• Kaynak menüsünden dosya indirebilmek istiyorsanız lütfen forum kullanım bilgisini okuyunuz

Bir Huzur Ülkesi : Osmanlı Filistini

Yorgun

Veziri Azam
Yönetici
Vezir-i Azam
Katılım
13 Mart 2009
Mesajlar
14,366
Tepkime puanı
17,635
Puanları
113
Web sitesi
www.tarihsinifi.com

İtibar:


Her taşında ve toprağında Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Yakup, Hz. Yusuf, Hz. Davut, Hz. Süleyman, Hz. Zekeriya, Hz. Yahya ve Hz. İsa (a.s.) gibi nice Peygamberlerin büyük ve ölümsüz hatıralarını taşıyan ve her karışında nice büyük insanların izlerini barındıran Kudüs, binlerce yıldır bütün medeniyetler tarafından uğrunda savaşılan, rüyalar kurulan, çok sevilen, hasreti çekilen, sürekli yâd edilen, canlar verilen, adı gibi mukaddes, kendi gibi tertemiz, bereketli, şerefli, azametli ve büyüleyici bir şehirdir. Ona hakim olan medeniyetler bir ölçüde dünyaya da hakim olmuştur. İslam'ın hakim olduğu zaman dilimlerinde yaydığı huzur ve sükûn bütün insanlık tarafından adeta kana kana emilmiş, dizginlerin zulmün eline geçtiği kesinti dönemlerinde ise kan ve gözyaşı oluk oluk akmıştır. Hz. Davut'un bu topraklarda kurduğu o rüya gibi devlet Hz. Süleyman'la muhteşem bir medeniyet zirvesine burada ulaşmıştır. Hz. İbrahim (a.s) Hz. Sara ile birlikte bu topraklarda ikamet etmiş, Hz. Meryem (r.a) cennet meyvelerini bu topraklarda yemiş ve Hz. İsa'yı bu topraklarda doğurmuştur. Hz. İsa (a.s) ve Hz. Muhammed (s.a.v) bu topraklarda göklere yükseltilmiştir. Hz. Ömer ve Selmân-ı Fârisî (r.a) gibi sahabeler, Rabiatü'l Adeviye gibi tâbiinler, İmam-ı Gazali gibi alimler de hep bu yolun yolcularından olmuştur. Balak Gazi'lerin, Nureddin Zengi'lerin, Selahaddin Eyyubi'lerin, Yavuz Sultan Selim'lerin kavuşma hasretiyle yanıp, uykularını kaçıran Kudüs, İslam sanatının zirvesine çıkmış toplumun, Baybars'ları, Kalavun'ları, Kayıtbay'ları ve Mimar Sinan'ları ile nakış nakış süslediği, kubbe kubbe donattığı, Kanuni'lerin, Hürrem Sultan'ların, Kâsım Paşa'ların, Sultan Abdülhamid'lerin imaret ve vakıflarla, hanlar ve hamamlarla, surlar ve medreselerle, şadırvan ve çeşmelerle süslediği ve üzerine hassasiyetle titrediği bir şehir olmuştur.



Arz-ı Filistin, Akdeniz'in güneydoğu ucunda, Suriye ile Mısır ve Akdeniz ile Şeria Nehri arasında kalan topraklardır. Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar'ın üçü tarafından da "Kutsal Topraklar" olarak kabul edilen ve büyük önem verilen bu bölge ilk kez Hz.Ömer'in halifeliği zamanında Amr bin As komutasındaki Müslüman orduları tarafından 637 yılında fethedilerek İslam hakimiyetine girmiştir. İslam'ın ilk kıblesi ve Müslümanların üçüncü önemli beldesi olan ve bir çok büyük Peygamber'in kabirlerini de misafir eden Filistin, yüzyıllarca İslam adalet ve hoşgörüsünün en güzel temsil edildiği yerlerden biri haline gelmiş ve hep huzur soluklamıştır. Hz. Ömer, fetihten hemen sonra gayrimüslim halkın isteği üzerine bizzat Kudüs'e gelerek barış anlaşmasını imzalamış ve burada yaşayan gayrimüslimlerin can, ırz, mal ve inanç hürriyetlerini -meşhur ahitnamesiyle- ilan etmiş ve bu ahitname kendisinden sonra gelen Müslüman idarecilerin de çok önemli bir yol haritası olmuştur. Böylece yüzyıllar boyunca Müslümanlar, Yahudiler, Rum Ortodoksları, Ermeni Katolikleri, Süryaniler, Kıptîler, Rus Ortodoksları, Protestanlar, Habeşiler, Samiriler ve Latinler bir arada barış, huzur, emniyet ve güven içinde dinlerini özgürce yaşamışlardır.

Selçuklular zamanında 1077 yılında Türk idaresine geçen Filistin'in "Kutsal Toprakları" sıkıntılarla çalkalanan Avrupa'nın ilk hedefi haline gelmiş ve otoritesini korumak isteyen Papa'nın emriyle bölgeye yönelik ilk Haçlı Seferleri başlatılmıştır. Bu seferler sonucunda Kudüs 1099'da Hıristiyanların eline geçmiş ve binlerce Müslüman katledilmiştir. 88 yıl süren işgal ve karışıklıklar sonunda Selahaddin Eyyubi'nin haçlılarla yaptığı destansı mücadeleler meyvesini vermiş ve miracın şehri Kudüs, Miraç Kandili'ne denk gelen 2 Ekim 1187'de yeniden fethedilerek Türk-İslam topraklarına katılmıştır. Büyük Türk Hükümdarı Selahaddin Eyyubi'nin Kudüs fethedilene kadar hiç gülmediği ve sarayda değil çadırda yaşadığı da bilinmektedir. 1229'da bir kez daha Hıristiyanların eline geçen Kudüs kısa süren bu durumdan sonra Mısır Eyyûbîleri'nin Harzem Türkleri'ni yardıma çağırmasıyla 1244'de fethedilerek yeniden İslam topraklarına katılmıştır. Nihayet 1517 yılında, Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı fethedip Memlük Devletine son vermesinin ardından 400 yıl sürecek Osmanlı hakimiyeti başlamış ve çevresiyle birlikte bölgenin fethi Kanuni Sultan Süleyman zamanında tamamlanmıştır.

Yavuz Sultan Selim'in Kudüs'e Girişi



Şam'ın fethinden sonra Osmanlı aleyhine faaliyetlerini ittifaklarla sürdüren Kansu Gavri liderliğindeki Memluk Devleti'ne karşı başlatılan harekat öncesi Mısır yolunun güvenliğini sağlamak üzere bölgeye gönderilen Vezir-i Azam Sinan Paşa önderliğindeki Osmanlı Ordusu Filistin'in Safed, Nablus, Aclun, Gazze ve Kudüs şehirlerini 28 Aralık 1516'da savaşsız fethetmiş ve bu fetih Kudüs halkını çok sevindirmiştir. 31 Aralık 1516'da devletin ileri gelenleriyle beraber Kudüs'e giren Yavuz Sultan Selim şehre girişi sırasında Kudüs'ün tüm ruhanileri tarafından şehir dışında büyük bir saygı ve hürmetle karşılanmıştır. Ruhanilere gereken ilgiyi gösteren Padişah ikindi vakti otağını şehrin tam karşısına kurdurmuş, burada bir müddet ıstırahat ettikten sonra Kubbetü's-Sahra'da Rummân-Davud (a.s.) ile Nahl-i Hamza (r.a.)'yı ziyaret ederek Hacer-i Sahra'yı tavaf etmiş ve Kubbetü's-Sahra'da iki rekat hacet namazı kılmıştır. 12.000 kandille aydınlatılan Mescid-i Aksa'da görevliler tarafından kokulu mumlarla karşılanmış, burada akşam ve yatsı namazlarını kıldıktan sonra otağına dönmüş, ertesi gün binlerce deve ve koyun kurban ettirerek bir kez daha Kubbetü's-Sahra ve Mescid-i Aksa'yı ziyaret etmiştir. Aynı gün Kudüs halkına ihsanlarda bulunan Sultan, 1 Ocak 1517'de Kudüs Şehri'nden ayrılmıştır. Osmanlı'nın Kudüs'ü fethi üzerine İspanya Kralı da Hıristiyanlar'ın Kudüs'ü ziyaret edebilmesi için Yavuz Sultan Selim'den harç karşılığında izin almıştır.

Napolyon'un Başarısız Filistin İşgali
ve Şanlı Akka Zaferi

İngilizler'in Hindistan'daki hakimiyetine son vermek ve buraya giden su yollarını tutmak amacıyla 1799'da Mısır’ı işgal eden Fransız Başkomutan Napolyon Bonapart, 400 gemilik donanmasının İngilizler tarafından Ebukır'da yakılmasının ardından Fransa ile irtibatı kesilmiş ve Mısır'da mecburi ikamet etmek durumunda kalmıştı. Osmanlı Devleti'nin müttefikleriyle birlikte karşılık vermek üzere savaş hazırlıklarına başlaması üzerine Mısır'daki güvenliğini sağlamak için Suriye'ye de egemen olmak zorunda olduğunu bildiğinden 24.000 kişilik profesyonel ve donanımlı ordusundan 18.000 kişilik bir kuvvet ile Suriye'ye doğru harekete geçti. 20 Şubat'da Elariş'i, 24 Şubat'da Gazze'yi, 5 Mart'ta da Yafa'yı ele geçirdi. Yafa'da büyük bir katliama imza atan Napolyon 5.000'den fazla sivil insanın öldürüldüğü korkunç bir kıyım ve yağma hareketi başlattı. Bununla da yetinmeyerek 2.500 esir Osmanlı Askeri'ni kurşuna dizdirdi. Daha sonra kendinden emin bir şekilde Filistin'in liman şehirlerinden biri olan Akka önlerine ulaştı. Bu sırada yaşı yetmişini aşmış olan Suriye Seraskeri Cezzar Ahmet Paşa da Akka'da görev yapmaktaydı. Elariş, Gazze ve Yafa'ya kolayca giren Napolyon, Akka Kalesi’ni de bir kaç gün içinde alacağından emin olarak Cezzar Ahmed Paşa’ya yazdığı tehdit dolu mektupta: "Kaleyi teslim et!.." dese de, karşılığında: "Devlet bizi bu kaleyi teslim etmek için vezir yapmadı. Şehitlik mertebesine ulaşmadan bir karış toprak vermem!." cevabını aldı. Bunun üzerine 19 Mart 1799 günü savaş başladı. 64 gün devam eden kuşatmada her gün biraz daha artan Fransız saldırıları Osmanlı askerleri tarafından şiddetle püskürtülürken kalede açılan gedikler hızla kapatılarak buradan geçmeye çalışan Fransız Askerleri'ne ölüm yağdırıldı. Kuşatmanın 52. günü, 7 Mayıs 1799'da Nizam-ı Cedid Askerleri ile Boğaz kale muhafızlarından oluşan Türk kuvvetinin Akka'ya ulaşmasıyla çarpışmalar daha da yoğunlaştı. 8 Mayıs'ta yeniden hücuma geçerek büyük kayıplarla geri çekilmek zorunda kalan Fransızlar 20 Mayıs günü yaptıkları genel hücumda da başarı sağlayamadılar. Aynı gün Türk Askerleri'nin Akka Kalesi'nden çıkış harekatı başlatması üzerine karşılıklı yaşanan şiddetli çarpışmaların ardından siperlerinden geri çekilmeye başladılar.

Gece bile meşaleler ışığında Akka’ya hücum eden Fransız ordusu yaşanan savaşta binlerce askerini Akka kapılarında ölü bırakarak ağır bir yenilgi aldı. Yarı askerini Akka'da kaybeden, durumun kritik bir hal aldığını ve Akka Kalesi'ni ele geçiremeyeceğini anlayan Napolyon tüm ağırlıklarını kumlara gömdürüp 21 Mayıs 1799'da Hayfa yönünden Mısır'a geri çekilme kararı aldı. Cezzar Ahmet Paşa ise kaleden çıkarak uzun süre Türk Askerleri ile Napolyon'u kovaladı. Böylece Napolyon büyük ümit ve iddialarla çıktığı Suriye Seferi'nde, Filistin topraklarında durdurularak hayatının ilk ve en büyük yenilgisini tatmış oldu. Elde edilen başarı İstanbul'da büyük bir sevinçle karşılanırken Cezzar Ahmet Paşa da dünya çapında bir ün kazandı.
Yaşadığı yenilgiye "Kader beni bir ihtiyarın oyuncağı yaptı!" diye hayıflanan Napolyon, "Akka’da durdurulmasaydım bütün doğuyu ele geçirebilirdim!.." sözü ile de üzüntüsünün büyüklüğünü ifade etmiştir.
Son Dönem Osmanlı Filistininde İdari Yapılanma

Osmanlı Döneminde Arz-ı Filistin denilen bölge Şam Eyaleti'ne bağlı Kudüs, Gazze, Nablus ve Safed olmak üzere dört sancağa ayırıldı. Daha sonra bu sancaklar Kudüs’e bağlı birer eyalet oldu. 1832 yılında Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa tarafından ele geçirilen Filistin 8 yıllık bir kesintiden sonra 1840'da yeniden Osmanlı idaresine geçti. 1887'de Kudüs merkeze bağlı bir mutasarrıflık haline getirilmiş ve bir yıl sonra da Beyrut Vilayeti oluşturularak Nablus ve Akka bu vilayetin sınırları içine alınmıştır. Böylece Filistin toprakları iki bölüme ayrılmış, kuzeyi Beyrut valiliğince idare edilirken, güney kısmı Kudüs Mutasarrıflığı idaresine bırakılmıştır.
Son Dönem Osmanlı Filistini üç coğrafi bölgeden oluşuyordu:

1-Akka Sancağı: Akka, Hayfa, Safed, Nasıra, Taberiye [Kâzımiye Nehri'yle Mukatta Nehri arası]
2-Nablus Sancağı: Nablus, Babîsâb, Cemmâîn, Cenin [Mukatta Nehri'yle Zerduludce Nehri arası]
3-Kudüs Sancağı: Kudüs, Yafa, Gazze, Halilürrahman [Nablus'un güneyinde Berseba Vadisi'ne kadar olan bölge]
Osmanlı Dönemi Filistin'de Demografik Yapı


Filistin’de bir Yahudi topluluğunun oluşturulması 19. yüzyıl boyunca yükselen bir seyir izlemiştir. Bu dönemde Filistin topraklarında üç farklı Yahudi grup bulunmaktadır: İlki uzun yıllar önce bu topraklara gelmiş olan ve büyük ölçüde bölge halkı ile kaynaşmış bulunan Sefarad Yahudileridir. Yüzyıl içerisinde parça parça gelen ve daha çok Kudüs, Safed, Taberiye ve el-Halil gibi bölgelere yerleşmiş bulunan ve yerleşik bulunan Yahudilerden de uzak durmaya çalışan Eşkenazi Yahudi tabaka, ikinci grubu oluşturmaktadır. Üçüncü grup ise yüzyılın sonlarına doğru Siyonizm hareketinin güçlenmeye başlaması ile birlikte bu topraklara göçen Yahudilerden oluşmaktadır.

Osmanlı döneminde Filistin’de önceden olduğu gibi Müslüman Araplar, nüfus içinde çoğunluğu oluşturmaktaydı. Müslümanlar, 1880’de nüfusun %87’sini, 1890’da %85’ini ve 1914’te %83’ünü (Bu dönemde bölgeye göç eden ancak vatandaşlığa kaydedilmeyen Yahudiler hesaba katıldığında %77) oluşturmaktadır. Filistin’de yaşayan Müslümanların tamamına yakını Sünni’dir. Filistin topraklarının büyük bir kısmı devlet kayıtlarında miri arazi olarak geçmektedir. Bu nedenle burada yaşayan Müslümanlar hayatlarını devletin kendilerine verdiği toprakta tarımla uğraşarak kazanıyorlardı. Devlet toprakları dışında kalan topraklar ise vakıflara aitti. Filistin topraklarında nüfusun az bir kısmını teşkil eden Hıristiyanlar ve Yahudiler daha çok şehirlerde yaşıyorlardı. 19. yüzyılda elde ettikleri ticari imtiyazlarla bu azınlık, bütün Ortadoğu’ya ticari kurumlarıyla birlikte giren Avrupalılara bağlı olarak ticaretle uğraşıyordu.

Bir Adalet ve Hoşgörü İdaresi


Osmanlı Devleti, daha önceki Müslüman yönetimleri gibi, üç büyük din tarafından kutsal sayılan bu bölgede Müslüman olmayan topluluklara karşı hoşgörülü tavrını devam ettirmiştir. Osmanlı arşiv belgeleri, Filistin’deki idarenin bölgede yaşayan Yahudileri dini vecibelerini yerine getirme konusunda ne kadar serbest bıraktığını açıkça göstermektedir. Osmanlı Devleti, Müslümanlara ait topraklarda yaşayan gayrimüslimler hususunda "Şer-i Şerif" adı verilen hukukun çizdiği sınırlar çerçevesinde hareket etmiştir. "Şer-i Şerif" denilen bu İslam hukukuna göre, Müslümanlarla barış yapan ve İslâm Devleti'nin hakimiyetini kabul eden gayrimüslimlere "Zimmi" denirdi. Din, dil ve ırk farkı gözetilmeksizin hepsine aynı şekilde Şer-i Şerif’e göre muamele yapılırdı. Müslümanlara ait topraklarda yaşayan zimmilerin aynı topraklarda yaşayan Müslümanlardan farkı, din ayrılığından doğan bir farklılıktı. Örneğin, Müslümanlar zekat vermekle yükümlü oldukları halde, gayrimüslimler zekat vermekle yükümlü değillerdi. Gayrimüslimler kazançlarına göre, senede bir defa "Cizye" denilen bir vergi vermekteydiler. Fakirler, işsizler, din adamları, yaşlılar ve hastalar ise bu vergiden muaftı.

Gayrimüslimler askerlik yapmak zorunda da değildi. Aile hukuku, miras hukuku ve dinlerinin gereği olan diğer konularda, kendi inandıkları hukuki hükümler uygulanırdı. Bütün bunların yanında, gayrimüslimlerin de can, mal, namus ve şerefleri Müslümanlarda olduğu gibi gibi dokunulmazdı. Muhtaç gayrimüslimler, sosyal haklardan bir Müslüman ile eşit şekilde yararlanırdı. Bazı istisnaların dışında, devlet kademelerinde yer alabilirlerdi. Bütün hukuki davalarda müslim ile gayrimüslim farkı yoktu.


Birçok Osmanlı beldesindeki kiliseler, havralar, mezarlar, arşivlerdeki belgeler, mahkeme kararları Müslüman hoşgörüsünün en büyük delilleridir. Hz. Ömer’in Kûfi hattı ile kaleme aldığı ve Kudüs’teki gayrimüslimlerin hak ve hürriyetlerini özellikle zikrettiği ve sonradan Osmanlı Sultanları'na ilham kaynağı olan fermanın aslı Osmanlı Arşivleri'nde hala mevcuttur. Filistin’in Osmanlı hakimiyetine girmesinin ardından Patrikhane'nin ve Hıristiyan toplulukların hak ve imtiyazlarını belirten çeşitli fermanlar çıkarılmıştır.

Hz. Ömer ile başlayan ve Selahaddin-i Eyyubi ile devam eden Kudüs’teki mukaddes mekanların fermanlarla teker teker sayılması ve burada yaşayan gayrimüslimlerin sahip oldukları hak ve hürriyetlerin tespit edilmesi adeti, bu topraklar Osmanlı yönetiminden çıkıncaya kadar devam etmiştir. Osmanlı Devleti farklı unsurlara hukuki bir statü ve serbestlik sağlayan millet sistemini Filistin topraklarında daha kapsamlı bir şekilde sürdürmüştür. Kısaca Kudüs, Osmanlı hakimiyeti altında tam bir barış ve huzur dönemi yaşamıştır.

Filistinlilerin Osmanlı Sevgisi ve
"Nerede O Türklerin Olduğu Günler?"


Osmanlı Devleti döneminde yaşadıkları barış ve huzuru özleyen bir çok Filistinli, baba ve dedelerine Osmanlı Devleti tarafından verilen ve kimlik belgesi yerine geçen tezkereler ile çeşitli evrakları bugün de saklamaya devam etmektedirler. Osmanlı İdaresi'nin Filistin'de bıraktığı derin izleri hala unutamayan Filistinliler "Osmanlı bu topraklardan gittiği günden beri oluk oluk kan akmaya devam ediyor." demekte ve o günleri özlemle yad etmektedirler. Filistin'e Dönüş Hareketi lideri ve uluslararası ilişkiler uzmanı Dr. Ali Ebu Hasan ise gazetelere yaptığı açıklamada Osmanlı dönemini, İngiliz işgalini ve sonrasındaki gelişmeleri bizzat yaşamış olan babasının sık sık "Nerede o Türklerin olduğu günler!" diyerek bu devri büyük bir özlemle andığını söylemekte ve Osmanlı Filistini'ni anlatan bir kitap yazmakta olduğunu ifade etmektedir. Sultan II. Abdülhamid ise Filistinliler arasında sürekli artan bir ilgi ile karşılanmakta ve en sevilen Osmanlı Padişahlarından biri olarak hep derin bir saygı, sevgi ve şükranla anılmaktadır.

Sultan Abdülhamid Yahudilere Toprak Satışını Yasaklıyor


Sultan Abdülhamid hatıratında şu sözlere yer verir: "Eğer Filistin'de Müslüman Arap unsurunun faikıyetini [üstünlüğünü] muhafaza etmesini istiyorsak, Yahudilerin yerleştirilmesi fikrinden vazgeçmeliyiz. Aksi takdirde yerleştirildikleri yerde çok kısa zamanda bütün kudreti elde edeceklerinden, dindaşlarımızın ölüm kararını imzalamış oluruz."

Osmanlı Devleti, Filistin’de Yahudi yerleşimini arttırmayı planlayan Siyonist harekete karşı daima ihtiyatlı bir siyaset takip etmiştir. Sultan II.Abdülhamid, Siyonizm'i siyasal bir sorun olarak görmekte ve Yahudilerin kitlesel olarak Filistin’e yerleştirilmelerinin doğuracağı sakıncaları bilmekteydi.

Siyonist hareketin lideri Theodore Herzl, Filistin'in Yahudi göçlerine açılması ve buranın muhtar bir Yahudi idaresine sahip olmasına karşılık Osmanlı'nın Avrupa Devletleri'ne olan borçlarının ödenmesi ve Avrupa basınında Padişah lehinde propaganda yapılması teklifini sunmak üzere Sultan II.Abdülhamid'le görüşme talebinde bulundu. Padişah'la bizzat görüşemeyen Siyonist Lider Theodore Herzl teklifini 1901 yılı Mayıs ayında Polonya'lı adamı Philip Newlinsky aracılığıyla Sultan'a iletti. Ancak bu talebe çok hiddetlenen dâhi idareci Sultan II.Abdülhamid teklifi kesin bir dille reddederek "Eğer Herzl senin arkadaşın ise ona nasihat et, bu mevzuda bir adım daha atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil Osmanlı milletine aittir. Milletim bu toprakları kanlarını dökerek kazanmışlardır. Ne ile aldıysak onunla geri veririz!" diyerek tarihi bir cevap vermiştir.

Bununla yetinmeyen Osmanlı Devleti, Filistin topraklarında Yahudi yerleşimini engellemek için çok önemli hukuki tedbirler almaya başladı. İlk olarak Yahudi yerleşimini engellemek için 18 Recep 1287 tarihli (1871) İrade-i Seniyye ile Filistin toprakları Miri Arazi'ye (Devlet Arazisine) dönüştürüldü. Ancak % 20'si yine mülk arazi şeklinde devam ettiği için Yahudiler bu kısımdan koparabildiklerine yerleşebiliyorlardı.

Sultan II.Abdülhamid 25 Rebiülâhir 1308/1883 tarihinde neşrettiği iradesindeki hukukî düzenleme ile Filistin Arazisi hakkındaki muhtemel kanunî boşlukları da doldurarak Yahudilere mülk satışına konulan engelleri daha da arttırdı. Bir taraftan da Hazine-i Hâssa'daki şahsî mal varlığıyla Filistin'de mümkün olduğu kadar çok toprak satın alarak Yahudilerin bu topraklara yerleşme yollarını bütün bütün kesmeye çalıştı.



Sultan II.Abdülhamid, Filistin’de Yahudi yerleşimine karşı çıkma nedenlerini 21 Zilhicce 1308 (15 Temmuz 1891) tarihinde yayınladığı iradesinde net bir şekilde açıkladı. Bu nedenlerin başında da Filistin’de yerleşmek isteyen Yahudiler'in bu topraklarda bir Yahudi Devleti kurmayı amaçladıkları gösterilmekteydi. 21 Kasım 1900 tarihinde de Yahudilerin Filistin'e yerleşmelerini önleyici bir tedbir olarak "Mukaddes Toprakların Duhûliye Şatları" adı altında yeni tedbirler getirilmiştir. Bu şartlara göre Filistin'i ziyaret edecek her Yahudi, üzerinde mesleği, milliyeti, ve ziyaret sebebi yazılı bir tezkere veya pasaporta sahip olacaktı. Yahudilerin elindeki bu tezkere Filistin'e ulaştıklarında görevli makamlarca alınıp kaydedilecek, 30 günlük sürenin dolmasından sonra ise sınır dışı edileceklerdi.

Sultan II.Abdülhamid durumu daha da netleştirerek daha sonra Filistin toprakları da dahil olmak üzere bütün Osmanlı Devleti topraklarında Yahudilere toprak ve mülk satışını tamamen yasakladı.

Sultan II.Abdülhamid'in Filistin’de Yahudi yerleşimine karşı çıkma nedenlerini fevkalâde bir basiret ve ileri görüşlülükle açıkladığı 21 Zilhicce 1308 (15 Temmuz 1891) tarihli iradesinde durumu şöyle özetlemiştir:

"Yıldız Sarayı Hümâyûnu Baş Kitâbet Dairesi,

Beyrut Vilâyeti dahilinde Safed Kasabası'nda bulunan ve Hayfa'ya 440 (Dört yüz kırk) ecnebî Musevinin istidâları vechile Tâbi'iyyet-i Devlet-i Aliyye'ye kabulleri istîzânın hâvi resîde-i dest-i ta'zim olan 20 Zilhicce 1308 tarihli tezkere-i Sâmiye-i Sadâret-Penâhileri manzur-i alî oldu. Musevîlerin Kudüs civarında içtima ve iskân etmeleri, ileride orada bir Musevî hükümetin teşekkülünü intâc edebileceği müâbesesiyle kat'â câ'iz olmaktan başka; zaten Memâlik-i Şâhâne arâzi-i hâliyeden ma'dûd olmadığına ve medenî Avrupalıların memleketlerinden tardetdikleri eşhâsın Memalik-i Şahâneye kabulüne bir sebep olmayıp, hususuyla ortada bir Ermeni Fesâdı mevcûd iken bu suret aslâ câiz olmayacağına nazaran ne merkûmenin ne de sair Musevilerin kabûl olunmayarak Amerika'da iskân etmek üzere geri gönderilmeleri zımnında ba'demâ ayrı ayrı ma'ruzâta hâcet kalmayacak sûrette Meclis-i Vükelâca umumî bir karâr ittihâzıyla bâ-mazbata arz ve istizân-ı keyfiyyet olunması muktezâ-ı irâde-i Seniyye-i Cenâb-ı Hilâfet-Penâhî'den bulunmuş ve binaenaleyh Tezkere-i Sâmiye-i Vekâlet-penâhîleri takımıyla iâde edilmiş olduğundan ol bâbda emir ve fermân Hazret-i Men Lehü'l Emrindir.

21 Zilhicce 1308 (15 Temmuz 1307 (1891) Ser-Kâtib-i Hazret-i Şehriyârî Süreyyâ"

Osmanlı Filistini'nde Bulunan Devlet Daireleri

1-Kudüs Mutasarrıflığı


Kuds-i Şerif Mutasarrıflığı'nın hâvi olduğu 4 kaza, 19.400 Emlakîn ve 130.000 Nüfus vardır.

Kudüs'de Bulunan Devlet Daireleri: Mutasarrıflık, Naiblik, Defterdarlık, Evkaf Muaccelatı Müdürlüğü, Ticaret Mahkemesi, Evkaf Muhasebeciliği, Tahrir ve Vergi Memurlukları, Bidayet Mahkemesi Ceza Riyaseti, Turuk ve Meabir Baş Mühendisliği, Ma' Tahrir ve Vergi Müdürlüğü, Maarif Müdürlüğü, Müdde-i Umumi Muavinliği, A'şar Müdürlüğü, Sicil-i Ahval Hususi Komisyonu, Müftü (Hanefi ve Şafi Müftüsü), Tahrirat Müdürlüğü, Düyûn-u Umumiye Müdürlüğü, Telgraf ve Posta Merkezi Müdürlüğü, Sermühendis, Bidayet Mahkemesi Hukuk Reisliği, Defter-i Hakani Müdürlüğü, Nüfus Nazırlığı, Ziraat Bankası, Jandarma Kumandanlığı, Umur-ı Ecnebiye Müdürlüğü, Evrak Müdürlüğü, Meclis İdare Baş Kitabeti, Yafa-Kudüs Demiryolu Komiserliği, Sıhhiye Baytar Müfettişliği.

2-Akka Sancağı


Akka Sancağı'nda 69 Cami, 5 hükümet Konağı, 2 Kışla, 6 Karakol, 1 Cephane, 1 Depo, 59 Mektep, 31 Kilise ve Havra, 11 Hastane, 9 Medrese, 26 Han, 11 Hamam, 12 Fabrika, 1177 Dükkan, 14.900 Hane, 262 Mağaza ve Depozito, 110 Değirmen ve 13 Otel bulunmaktadır.

Akka'da Bulunan Devlet Daireleri: Liva İdare Meclisi Mutasarrıf Paşa, Tahrirat Kalemi, Meclis İdare Kalemi, Muhasebe Kalemi, Tahrîr-i Vergi Dairesi, Hey'et-i Tahminiye, Defter-i Hakânî Kalemi, Liva Nüfus Kalemi, Mahkeme-i Bidayet Hukuk Dairesi, Mahkeme-i Bidayet Ceza Mahkemesi, Mahkeme-i Bidayet Kalemi, Ziraat Bankası Şubesi, Ziraat Bankası Meclisi, Ticaret ve Ziraat Odası, Evkâf Komisyonu, Liva Maarif Meclisi, Belediye Dairesi, Nafia Komisyonu, Tahsilat Nafia Komisyonu, İkinci Akka Jandarma Taburu, Polis Dairesi, Mekteb-i İdadi-i Mülkî Heyet-i Talimiyesi, Mekteb-i İbtidâi-i Mülkî Heyet-i Talimiyesi, İnas Mekteb-i İbtidâi Hayet-i Talimiyesi, İnas Mekteb-i Rüşdiyesi, Rüsûmat Müdüriyeti, Telgraf ve Posta Müdüriyeti, Düyûn-u Umumiye Müdüriyeti.

3-Nablus Sancağı


Nablus Sancağı'nda 162 Cami, 4 Hükümet Konağı, 1 Kışla, 1 Karakol, 2 Depo, 6 Kilise ve Havra, 62 Mektep, 2 Medrese, 1 Hastane, 20.335 Hane, 1174 Dükkan, 12 Hamam bulunmaktadır.

Nablus'da Bulunan Devlet Daireleri: Tahrirat Kalemi, Meclis-i İdare Kalemi, Muhasebe-i Liva Kalemi, Tahrîr-i Vergi Kalemi, Defter-i Hakânî Kalemi, Nüfus Dairesi, Mahkeme-i Bidayet, Hukuk Dairesi, Ceza Dairesi, Müdde-i Umumi, Mahkeme-i Bidayet Kalemi, Müstantık, Mukâvelât Muharriri, Ziraat Bankası Şubesi, Ziraat Bankası Meclisi, Maarif Meclisi, Evkâf Komisyonu, Evkâf Dairesi, Ticaret ve Ziraat Odası, Belediye Meclisi, Nafia Komisyonu, Vesait-i Nakliye-i Askeriye Komisyonu, Belediye Riyaseti, 5. Nablus Jandarma Taburu, Telgraf ve Posta Müdüriyeti, Tahsilat Komisyonu, Polis İdaresi, Mekteb-i İdâdi-i Mülkî Hayet-i Talimiyesi, Memurîn-i Müteferrika, Ruhani Reisler.

Filistin'de İlk Belediyeler ve Faaliyetleri​


Filistin bölgesinde ilk belediye örgütü 1860'lı yıllarda Kudüs'te ikinci belediye örgütü ise 1868'de Nablus'ta kurulmuştur. Bu dönemde Filistin'in en önemli liman kentlerinden biri haline gelen Yafa'da belediye 1872'de kurulurken Hayfa, Nasıra, Taberiye, ve Safed'de ise 1877 Vilayet Belediye Kanunu'nun ilanından sonra oluşturulmuştur.

1877 yılındaki Vilayet Belediye Kanunu'na göre belediyelerin görevi; inşaat işlerini denetlemek, yol, kaldırım ve lağım inşa etmek, tehlikeli binaları yıkmak, umumi ve hususi su yollarının inşasını ve tamiratını yapmak, kamu yararı için istimlâkte bulunmak, belediyeye ait emlakları ve gelirleri idare etmek, şehri aydınlatmak, temizlik işlerini yürütmek, nüfus yazımlarını yapmak, pazar yerleri kurmak, ölçüleri ayarlamak, ekmeğe narh koymak, kamu sağlığını korumak için denetim yapmak ve tedbir almak, itfaiye teşkilatı oluşturmak, hastane, gurabahane, ıslahhane ve sanat okulları açmak gibi hizmetleri yapmak idi.

Kudüs'ün ilk belediye başkanı, tanınmış ulema ailelerden biri olan Davudilere mensup Abdurrahman Efendi'dir.Bir yıl sonra onun yerini Halidî ailesinden Yusuf Ziya Halidî'nin 9 yıl süren belediye başkanlığı döneminde şehir yollarının düzeltilmesi, Sultan Havuzu'ndan şehre su nakli, Kudüs ve Yafa arasında yol inşaatı gibi şehrin gelişimi için önemli projeler gerçekleştirilmiştir. İlk Osmanlı Meclisi'ne Kudüs Mebusu olarak girmesinden sonra ise onun yerine Ömer Hüseynî atanmıştır.

Kudüs bölgesinde 19. yüzyılın sonlarına kadar Müslüman nüfusun oran olarak çok yüksek olması belediye seçimlerine de yansımıştır. 1870 yılındaki Kudüs belediye meclisinde 5 Müslüman, 1 Yahudi ve 1 Hıristiyan yer almıştır. Aynı şekilde son belediye meclisi de 6 Müslüman, 2 Hıristiyan, ve 2 Yahudiden oluşmuştur.

Osmanlı Kudüs Mutasarrıfları (1847-1918)





  • Mehmed Paşa
  • Zarif Paşa
  • Bahri Paşa
  • Edhem Paşa
  • Vezir Hafız Ahmed Paşa
  • Yakup Paşa
  • Kamil Paşa
  • Süreyya Paşa
  • Hurşit Paşa
  • Süreyya Paşa (2. Kez)
  • İzzet Paşa
  • Nazif Paşa
  • Ali Bey
  • Kamil Paşa (2. Kez)
  • Nazif Paşa (2. Kez)
  • Kamil Paşa (3. Kez)
  • Ali Bey
  • Faik Bey
  • Rauf Paşa
  • Mehmed Raşid Paşa
  • İbrahim Hakkı Paşa
  • Tevfik Bey
  • Osman Kazım Bey
  • Ahmed Reşid Bey
  • Ali Ekrem Bey
  • Azmi Bey
  • Cevdet Bey
  • Tahir Hayreddin Bey
  • İzzet Bey
Filistin ve Kudüs'de Osmanlı-Türk Eserleri


Osmanlılar'ın Filistin topraklarını fethetmelerinden sonra Osmanlı Padişahları ve onların yönetimindeki Müslümanlar Filistin'le yakından ilgilenmeye, orada çeşitli mimari eserler, hanlar ve ma'bedler inşâ etmeye başlamışlardır. En çok da askeri kurumlara ağırlık vermiş ve hatta Akkâ gibi askeri kurumlarla donatılmış şehirler oluşturmuşlardır.

Nitekim bu şehir 1798 yılında surlarıyla, kaleleriyle ve Osmanlı eseri olan camileriyle, Osmanlı Paşası Ahmed Cezzar Paşa'nın komutasında Fransızların şiddetli saldırısına karşı direnmiştir. Osmanlıların Sultan II.Abdülhamid Han döneminde ve İngilizler'in Mısır'ı işgal etmelerinden sonra kurmuş oldukları ve sahrada, Mısır yolu üzerinde bulunan Bi'ru Sebu' Şehri de böyledir.

Filistin'in genelinde hâlen ayakta duran camilerin ve belediye binalarının çoğu da Osmanlılar tarafından inşa edilmiş binalardır. Bu belediye binalarının en güzelleri de Yafa ve Gazze belediyelerinin binalarıdır. Akka bölgesindeki su kanalları, su yolları (arkları), hanları, köprüleri, zaviyeleri ve benzeri eserlerin yanı sıra Osmanlı'nın geriye bıraktığı eserlerin en anlamlılarından biri de Hicaz Demiryolu Hattı ve buna bağlı olarak gerek Filistin'in iç bölgelerinde gerekse kıyı kesimlerinde kurulan zarif istasyonlardır.


Osmanlılar bütün Filistin şehirlerindeki ve özellikle el-Halil kentindeki kutsal yerlere ayrı bir önem vermişlerdir. Türkler'in Kudüs olarak adlandırdıkları Beytu'l-Makdis'in ise ayrı bir yeri olmuş ve gösterilen özenden en büyük payı burası almıştır. Kutsal Mescid-i Aksa'yı ve Kubbetu's-Sahra'yı Osmanlılar onarmış ve çevresine o sağlam kaleyi inşâ etmişlerdir.

Bunun yanı sıra oranın etrafındaki medreseleri, zaviyeleri, tekkeleri, çarşıları ve hanları tamir etmişlerdir. 1534 yılında, Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Kudüs'ün etrafına 4200 m uzunluğundaki sur inşa edilmiştir. Bu surun Mescid-i Aksa ve Kubbetu's-Sahra duvarlarından itibaren uzunluğu 600 m'yi bulmaktadır. Yüksekliği bazı yerlerde 30 m'ye kadar ulaşır. Üst kısmın genişliği askerlerin üzerinde yürüyebileceği şekilde 2 m'dir. Bu surun yaklaşık 10 kapısı ve çok sayıda burcu vardır.

Osmanlılar Hac yollarına da önem vermiş, bu yollar üzerinde çok sayıda konaklama yeri ve Kudüs'ün güneyinde bulunan Kanuni Sultan Süleyman çeşmeleri gibi çeşmeler açmışlardır. Bu çeşmelerden hacılar hâlâ istifade etmektedirler.


Osmanlılar'ın bıraktığı eserlerin tümünü burada sıralamamız mümkün değildir.

Burada sadece Kudüs suru içinde ve 1 kilometrekarelik bir alan üzerinde bulunanlar ise da şunlardır:

Kudüs tarihçisi Muciruddin el-Hanbeli Türbesi (1520), El-Ervâh (Ruhlar) Kubbesi, Hızır Kubbesi, Kırmızı Minâre, Sultan Hamamı (Günümüzde Süryâniler kilisesinin bir bölümünü oluşturmaktadır), Davud Peygamber Türbesi (Davud Peygamber kapısının 150 m. güneyindedir) (1523), Mahkeme Kapısı Sebili (Çeşmesi) (Kasım Paşa Sebili) (1526), Kudüs Kalesi Minâresi (1531) (1655 yılında onarımı yapılmıştır), Sultan Bereketi Sebili (1536), Vâd Yolu Sebili (1536), Silsile Kapısı Sebili (1536), El-Atem Kapısı Sebili (1536), Süleymân Sebili Kıraathanesi (1536), Nâzır Kapısı Sebili (1536).

Osmanlıların (1530-1537) Yılları Arasında İnşâ Etmiş Oldukları Surlar, Kapılar ve Burçlar:

El-Amud Kapısı (Dımeşk Kapısı) (Yeniden inşâ edildiği târih:1537), Sâhire Kapısı (1537), Laklak Burcu (1538), Siti Meryem Kapısı (1538), El-Halil Kapısı (Yafa kapısı) (1538), Peygamber Davud (a.s.) Kapısı (1538), Kibrit Burcu (1540), Mağribliler Kapısı (Zebel Kapısı) (1540), Bayram Çavuş Kulesi (1540), Bayram Çavuş Medresesi (1540), Haseki Sultan (1551), Mevleviye Camisi (1586), Muhammed Ağa Halvethânesi (1587), Nakşibendiler (Özbekiler) Zâviyesi (1616), Afganiler Zâviyesi (1630), Ali Paşa Mihrabı (1637), Yusuf Ağa Kubbesi (1681), Çorbacı Sebili Camisi (1685), Peygamber Mescidi (Hızır Namazgâhı, diğer adıyla Bahbah Kubbesi.) (1700), Şeyh Bedir Sebili (1740), Et-Tin (toprak) Kıraathanesi (1734), İzz Evi, (1790), Sultân Mahmud Eyvânı (1808), Esbât Kapısı (Harem) (1808), Veliyyullah Ebu Medyen Zaviyesi (Mağribliler zaviyesi) (1852).

Yapılış Tarihleri Bilinmeyen Osmanlı Eserleri:

Disi Camisi, Ömeri Safir Camisi, Mus'ab Camisi, Han Sultan Camisi, Ebu Bekir Sıddık Camisi, Osman bin Affan Camisi, Suveyka Allun Camisi, Burak Camisi, Şeyh Reyhân Camisi, Şeyh Mekki Türbesi, Şeyh Hasan Türbesi, Hz. Süleymân (a.s.) Efendimizin Makâmı ve Camisi, El-Halil Kapısı Kabirleri, Attarlar Çarşısı Sebili, Zeytinyağı Hânı Sebili, Dercu'l-Vâd Sebili, Dercu Hitta Sebili, Dâri Şeref, Çok Sayıda Köprü, Çok Sayıda Çarşı..

Bütün bu eserler sadece Kudüs şehrinde ve onun surları içinde kalan alan üzerinde bulunmaktadır. Üstelik bu şehir Filistin şehirlerinin en büyüğü değildir. Filistin şehirlerinin çoğunu buna kıyaslamak mümkündür.

"Araplar Türkleri Arkadan Vurdu" Yalanı


Türkiye'de İngiliz oyunlarıyla şekillendirilen milliyetçilik; İslam'ın en güçlü askerlerinden Müslüman Türkleri ve Arapları birbirine düşman etmek ve bu güç birliğini bozmak amacıyla Arap düşmanlığı üzerine oturtulmuştur. Bu düşmanlığı körükleme adına en çok ileri sürülen iddia ise I. Dünya Savaşı'nda Arapların bizi arkadan vurduğu yalanıdır. Oysa bu iddia -içlerinde Yahudi tarihçilerin de bulunduğu- dünyadaki bütün ciddi tarihçilerce reddedilen bir efsanedir.

I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı'ya karşı sadece Şerif Hüseyin Ailesi -o da savaşın asıl cephelerinden olmayan Mekke-Maan hattında- savaşmış ve onların ihaneti savaşta tayin edici bir rol oynamamıştır. Mekke Emiri Şerif Hüseyin ve oğullarının komuta ettiği bedevi kabileleri İngiliz kuvvetleriyle işbirliği yapmışlar ve onların yanında savaşmışlardır. Savaştaki asıl cephe ise Türk-Osmanlı kuvvetlerinin Süveyş Kanalı ve Kanal Harbi’ndeki geri çekilişinden sonra Filistin’de kurulmuş ve Filistin’de tek bir Arap ayaklanmamıştır. Filistin'in dışındaki asıl cepheler olan Suriye, Irak ve Lübnan’da da Türk kuvvetlerini arkadan vuran herhangi bir olay yaşanmadığı gibi bütün bu cephelerde Araplar ay-yıldızlı sancağın altında Türklerle beraber savaşmışlardır. Arabistan Yarımadası’nda Şerif Hüseyin Ailesi'nin faaliyetleri dışında, Arapların Türkleri arkadan vurduğuna dair tarihte hiç bir kayıt yoktur. Hem de İttihatçı Cemal Paşa'nın bazı Arap halka ve ileri gelenlerine yaptıklarına rağmen.

Kaldı ki "Kimse bir başkasının suçuyla suçlanıp yargılanamaz" prensibi Kurani ve hukuki bir kaidedir. Yani bir çocuk dedesinin işlediği bir cinayet sebebiyle suçlanamaz, yargılanamaz, cezalandırılamaz, ayıplanamaz ve kınanamaz. "Onlar bir topluluktu, geldi geçti... onların yaptıklarından siz sorguya çekilecek değilsiniz" düsturu gereği bugünün nesilleri atalarının yaptıklarından dolayı sorumlu tutulamaz. Bu sebeple "Araplar, ihanetlerinin cezasını çekiyor" demek korkunç bir hatadır.

I. Dünya Savaşı'nda Filistin cephesi başta olmak üzere bütün cephelerde Araplar bizim yanımızda yer alırken Yahudiler ise İngilizlerin yanında bize karşı savaşmışlardır. O dönemki Yahudilerin faaliyetleri hakkında Cevat Rifat Atilhan'ın 100'ü aşkın kitabı bulunmaktadır.

Aynı gerçek, American-Israeli Cooperative Enterprise (Amerikan-İsrail İşbirliği Girişimi) adlı düşünce kuruluşunun başkanı, Ortadoğu analisti Mitchell G. Bard tarafından da, söz konusu kuruluşun sitesinde şöyle vurgulanıyor:

"O dönemin romantik kurgusunun aksine, Arapların çoğu I. Dünya Savaşı’nda Türklere karşı müttefiklerin yanında savaşmadılar. İngiliz Başbakanı David Lloyd George’un belirttiği gibi, Arapların çoğu, Türk yöneticileri için savaştı. Osmanlı İmparatorluğu’na isyan eden Faysal’ın Arabistan’daki taraftarları, bir istisnaydı."

I. Dünya Savaşı’nda Türk ordusu ile beraber çeşitli cephelerde Türklerle omuz omuza çarpışan Arapların büyük yararlıklar gösterdikleri bir hakikattir. Bu konuyla ilgili başka bir hakikat de, Araplar içinde milliyetçiliği başlatanların Müslüman Araplar değil Hıristiyan Araplar olmasıdır.



Sonuç olarak;

Birincisi; Araplar kahir ekseriyetle Osmanlı'ya ve İstanbul'a hep sadık kaldılar ve bütün cephelerde ellerinde ay-yıldızlı sancaklarla, Türkler'in yanında, batılı işgalci düşman kuvvetlerine karşı savaştılar.

İkincisi; Türklere ihanet edenler sadece Araplar'ın içindeki bazı aşiret guruplarıydı. Bu da sayıca genel halklara oranla çok küçük bir yekun tutmaktaydı. (İhanet içinde bulunabilecek bu kadarlık bir insan topluluğu her milletin içinden çıkabileceği gibi Türklerin kendi içinden dahi Türklere ihanet edebilecek bu kadar insan her zaman çıkabilmektedir.)

Üçüncüsü; Kimse atalarının işlediği suçlardan dolayı sorumlu tutulamaz. Günahlar kan yoluyla babadan oğula geçmediğinden o gün ihanet eden az sayıdaki gurupların bugünkü torunları Allah katında da, kul katında da tamamen masumdur ve suçsuzdur. Dolayısıyla kınanamaz ve kendilerinden zerre kadar hesap sorulamaz.

Bizi Kimlere Bırakıyorsun Ey Türk?​


Son dönem Filistin ve Suriye'de görev yapmış olan kahraman Osmanlı komutanlarından Selahaddin Günay'ın Busr-ı Eski Şam Kalesi'nde görevliyken Dürzi lideri Sultan Atraş'a bağlı 500 kişilik bir süvari kuvvetinin kaleye baskın yapacağını hayıflanarak ve vahlanarak konuşan iki ihtiyar Arap'tan duyması üzerine az sayıdaki Türk Askerini kırdırmamak için onları Der'a'ya gönderdikten sonra iki Türk eriyle gece yarısı bölgeden ayrılışını hatıralarında şöyle anlatmaktadır:

"Şerif (Hüseyin)'in kuvvetleri güya beni elde etmeleri için Busr-ı Eski Şam'ın etrafına yabancı seyyar aşiret getirmiş ve bu kasabanın etrafını kesmişlerdi. Bundan da haberim vardı. Fakat benim itikadım tam ve imanım sağlam olduğu için yolumu bağlayacaklarına ihtimal vermiyordum. Hareketimizden bir saat sonra bir seyyar aşiretin içersine düşmüştük. Tüfekler kucağımızda ağır ağır yolumuza devam ettik. Cenab-ı Hak Kadir-i Mutlak'tır. Koca aşiretten hiç bir fert ayakta değildi. Hiç bir köpek de havlamıyordu. Böyle sakin bir durumda aşireti geçtik. Şafaktan evvel Are'ye gelmiştik.

Bu ayrılış o kadar hazindi ki, bunu layıkıyla izaha imkan göremiyorum. Yalnız şu kadar söyleyeyim ki bu ayrılışta duyduğum hüzün ve elemi babamdan ve baba ocağından ayrılışımda duymamıştım. O canım yerleri belki bir daha görememek üzere terk ediyor, vatanın bu parçasını öksüz ve yetim bırakıyorduk. İki gözümüz iki çeşme gayr-i ihtiyari boşalıyor, her attığımız adımı artık hasretle geride bırakıyorduk. Ah o ne acı anlar ve günlerdi..!

Nereden ve nasıl haber almışsa, tam vedalaşıp kaleyi terk ederken büyük kapıdan çıktığımda, tahsil görmüş yirmi beş yaşlarında bir Arap delikanlısı karşıma çıktı. İki elimi öptü. "Ah siz ve siz Türkler, bizi kimlere bırakıp böyle gidiyorsunuz ya Selahaddin? Arkanızda koca bir tarih bırakarak buradan ayrılıyorsunuz. Ne yazık ki biz sizleri bulamayacağız!" diye hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve ayakta duramıyordu. Sonra kalenin duvarına dayandı. Ne çare ki ben yolumdan kalamazdım.."

Osmanlı Komutanı Selahaddin Günay hatıralarında Kudüs'ün düşmesinden sonra yiyecek sıkıntısı çekilmesi üzerine Türk Askeri'nin Aclun bölgesindeki köylerden yiyecek toplanmasına karar verildikten sonra gittikleri köylerde zenginlerin çuval çuval erzak getirmeleri yanında fakir Filistinliler'in de buna iştirak için -ancak kendilerini doyurabilecek miktardaki- yiyeceklerini takdim etmeleri üzerine: "İhtiyacı olandan istemiyorum, insan kendi rızkını başkasına vermez, çok rica ederim yiyeceklerini götürsünler." diyerek fakirlerden kabul etmediğini, Suriye'yi adım adım terk ederken Arap halkın duyduğu acıyı, döktükleri gözyaşlarını, yol boyunca Türk Askerleri'ne gösterdikleri şefkat ve ikramı, Şam'da, şehir halkının isyancı aşiretlerin isyana katılma tekliflerini kesinlikle reddederek onlara "serseriler" gözüyle baktıklarını, devletle arası iyi olmayan bir aşiret reisinin "Biz bu bayraktan nasıl ayrılırız?" diyerek adamlarıyla birlikte hıçkıra hıçkıra ağladıklarını da anlatmaktadır ki tarih hafızasına bu türden sayısız örnekler kaydedilmiştir.

Türk Arapsız yaşamaz, kim ki ‘yaşar’ der, delidir,
Arap'ın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.
Veriniz baş başa; zira sonu hüsran-ı mübin,
Ne hükûmet kalıyor ortada, billahi ne din!
Medeniyet size çoktan beridir diş biliyor;
Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor.
 
En Çok Görüntülenen Konular
  • Bilgi Bankası
  • Osmanlı'nın ilkleri!
  • Osmanlı Tarihi Kaynakları
    • Konbuyu başlatan ilbilgehatun
    • Başlangıç tarihi
  • Benzer Konular





    Üst Alt