• Kaynak menüsünden dosya indirebilmek istiyorsanız lütfen forum kullanım bilgisini okuyunuz

Bir İttihatçı İthamı: "İrtica"

  • Konbuyu başlatan Furkan
  • Başlangıç tarihi
  • Cevaplar : 0
  • Görüntüleme : 723

Furkan

Usta Üye
Emekli
Katılım
20 Mart 2009
Mesajlar
691
Tepkime puanı
248
Puanları
43

İtibar:

Bir İttihatçı İthamı: "İrtica"


“Resmen” en büyük tehlike ilân edilmiş olmakla beraber irticâ' Türkiye'de hâlâ mütevâtir bir kavramdır ve “tehdit” sayılması yine yaygın tevâtürlerden çıkarılabilen vehimlerle alâkalıdır.


Farkında mısınız bilmiyorum, irticâ'ın kendisini değil, varlığını yahut yokluğunu tartışırız hep. Sanki, bu ithama maruz kalanlar da ithamda bulunanlar da irticâ'ı peşinen bir “töhmet-i zâhire” saymakta, irticâ'ın apaçık bir tehlike, suç, hatta canavar olduğu hususunda ittifak etmektedirler. Oysa bu kavram ne doğru dürüst araştırılmış ne de herhangi bir resmî metinde -buna ceza kanunları da dahil- tarif edilmiştir.


İrticâ' mütevâtir bir kavramdır

İrticâ' Arapça bir kelime ve “geri dönmek” demek. Aynı kökten türemiş merci', rücû', ric'at kelimelerini de kullanıyoruz ama irticâ'daki menfî manâyı bunlara yüklemiyoruz. Nitekim Türk Dil Kurumu'nun sözlüğü de irticâ'ı “geri dönmek”le değil “ gericilik”le karşılamış; irticâ' veya gericilik, öteden beri, isnâdından korkulan bir “suç” olarak anlaşılagelmiştir . Halbuki tarihin hiçbir döneminde, hiçbir coğrafyada gericilik, “ilerlemecilik” kadar müfrit ve mütehakkim bir ideoloji olmamış, marjinal grupların cehaletine bağlanabilecek basit reaksiyonlardan ibaret kalmıştır. İrticâ'ın “korkunç”luğu kendisinden değil, ilerleme ideolojisinin onu takdim ve tarifinden vücut bulmuştur. “İlerleme”yi magazin mesabesinde anlayıp kendinden geçen “muâsır medeniyet” yolcularının, tuttukları yolun tabiatındaki problemlerden dolayı pozitivizme olan imanlarını kaybetmemeleri için, irticâ' gibi muhayyel bir düşmana, bir abalıya ihtiyaç vardır.

Burada irticâ'dan yana bir tercih yaptığımız düşünülmemelidir. Bilakis insanların “geri dönmek”le “ileriye gitmek” arasında tek ve mutlak bir tercihe zorlanmasının manâsızlığına işaret etmek istiyoruz. İçinde bulunulan çağın her bakımdan mükemmel olduğu iddia edilemeyeceğine göre daha müreffeh ve daha muazzez bir eski zamana dönüşü arzulamak asla kınanacak bir yöneliş sayılmamalıdır. Kaldı ki çıkmaz bir yolda tıkanıp kalınmışsa, en mantıklı hâl çarelerinden biri de geriye dönmektir. Elbette çağın icaplarına rağmen geçmişi aynen ihya etmek, yeni ve farklı olan her şeye kapıyı kapamak, tarihin belli bir döneminde hayatı dondurmak mümkün değildir. Ama geçmişi ve değerleri hiçe sayan mutlak bir ilerlemecilik de en az bunun kadar akl -ı selîme aykırıdır.

Nitekim insanlığın sürekli ilerlediği tezi kuyruklu bir yalandır. Beşerin bir kısmının, kâhir ekseriyetin kanını, gözyaşını, emeğini sömürerek kudret kazanması, aşırı beslenme yahut hormon bozukluğuna bağlı marazî büyümeler gibidir; kemâlâtla alâkası yoktur. Üstelik bizde irticâ' aslında “ ilerleme”nin değil “statüko”nun karşıtıdır. Ve mevcut düzeni savunanlar, irticâ' ile suçladıkları muhaliflerine kıyasla her zaman daha tutucu, daha bağnaz, daha despot ve daha irrasyonel olmuşlardır.

“Resmen” en büyük tehlike ilân edilmiş olmakla beraber irticâ' Türkiye'de hâlâ mütevâtir bir kavramdır ve “tehdit” sayılması yine yaygın tevâtürlerden çıkarılabilen iki vehimle alâkalıdır. Birisi, irticâ'ın modernleşmeye, çağdaşlaşmaya, ilerlemeye mani ve karşı olduğu kabûlü; diğeri de farklı yorumlarla tevil edilse bile bir şekilde İslâm'la yahut dindarlıkla irtibatının bulunduğu kanaatidir. Bu tevehhüm, çarpıtılmış, manipüle edilmi ş, bağlamından koparılmış bir tarih bilgisiyle taammüden yaygınlaştırılmıştır. Öyleyse geriye dönmek, tarihi yeniden ve doğru okumak gerekmektedir. İrtica' yaygaralarındaki canhıraş korku ve telâş da galiba en çok bu “tarihe dönüş” tehlikesinden neş'et etmektedir.


İrticâ' konjonktürel bir suçtur

İrticâ' kelimesi tarihimizde ilk defa İkinci Meşrûtiyet döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti mensuplarınca 31 Mart Vak'ası olarak bilinen ayaklanma için kullanılır. İttihatçılara göre 1909 Nisan'ındaki bu hadiseye sebebiyet verenlerin asıl niyeti meşrûtî idâreyi kaldırıp önceki sisteme dönmektir. Meşrûtiyet yeni ve çağdaş bir idare şekli olduğuna göre, daha eski bir sistemi canlandırmaya çalışmak geriye dönmektir, irticâ'dır. Görüldüğü üzere irticâ, “mevcut sistemin yerine, daha önceki bir başka idare şeklini tercih” manâsına gelmektedir. Hususen de “Meşrûtiyet karşıtlığı” demektir.

İrticâ', bidâyette mevcut sistem taraftarı statükocuların haklı veya haksız ama subjektif ve konjonktürel bir ithâmından ibarettir. Nitekim dün Meşrûtiyet öncesine dönmek irticâ' iken bugün Meşrûtiyet'e dönmek irticâ'dır. Cumhûriyet'in ilk yıllarında Birinci Meclis'in lağvından sonra saltanat ve hilâfet taraftarlığı ile meselâ İstanbul'un yeniden başkent yapılmasını istemek “irticâ'” sayılmıştır ki halen de irticâ'ın “yasal” muhtevâsını “Osmanlı'nın fonksiyon ve mirası”na ait temel unsurlar teşkil etmektedir.

Rejimlerin veya statükonun kendini muhafaza için, değişmeyi önleyen tedbirler alması, böyle teşebbüsleri suç sayması anlaşılabilir. Ama “kanun”la “hukuk” her zaman aynı şey değildir ve idare şekli hususunda farklı görüşler serdetmek hukûken suç sayılamayacağı gibi, kanunî bir cürüm olarak da bunun kınanmaya, tahkire yol açan, insanı küçük düşüren bir mahiyet taşıyamayacağı âşikârdır. Burada asıl problem, ithamın subjektif karakterinin keskinleştirilmesi neticesinde irticâ' suçunun tesbit ve tecziyesinin de keyfîleşmesidir. Terakkiperver Fırka'nın kapatılarak yeniden tek parti rejimine dönülmesinin veya askerî darbelerin “irticâî faaliyet” kabûl edilmemesini başka türlü açıklamak mümkün değildir.


İrticâ' subjektif bir ithamdır

İrticâ'ın İslâm'la irtibatlandırılması , hatta neredeyse mütedeyyin insanlara mahsus bir tavır gibi görülmesi de yine kavramın milâdı ile alâkalıdır. İkinci Meşrûtiyet'in ilânı ve akabindeki 31 Mart Vak'ası, irticâ' meselesine açıklık getirmek için doğru okunmalıdır. Son derece karışık bir dönemdir ve hadiselere çok farklı zaviyelerden bakan, dolayısıyla çok farklı neticelere ulaşan tarihçiler vardır. İyi niyetle yaklaşılmış olsa dahi, birbirine bağlı onlarca sebepten birinin fazlaca öne çıkarılması, hakikati gölgeleyebilmektedir. (Bu döneme dair en sıhhatli bilgi için Ziya Nur Aksın'ın Osmanlı Tarihi'nin 5. cildine müracaat edilebilir. Müellif, hadiseleri, farklı görüş ve iddiaları birinci derecedeki kaynaklardan hareketle mukayeseli bir kritiğe tâbi' tutmak suretiyle aktarıyor ki, diğer metinlerde bu vukuf ve titizlik yoktur.)

Kendi ifadeleriyle “Osmanlı'nın adalet, eşitlik, hürriyet gibi hukûk-ı beşeriyyeyi ihlâl ve milleti terakkiden men eden idaresini ıslah” etmek, “cins ve mezhep iddiasıyla tefrika çıkaranların emellerine mani olmak” için kurulan, “bir şahsın vücudunun vatanı ve Cemiyeti tehlikeye sokması” durumunda cezalandırılması için “fedâî grupları” teşkil eden İttihat ve Terakki Cemiyeti, kozmopolit, militarist, ihtilâlci ve varlığı müddetince kendini dahi hiçbir zaman kontrol altında tutamayacak kadar devâsa bir çetedir. İşte bu “çete” 1908 ihtilâli ile İstanbul'u tehdit ederek İkinci Meşrûtiyet dönemini ba ş latmı ş, fakat her ihtilâl idaresi gibi, “istibdat” dedikleri önceki döneme rahmet okutan keyfî bir tahakkümle memlekette gittikçe artan bir anarşi ve hoşnutsuzluğa sebebiyet vermiştir. İttihatçılar'a karşı bir ayaklanma olan 31 Mart Vak'ası aslında bu çok yaygın hoşnutsuzluğun eseridir. Fakat böyle rahatsızlıkların alevlenmesine yol açan “kıvılcım” mesabesindeki sebepler bazen çok ön plana çıkarılır ve tartışma buradan yürütülür ki, neticede işin rengi deği şir.

31 Mart'ta İttihatçılar'a karşı ayaklanmayı başlatan “alaylı subaylar”dır . Bunların, hemen hemen tamamı İttihatçı olan, alenen siyasetle uğraşan “mektepli subaylar”la öteden beri süregelen husûmeti ve devletin orduda alaylılar aleyhine tensikâta gitmesi, ayaklanmanın görünen sebebidir. Mektepli subayların dinî meselelerde lâubali davrandığı, alaylıların meselâ Müslüman hanımların Beyoğlu'na gitmesine izin verilmesi ve şapka giyilmesi gibi uygulamalardan müştekî olduğu doğrudur ama buna benzer ayrıntılarla çatışmayı sadece İslâmî hassasiyetlere fatura etmek yanlıştır. Nitekim çatışan her iki tarafta da gayr-i müslim unsurlar vardır. Ne İttihatçılar İslâm'a karşı tavır aldıklarını, ne de isyancılar Meşrûtiyet'e düşman olduklarını beyan etmişlerdir.

Kaldı ki kaba bir pozitivizm mübtelâsı olan İttihatçılar, isimlerindeki “terakkî”nin zıddı olan irticâ'ı, kendilerinden olmayan herkes için kullanmışlardır. Fakat ayaklanma kanlı bir şekilde bastırılırken İttihatçıların yüzlerce insanın idâmına kâfi gördükleri “irticâ'a meyl-i mahsûsu olduğu” gerekçesindeki irticâ'ı “ mutlâkiyet taraftarlığı” yerine “dindarlık”; alaylı subayların “şeriat isteriz” âvâzelerindeki “şeriat”ı da “adâlet” yerine “İslâm” şeklinde anlama ahlâksızlığı hâlâ devam ediyor. Hatta irticâ' kelimesinin lugatimizde olmadığı daha eski zamanlardaki yenilik aleyhtârı bazı hadiseleri, meselâ Patrona Halil İsyânı'nı, sırf “şeriat isteriz” sloganından ötürü önce “irticâî hareket” olarak niteleyen sonra da bunu İslâm'la aynîleştiren profesörlerimiz var.


Çağdaş aydının cehl-i mürekkebi

Burada bir parantez açıp irticâ' ile şeriat'ın dolayısıyla İslâm'ın irtibatlandırılmasındaki cehâlete işaret edelim. Şeriat, husûsen İslâm'ın vaz ' ettiği hukuk demektir ve umûmî olarak da “adâlet, hukuk, kanun” manâlarına kullanılır. Nitekim eskiden “kanun yapma” yerine “teşrî'” denirdi. Bugün “kanunî, yasal” manâsına “meşrû'”, “yasal olmayan” manâsına da “gayr-ı meşrû'” ifadelerine hâlâ müracaat ediyoruz. Bunların hepsi “şeriat” kelimesi ile aynı köktendir.

Sebep ne olursa olsun, Osmanlı'nın son dönemlerindeki isyanların temelinde adâlet müessesesinin işleyişindeki aksaklıklar vardır. Keyfî uygulamalardan, suistimallerden müştekî fert veya toplulukların, haklı yahut haksız, isyan edip “şeriat isteriz” demesi, âşikârdır ki “adâlet isteriz, hukuka riâyet isteriz, kanunların tatbikini isteriz” demektir. Bunu, devlet yapısı ve hukuk sistemi zaten İslâm şeriatı üzerine bina edilmiş Osmanlı'da sanki başka bir rejim varmış da yerine İslâmî bir idâre talep ediliyormuş gibi anlamak için “çağdaş aydın cehâleti” gerekiyor. Yetmiyor, bu defa da madem ki buradaki “şeriat” İslâm'dır, öyleyse “hadiselerin muhtevasındaki yenilik aleyhtarlığı ile Müslümanlık aynı şeydir” gibi bir hüküm için muhkem bir ahlâksızlık icap ediyor. Cehliniz ve ahlâk zafiyetiniz yeterli değilse “İki günü birbirine eş olan zarardadır.” buyuran bir Peygamber'in ümmetini irticâ' taraftarlığıyla itham edemezsiniz.

Bir şey değişmemiş: Dün, hukûku hiçe sayarak insanlara zulmettikleri için milletin tepkisinden korkanlar, bu korkularıyla mütenasip bir şiddetle irticâ' ithâmına sarılarak mürtekîbi oldukları şenâatleri saklamaya çalışıyorlardı . Bugün de böyle.


Ali YURTGEZEN
 
En Çok Görüntülenen Konular
Moderatör tarafında düzenlendi:
Üst Alt