarlanmış, nihayet 751 Talas savaşını Karluklar’ın desteği ile İslamlar’ın kazanması Çin’in batı Asya ile ilgisini kesmiştir ki bu da yukarıda açıkladığımız, İç ve batı Asya’da Uygur, Karluk, Oğuz Türk şehirleri ve ülkelerinin mamurluğunu meydana getirmiştir. Bilindiği gibi, Hazar Türk Devleti de, Çin, Orta Asya, yakın doğu ile Doğu ve Orta Avrupa ve İskandinavya arasındaki kıtalar arası yolların kavşak noktasındaki mevkii ile, temelleri ticarî siyasete dayanan bir devletti ve başkent Han-balık ile daha sonra İtil Bulgarları başkenti Bulgar şehri bu hususta baş rolü oynamıştır.

Hazar ve Bulgar ülkelerinden başlayarak Ural-Güney, Sibirya-Altaylar-Sayan dağları üzerinden Çin’e ve Amur nehrine ulaşan yol da canlı bir ticarî faaliyete sahipti. İpek yoluna kuzeyden paralel uzanan bu yola “kürk-yolu” denilmektedir. Buranın asıl ticaret metaı: sincap, sansar, tilki, samur, kunduz, vaşak vb. kürkleri idi. Başlıca tüccarlar da Ogurlar (Btı Türkleri) ile onlardan bir kol halinde gelişen Bulgar Türleri idi. Karadeniz kuzeyi düzlüklerinden Balkanlar’a giden Tuna Bulgarları bu defa Avrupa-Bizans yolunun hakimleri olarak iktisaden yükselmişler, Balkanlar ve Doğu Avrupa’da o devrin en zengin şehirlerini kurmuşlardı (Preslav, Pliska şehirleri).

Ziraat

Oğur Türkleri aynı zamanda iyi çiftçi idiler. Kendilerini Doğu Türkleri’nden (Hunlar-Göktürler, Uygurlar, Oğuzlar) ayıran başlıca vasıf ta, tacirlikleri yanında, bu yaygın ziraat kültürüne bağlı oluşlarıdır. Bununla beraber Doğu Türkleri’nin elverişli bölgelerde ziraatla da meşgul oldukları görülüyor. Çölden ayrı düşünedilmesi gereken bozkırlar sahasının çoğunluğunu otlarlar teşkil etmekte ise de, ziraata müsait yerleri de vardı. Mesela Çin kaynaklarına göre Hunlar buğday, darı ekip biçiyorlardı. Bir Çin yıllığı, şiddetli soğuk yüzünden bir sene Hun topraklarının ekin vermediğini yazar. Yine aynı kaynaklar bir Hun buğday cinsi ile, bir Hun fasulyesinden bahsederler. Altay ve Sayan dağlarında hububat ziraatının en az 3 bin yıldan beri yapıldığı, arkeolojik kazılara dayanılarak ileri sürülmüştür. Göktürkler’de her ailenin ekip biçtiği, suladığı arazisi vardı.

Kapagan Kagan’ın Çin ile 100 bin hu (12500 ton) tohumluk darı teslim etmesi hükmünü taşıyordu. Bu tarihi bilgiyi arkeolojik kazılar desteklemektedir. Hunlar zamanında Altay bölgesinde açılmış sulama kanallarına tesadüf edilmiştir (Başkaus’da Çulışman ırmağı yakınlarında). Tötö ırmağından açılan kanal ve bölgeye yakın Ak-tura kanalı Altaylar’daki tarım işaretleridir. Selenga-Baykal gölü arasındaki, Ivolgi ve İlmova adlı yerlerde çeşitli saban demirleri (Çin’den ithal), oraklar, değirmen taşları bulunmuş, ayrıca hububat muhafaza etmeğe yarar çukurlar görülmüştür. Selenga bölgesinde Göktürkler’e ait kurganlarda, kürek ve pulluklara rastlanmıştır. Bu çağda da birçok muntazam sulama kanalları açılmıştır. Göktürkler zamanında da kullanıldığı anlaşılan Tötü kanalının boyu 10 kilometreye yakındı. O kadar yüksek teknik bilgiye dayanmakta idi ki, Ruslar 1935’de bu kanalı aynen kullanmağa karar vermişlerdi. Bazı Karluk ve Oğuz iskan yerleri de aynı şekilde sulanmakta idi.

Bozkır devletinin ekonomisi, mağlup ve tabi memleketlerden alınan yıllık vergiler ve hediyelerden başka, halktan tahsil edilen vergilerle destekleniyordu. Asya Hun İmparatorluğu’nda hususî memurlar vergi toplarlardı. Bu memurları kovmak cüretini gösteren Moğol O-huan’lara karşı sol To-ki “kralı” savaş açmıştı.Göktürkler ve Oğuzlar maliye ve tahsil memurlarına amga (veya ımga) diyorlar, devlet hazinesine “ağlık” adını veriyorlardı. Tahsilat her halde aynî olarak yapılıyordu. Hazarlar’da Islav kavimleri ev veya saban başına bir kılıç veya bir samur derisi (para nadir viriliyor).

Bulgarlar da ev başına bir samur kürk vergi veriyorlardı. Kumanlar’ın büyük gelir kaynaklarından biri de Volga havzası –Kırım (Suğdak limanı)-Karadeniz-Trabzon arasındaki işlek ticaret yolundan sağladıkları vergi ve gümrük resimleri idi. Ayrıca taitiyle geniş Altaylar bölgesinde demir hunlar’ın ve Gök-Türklerin, Maroş havzasında tuzlalar Bulgarlar’ın, Kafkaslar’dan altun ve gümüş madenleri Hazarlar’ın kontrolü altında idi. Asya Hunları’na ait para çıkmamıştır. Bazı Türk kurganlarında Çin paraları ele geçmiştir. Türk parası Gök-Türkler (Türgiş-ler) çağında başlıyor görünmektedir. Bazısında Türk geleneği uyarınca damgalar da taşıyan bu paralardan bir kısmı Sogd harfleri ile Türkçe, bir kısmı Soğdca yazılıdır.

Yazı ve Matbaa

Kendilerine mahsus yazıları olduğun kesin olarak bildiğimiz Türk kavmi 8. asırdan kalma kitabeleri ile, Göktürkler’dir. Fakat Türkler’in daha önceki çağlarda da şüphesiz yazıları vardı. Zira çok geniş sahalara yayılmış büyük imparatorluklarını yazı olmaksızın idare etmek müşküldü. Ne kadar yazıktır ki, eskir Türk kültür yadigarlarının çoğu gibi, yazılı vesikalar da bozkırların fırtınalı girdabında kaybolup gitmiştir. Nitekim kaynaklarda bunu doğrulayan bazı işaretlere tesadüf edilmektedir. Göktürkler’den önce Ak-Hunlar’ın yazılar vardı ve bu, Göktürkler’inki gibi idi. Bizanslı tarihçi Prokopios’a göre (6. asır) Oğur boyları kendi yazılarını da kullanırlardı. Oğurlar’ın yazıyı bildikleri, dillerinde “yazı kelimesinin bulunmasından da bellidir. İstemi Yabgu’nun 568 yılında Bizans imparatoruna yolladığı mektup “iskit” (Türk) yazısı ile idi.

576’larda T’a-po Kagan için Çince bir Budizm kitabının Türkçe tercümesi yapılmıştı. Priskos hatıralarında Hun katiplerinin kendi dillerinde yazdıkları metinleri Attila’ya okuduklarını söyler ki bu, Altheim’e göre Avrupa Hunları’nın kendi yazılarını mevcut olduğunda şüphe bırakmamaktadır. Orhun alfabesine nispetle daha az gelişme kaydetmiş olan Tun Bulgarları yazısı, bu Hun yazısının bir devamından ibarettir ve demek ki 4. asırda doğudan Avrupa’ya gelen Hunlar yazılarını da birlikte getirmişlerdi.

Asya Hun yazısı oldukça yaygın görünüyor. Çin yıllıklarında şöyle haberler vardır: “Uygurlar’ın ataları Kao-kü’ler Çince yazarlar, fakat Hunca da yazarlardı... Klasikleri Hun dili ile okurlardı...”. “Hua-guo’lar dış ticaret işlerinde koyun derisi üzerine Hun yazısından istifade ederler”. Buna rağmen daha sonraki devirlere ait bazı Çin yıllıklarında Hunlar’ın yazısı olmadığı veya Göktürkler’in bazı yazı bilmediklerine dair haberler Türkler’in Çince okuyup yazma bilmedikleri şeklinde anlaşılmalıdır. Nitekim son haberden aşağı yukarı 40 sene kadar önceki bir kayıtta Göktürk yazısının milattan önceki çağlardan kalma bazı örnekleri ortaya konmuştur.

Isık Göl civarında 1970’te açılan Eksik Kurganı (Altun elbiseli adam’ın mezarı)’nda ele geçen bir gümüş çanak içindeki Orhun alfabesi ile yazılı iki satırlık kitabe M.Ö. 5-4. yüzyıllar olarak tarihlenmektedir. Ayrıca Tanrı Dağlarında Kurday mevkiinde M.Ö. 2. yüzyıla ait Tür yazılı (5harfli) diğer bir kitabe bulunmuştur. İlerideki araştırmalar bu örnekleri çoğaltacağa benzemektedir.

Göktürk yazısının kaynağı hakkında birçok görüşler ileri sürülmüştür. Bunlar arasında en fazla itibar göreni Orhun kitabelerini ilk çözmeğe muvaffak olan (26 kasım 1893) Danimarkalı Bilgin V. Thomsen tarafından ileri sürülen, eski Aramî alfabesine bağlanma idi. Fakat son zamanlarda, Orhun yazısı ile “Armazîque” (Kuzey-İran-Kafkas’da M.Ö.2. asırn ilk yarısı) denilen yezı nevi arasında daha kuvvetli irtibat kurulmak istenmiştir. Bununla beraber aradaki münasebet pek zayıf görünmektedir (Türk alfabesinin 38 harfine karşılık “Armazique” de 22 harf vardır ve aralarındaki şekil yönünden benzerlik ancak 10 harfe inhisar etmektedir). Islavlar, İranlılar, Çinliler, Hindliler ve Moğollar “runique” karakter kullanmamışlardır. Göktürkler harflerine karakteri bakımından (runique) yakın düşen alfabe eski Germen “run”larıdır ki bu ikisi arasında da, Altheim’in ifadesi ile, “ne tarihî, ne de linguistique bir ilgi kurmak mümkün değildir”. O halde en makul yol Türk yazısının kaynağıni yine Türk çevresinde aramaktır.

Orhun alfabesi Orta Asya’dan etrafa yayılarak, çeşitli bölgelerdeki izlerine ve vesikalarına göre Uzak-Doğu’dan Orta Avrupa’ya kadar uzanan sahada, ortak bir yazı vasfını kazanmış görünmektedir.

Uygurlar kitap basma tekniğini de biliyorlardı. Bu 8. asrın 2. yarısından beri Çin’de mevcut sayılan “blok” usulü yani bir nevi teksir değil, fakat çağdaş matbaanın esasını teşkil eden müteharrik harf sistemi idi. V. Le Coq ve Grüwedel 1902-1907 yıllarındaki araştırma gezilerinde Turfan’da Uygur dilinde sert ağaçtan yapılmış, yüzlerce harf bulmuşlardı. Sonra (1906-1909) P. Pelliot’nun Tun-huang’da tesadüf ettiği Türkçe harfler dünyada matbaa tipi hurufatın en eskileridir. Nihayet Uygur yazısı Moğollar tarafından kullanılmış, Timurîler devrinde resmi yazılar, Altun Ordu devrinde “yarlıg”lar, 15. asır ortalarına kadar Orta Asya’da ortak yazı olan Uygur yazısı ile yazılmış ve bu günkü Mançu ve Kalmuk yazılarının esasını teşkil etmiştir. 981 yılında Uygur hakanı Arslan Han’ı başkentinde ziyaret eden Çin elçisi Van-yen-tö’nün kaleminden Doğu Türkistan Uygurları’nın, saray, kültür, sosyal ve iktisadî hayat ve durumları hakkında dikkat çekici tasvirler verilmektedir.


Sanat

Her kültürün olduğu gibi Bozkır kültürünün de kendine mahsus bir sanat anlayışı vardır ve bu anlayış birçok eserler vermiştir. Bunlar hayat şartlarına uygun olarak ve hayvanlarla yakın ilginin tesiri ile, taşınabilir malzeme üzerine işlenmiş “Hayvan üslubu” (Aminal stiyle) mahsulleridir. Eski Türkler’in, altun ve gümüş gibi kıymetli madenlere tatbik ettikleri sanat eserleri ve hükümdarların otağlarına, tahtlarına ve Türk topluluğunun zevk inceliğine dair, 518 yılında kuzey Hindistan’da Ak-Hun hükümdarı Mihiragula’yı ziyaret eden Çinli Sung-yun, 568’de İstemi Kağan’ı Tanrı dağlarındaki Altun Dağ mevkiinde ziyaret eden Bizanslı elçi Zemarkhos ve 629 senesinde Batı Göktürk Hakanı Tong Yabgu’nun misafiri olan Budist rahip Hiuen-Tsang vb. nin müşahedelere dayanan hatıra notları ziyadesiyle ilgi çekicidir.

Fakat Türkler’in Kül-Tegin ve Bilge Hakan’ın anıt-kabirleri nevinden bazı eserlere de sahip oldukları malumdur. Her iki abidenin inşasında duvarlarına kahramanın savaşlarını canlandıran tasvirlerin yapılmasında Çin’den gönderilen saray sanatkar ve ressamlarının emeklerinin geçtiği kesindir. Bunu hem Çin kaynakları, hem de kitabeler teyit etmektedirler. Çin imparatoru her iki abideye Çince birer kitabe de ilave edilmesini arzu etmişti. Ancak ölülerin hatıralarına kitabe dikilmesi ve sanatkarâne yapılar inşa edilmesi o çağda Türkler için bir yenilik değildi. Nitekim aynı Çin kaynakları Göktürk Devleti’nin daha başlangıç yıllarında (553) umumî bilgi verirken şu açıklamayı yapıyorlardı: “... kabir üzerine bina inşa ederler, bunun duvarlarına ölünün şahsını ve hayatta iken katıldığı savaşlardan sahneleri renkli olarak işlerler... Mezarlara ölünün kimliğini bildiren kitabe dikerler...”

“Türk büyüklerinin hatıralarının gelecek nesillerde muhafaza edilmesi için kitabeler yazıldığı hususuna Omurtag Han’ın (814-831) Tırnova kitabelerinde de temas edilmiştir. İlgili tabirlerin, Türkçe oluşları da bunu gösterir: bengütaş (Abide, anıt) bitigtaş (kitabe), bark(anıt-kabir), bedizci (ressam ve nakışcı) vb. Fakat Kül-Tegin ve Bilge “bark”ları mahvoldukları (veya ilmî kazılar henüz yapılmadığı) için mimari ve süslemede Çin ve Türk unsurlarını tespit etmek imkansızlaşmakta, bozkır güzel sanatlarının bu sahalardaki hususiyetleri ortaya konamamaktadır. Şimdilik bildiğimiz, bir Türk askerinin mezarında ele geçen ve “Türk ırkının bütün hatlarını ortaya koyduğu” iddia olunan bir heykel ile, II. kitabenin bulunduğu yerde, 1958’de yapılan kazıda ortaya çıkarılan Kül-Tegin’in çok güzel yontulmuş mermer büstü ve kaba bir kadın heykelidir. Kül-Tegin’in büstü gerçekten Türk çehresini saf biçimi ile gösteren bir sanat eseridir.

Bulgaristan’daki Kurum Han’ın bozkurtlu kaya kabartması da bu eski geleneğin devamından ibarettir. İnsan şeklinde çok kaba yontulmuş, hantal taşlar olan “balbal”ları ise sanat eseri saymak doğru olmaz. Bunlar kabirde yatan hayatta iken savaşta öldürüldüğü ve öteki dünyada kendisine hizmet edeceğine inanılan kimseleri temsil eden dinî mahiyette işaretlerdir. Bu inanç Bulgar Türkleri’nde ve Macarlar’da da görülür. Orta Asya Tuna arası bozkırlarda bol sayıda tesadüf edilen, ön taraftaki sağ ellerindeki birer bardak tutar şekilde yontulmuş “taş-nine”lerde de bir sanat endişesi bahis konusu değildir. Bozkır Türkleri’nde renkli taş ve gümüş kakmacılık, halı ve kilim dokumacılığı, gergef işçiliği ve otağcılık sanatlarının çok ileri olduğunu da belirtmemiz gerekir.

Müzik

Eski Türk topluluk hayatında müziğin mühim bir yeri vardı. Yukarıda Priskos’a dayanarak büyük müzikli ziyafetinden bahsettiğimiz Attila, sefer dönüşünde başkente girerken, saflar halinde dizilmiş güzel giyimli Hun kızlarının söyledikleri Hun şarkıları ile karşılanmıştı. Attila Burgond kralına bir Hun orkestrası göndermişti.

Çin kaynakları 28 çeşit Hun halk türküsünden bahsetmişlerdir. Çinliler Asya Hun sazlarından bazılarını Kung-hu, Bi-li, P’i-pa, P’e-li, Ku-sie adları ile zikrediyorlar. Fakat bunların telli mi nefesli mi oldukları bilinmiyor. Ayrıca Türkler’de askerî muzıka (bando, mehter’in ilk şekilleri) yaygındı. Göktürk Uygur bandolarında şüphesiz davul başta olmak üzere, çeşitli borulu çalgılar da bulunuyordu. Eski Türkler söyledikleri besteye ır (veya yır), sazlarla çalınan melodiye bu kög ve ır’lardan her gün 9 tanesinin icrası gerekirdi. Bu hakimiyet alametlerinden idi.

Türk müzik alatleri arasında Çinliler’in Hyu-pu adı ile zikrettikleri kopuz, şüphesiz bozkır Türk folklorunda çok mühim yeri olan bir çalgı idi. Destanlar, kahramanlık menkıbeleri, milletin neşeli ve acı gün hatıraları, aşk türküleri, saz şairleri tarafından kopuz çalınarak söylenirdi. Asya Hunları’ndan beri bütün Türkler arasında en çok tanınmış olduğu anlaşılan bu basit, fakat tatlı sesli saz, kopuz adı ile Uygur metinlerinde ve DLT’de geçer. Türkler’in bulunduğu her yerde mevcut olan kopuz, atalarımızla birlikte Mısır, Suriye, Balkanlar, Macaristan, Çekoslovakya, Polonya, Rusya, Ukrayna ve Almanya’ya da girmiş ve oralarda koboz, kubos, kobzo, kopus vb. gibi adlar altında çok sevilen sazlardan biri olmuştur. Bozkır Türk tarihi boyunca bize intikal eden yegâne müzik aleti, bilindiği üzere, Macaristan’da ele geçen Avar Çifte kavalıdır.

Zaman Hesabı

Eski Türkler’in zaman hesabı da tabiatıyla Bozkır kültürünün izlerini taşımakta idi. Eski Türk takvimi, her biri bir hayvan adı ile anılan “ 12 yıllık” devre esasına dayanıyordu. Yılların adları şöyle idi. 1. yıl sıçkan, (fare), 2.ud (sığır-öküz), 3. pars, 4. tabışkan (tavşan), 5. lu( ejder), 6. yılan, 7. Yunt (at), 8. koy (koyun), 9. biçin (maymun), 10. takagu (tavuk), 11. it, 12. tonguz (domuz). Bir yılda 12 ay vardı. Aylar birinç (birinci) ay, ikinç, üçünc vb. diye adlandırılmıştı. Bir gün 12 kısım sayılıyor ve her kısma “çağ” deniyordu. Yıl 365 gün, 5 küsür saat itibar edilmekte idi. Günün başlangıcı gece yarısı idi. Yılbaşı Ocak-Şubat aylarına rastlardı. Aslında ay yılına dayanan bu “12 hayvanlı Türk Takvimi’nin Göktürler zamanında, görüldüğü üzere, güneş yılına çevrildiği söylenmektedir.

Kaynağı çok eski olması gereken, ayrıca 12 yıllık devrenin 5 katı 60 yıllık devreler olarak da faydalanılan bu takvim, Göktürkler’de, Uygurlar’da, Batı Türkleri’nde (Bulgarlar) ve muhakkak ki Hunlar’da kullanılmış olup, hem zaman, hem coğrafî yönden çok yaygın bir sistem gibi görünmektedir. Göktürkçe kitabeler Uygur kitap ve hukukî vesikaları, Bulgar kitabeleri ve “Bulgar hakanları listesi” hatta Manas destanındaki bazı hadiseler bu takvimle tarihlenmiştir. İslam kaynaklarında, 14-15. asırlarda “Tarih-i Türkî” veya “Sal-i Türkan” adı altında zikredilen bu eski Türk takvimi, son zamanlara kadar Orta Asya’da kullanılmıştır.

Düşünce ve Ahlak

Eski Türkler’in bozkır coğrafyasında, at ve demir üzerine kurulu, kendilerine has bir kültür ortaya koydukları herhalde anlaşılmış bulunuyor. Fakat bu demirin ve atın mevcut olduğu her yerde böyle bir kültürün doğup geliştiği manasına gelmez. Nitekim sonraki asırlarda, hem de aynı coğrafî bölgede, her iki unsura sahip olan başka kavimler, farklı kültür tiplerinde yaşamağa devam etmişlerdir. Çünkü bir kültürün meydana gelmesi için yalnız maddî imkan ve iktisadî faktörler kafi değildir. İnsan unsuru da bunda tesirli olur. Aynı şartlar içinde yaşayan çeşitli toplulukların kültürlerinde görülen farklar, insan gruplarının sosyal telakki ve psikolojilerinde ayrılıklardan ileri gelir. Buna göre de, bozkır kültürünü yaratan Türkler’in kendilerine mahsus bir düşünce sistemi ve ahlak anlayışına sahip olmaları lazımdır ki, bu müsbet ilim yönünden şöyle açıklanabilir:

Eski Türkler’e at, insan ruhunu okşayan iki beşeri imkan sağlamıştır: At üstünde insanın kendini başkalarından daha üstün hissetmesi ve atın sürati sebebi ile, kısa zamanda istenilen yere ulaşabilme iştiyakının tatmini. Bozkırlı Türkler tarihte bu hususları gerçekleştiren ilk topluluk olarak görünürler. Birincisi, yani üstünlük duygusu, eski Türk’te, O. Menghin’in ifadesi ile “beylik gururu (Herrenstolz)’unu yaratıyor, ikincisi de geniş ufuklara hükmetme arzusunu kamçılıyordu. Bunu fiiliyat sahasına çıkarmak için gerekli araç ise elde idi: demir.

Hükmetme isteği aslında bir içgüdü olup, her insanda vardır ve şuur altı bir kuvvet olarak yaşar. Bu içgüdünün aynı zamanda ilk fırsatta başkalarını sömürmek için de bir vasıta vasfı taşıdığını dünya tarihi gösteriyor. Bazı milletleri bu yola sürükleyen husus, onlarda “Beylik gururu”nun eksikliğidir. Beylik gururu, sadece öğünme vesilesi olan basit bir psikoloji değildi. Asıl özelliği karşılık beklemeden koruyucu olmasıdır. Bu ise hüküm altına alınmış insanları sevmeği gerektirir. İnsan sevgisinden doğan koruyuculuk adalet, hürriyet ve eşitliği getirmiştir. Türkler’in tarihte çeşitli kavimleri idare etmekte gösterdiği başarıların kaynağını burada aramak gerekeder ve muhakkak ki, Türkler insan psikolojisini en iyi bilen, anlayan ve bu sahada Antikçağ medeniyetinin temsilcilerini bile çok geride bırakan bir millettir.

Buna Türk’ün “gerçekçiliği” denilebilir. Hükmetme duygusu + insan sevgisi + gerçeklik şeklinde özetlenebilecek eski Türk düşüncesinin temellerini ahlak prensibi yapmış, yani hayatında düstur edinmiş insana eski Türkçe’de “alp” denirdi. Türkçe’de her erkek cesur kişidir, fakat alp, yiğit insan demektir. Kanun, hak anlayışı devletin saygı göstermesi gibi manevi değerlerle, cesaret verici mücadele ruhunu teşvik edici “ad verme” ve “and içme” gibi gelenekleri ile “alp”liğin devamı sağlanıyordu; eski Türk topluminde yalancılıktan da nefret edilirdi. Eski Türkler, doğruya, hürmetkâr ve kanuna riayetkâr idiler, buna göre de “nizamcı” bir toplum teşkil ediyorlardı.

Nizamcı ve gerçekçi Türk kafası vehimlerden, hayâlata dalmaktan hoşlanmadığı için, nazarî ve metafizik konularla meşgul olmamıştır. 11. asırda yazılan Türk siyaset kitabı Kutadgu-Bilig bile, yalnız zihinde mevcut nazariyatın bir ifadesi değil, Türk topluluğunda tatbik sahası bulan hak, adalet, devlet kavramlarının açıklanmasıdır. Eski Türk’ün fiilen yaşanan faal hayata karşı duyduğu tutkunluk, Türk düşüncesini “mantık ve bilgi teorilerinden” ziyade ahlak ve devlet felsefesine sevk etmiştir. Bu düşünce tarzı, aralıksız hareketler arenası halinde görünen Türk tarihindeki iş (action) süreci ile birleşince, hak ve adalet anlayışı ışığında üniversal mahiyette cihan hakimiyeti fikri doğmuştur. “Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar” insanları “töre” himayesine almak şeklinde özetlenebilen Türk dünya hakimiyeti ülküsünün destanlarda, efsanelerde ve yazılı kaynaklarda yer almış izleri vardır.


Edebi Kültür ve Sanat



Destanlar ve efsaneler

Türk bozkır hayatının – sonsuz mücadelelerle dolu- hatıralarını taşıyan bu çok zengin edebiyat nev’inde kurt’tan türeme, gökten inen ışıktan olma, “Bozkurt”, “Kutlu Dağ” vb. efsaneleri, Türk halkının ızdırap ve iştiyaklarını dile getiren motifler olarak görülür. Türkler’in batı kolunda geyik de fevkalade kudretle donatılmış olarak rehberlik vazifesi yapar (“sihirli geyik”).

Kurt, Türk efsanelerinde merkezi bir rol oynamaktadır. Gök-Türk hükümdar sülalesi olan Aşına ailesinin atası bir dişi kurt idi (Çin kaynaklarındaki rivayetler). 6-7. yüzyıllarda Türk halk çevresinde kurt-ata inancı çok yaygındı. Taşlar üzerine bunu tasvir eden kabartmalar yapıyor (Bugünkü Moğolistan’da Bugut mevkiinde, 578-580lerden kalma, kitabeli mezar taşı) ve Gök-Türk hakanları atalarının hatırasına hürmeten otağlarının önüne altun kurt başlı tuğ dikiyorlardı. Böylece Kurt-başlı sancak hakanlık alameti olmuştu. Ancak bu telakki çok eski bir Türk geleneğinin devamı idi. Kurttan türeme inancı Asya Hunları’nda , hatta o tarihlerde batı Türkistan’da oturan Vu-sun’larda da yaşıyordu. Aynı efsane Tabgaçlar’da da vardı. Tabgaç ülkesinde “kurt dağları”, “kurt nehirleri” ve kurt dağının bir tanrısına ait tapınak bulunuyordu. Uygurlar’ın diğer bir menşe efsanesi, bunları da kurt’a bağlıyordu. Türkler’le kurt’un efsanevi ilgisi İslam ve Süryani kaynaklarında da akisler bulmuştu (Gardizi, Mucmal al-Tavarih va’l-kısas, Süryani Mihael).

Kurt’un Türkçe’de asıl adı Böri’dir ve bu manası ile kelime Orhun kitabelerinde, Uygurca vesikalarda, ve Oğuz Kagan destanında geçer. Çin kaynakmarında, “fu-li” şekli ile yer adı, şahıs adı, kavim, soy adı vb. olarak çok zikredilir. Ünlü Tabgaç hükümdarı Tai-wu (424 – 452)’nun lakabı Fo-li (=Böri) idi. Gök-Türk hakanlığının merkez ordusu mensuplarına da “Böri” deniyordu. Türkler arasında kurt’a verilen büyük ehemmiyet asrımızın başlarına kadar devam etmiştir. Etnoloji ilmine göre kurt motifi Türkler için “tipik”tir, yani başka kavimlerde görülmeyen bir etnografik bilirtidir. Eski Çin kaynaklarında bile Türk aslından olmayan bazı kavimler “kurt’tan türeyenlerden değildir” şeklinde ayırt edilmiştir.

Türk destanlarında kurt, ayrıca yol gösterici buhranlı anlarda imdada yetişen bir varlık olarak görünür ve meşhur “Bozkurt” destanı bu motifi hikaye eder. Türkler’den Moğollara geçen ananeler arasında bu destan da vardır. Uygurların “Kutlu-dağ” efsanesinde kurt, ülkeye bereket ve saadet getirdiğine inanılan kutlu bir taşın Çinliler’e verilmesinden sonra uğursuzluk çöken memleketin açlığa mahkum olması üzerine kendilerine yeni yurt arayan Uygurlar’a rehberlik etmiştir. Badıda (13. yüzyıl) Kumanlar’da yardımına başvurulduğuna dair kayıtlar bulunan kurt’un rehberlik rolu de M. 2. asır ortalarına kadar gitmektedir.

160-170 yılları arasında, yerlerinden ayrılmağa mecbur kalan Tabgaçlar’ın ataları (Hunlar) “garip yaratılışlı” bir hayvanın rehberliğinde yolsuz dağlardan aşabilmişlerdi. Göçü T’ui-yin adlı bir başbuğ idare etmişti ki, Çince olmayan bu ad Türkçe’de “bir yandan diğer yana geçen” manasındadır. Göktürkler’deki kurt=aşına adı da (şimdiye kadarki okunuşları: Asina, Zena, Aşina, Çino vb.) “tipik” olduğunu belirttiğimiz kurt ile ilgili, Moğollar ve diğer Asya kavimleri arasındaki efsane, masal ve hikayelerden başka, eski Roma Romus-Romulus efsanesi ve Ortaçağ İtalya’sında, Papa Leon, St. Lupus efsanelerinde vb. Türk tesirine işaret edilmiştir. Daha sonraki geniş araştırmalar da bu görüşü takviye eder mahiyette bulunmuştur, zira Yunanistan’dan Finlandiya’ya kadar bütün Avrupa ve Amerika, Hindistan masal ve hikayelerinde kurt’un, tıpkı Türkler’de olduğu gibi, iki fonskiyon (ata ve rehber) icra ettiği anlaşılmış, neticede, “köpek mitolojisinden daha eski olan kurt mitolojisinin, prehistorik çağlarda Orta Asya’dan dünyaya yayıldığı” kanaatine varılmıştır.

En büyük ve eski Türk destanı olan Oğuz hakan destanında, Bozkurt, semavî ışık ve geyik bir arada görülmektedir. Oğuz, mücadele ettiği canavara karşı geyiği yem olarak kullanmış, gökten bir ışık demeti içinde inen kız ile evlenmiş ve yine gün ışığında peydahlanan Bozkurt öncülüğünde dünya fütuhatına çıkmıştır. Bulgaristan’da Madara’daki ünlü kaya kabartmasında bir süvari biçiminde gösterilen muzaffer Krum Han’ın yanında normal büyüklükteki kurt tasviri Türk bozkurt geleneğinin taşa işlenişinden başka bir şey değildi. Hala çeşitli ülkelerdeki Türkler arasında söylenen masal ve halk hikayelerinde uğur niteleme edilen bozkurt, hem ata, hem de kurtarıcı –rehber vasıfları ile bütün Türkler’ce kutlu sayılmış ve Türklüğün millî sembolü payesine yükselmiştir.

Eski Türk destanlarından biri de efsanelere karşı ünlü kahraman Tunga Alper ile ilgilidir. Şair Firdevsî (11. asır)’nin Şehnamesi’nde Afrasyab diye anılan, İran Turan mücadeleleri ve bu Türk başbuğunun hatırası asırlarca Türkler arasında yaşamış, Göktürkler’de, Uygurlar’da adına “yoğ”lar tertip edilmiş, bazı büyük Türk hükümdar aileleri (Karahanlılar, Uygurlar, Selçuklular) kendilerini ona nisbet etmişlerdir. Türkler’in bozkır hayatını anlatan diğer meşhur bir destanı da “Alp’ler devrinin tipik kahramanı” Manas’ın destanıdır. Eski Oğuz Destanları’ndan bir parça kabul edilen “Dede Korkut” Kitabı da Bozkır Türk topluluğunun, teşkilat, sosyal bünye, örf ve geleneklerini aksettirmesi itibarıyla destan edebiyatımızda mühim yer tutar.

Başlıcalarını zikrettiğimiz destanlar ve efsaneler eski Türkler’de canlı bir halk edebiyatının varlığı ortaya koyar. Ancak, bir iki kayıt dışında bunlara ait yazılı metinler bize kadar gelmemiştir. Priskos, Attila tarafından Bizans elçilerine verilen ziyafette Hun müzisyenlerinin refakatinde Hun halk türkülerinin söylendiğini yazar. Yas törenlerinde söylenen lirik matem şiirleri olan “sagu”lar da Türk hak edebiyatının mühim bir kolu idi. Attila’nın ölümü üzerine hun kopuzcularının söylediği ağıtlardan birinin, Jordanes (6.asır) tarafından Latince tercümesi verilmiştir. Çin yıllıklarında da, Asya Hunları’na ait, 4. yüzyıldan kalma 4 mısralık Türkçe bir manzume zapt edilmiştir.

Orhun kitabelerinin (731-735) metnini Yolug Tegin hazırlamıştır. Bir görüşe göre de, kendi kitabesinin metnini bizzat kaleme aldığı ileri sürülen Tonyukuk, Yolug Teginden önce yer almakta ve Türk edebiyatının şahsiyeti belli ilk siması kabul edilmektedir. Adı bizce bilinen ilk Uygur şairi Aprınçur Tegin’dir (Fakat şiirleri, maniheizm ile ilgilidir). Bunlara ilaveten, Kaşgarlı Mahmud’un bahsettiği bozkırlı Türk şairi Çuçu zikredilebilir.
 
Üst Alt