• Kaynak menüsünden dosya indirebilmek istiyorsanız lütfen forum kullanım bilgisini okuyunuz

6.2. Padişah, Hanedan ve Kanunname-i Ali Osman Konu Anlatımı

Tarih Öğretmeni

Kurucu
Yönetici
Sultan
Katılım
11 Mart 2009
Mesajlar
9,359
Tepkime puanı
7,665
Puanları
113
Konum
Yeryüzü
Web sitesi
www.tarihbilinci.com

İtibar:

6.2. PADİŞAH, HANEDAN VE KANUNNAME-İ ALİ OSMAN


TARTIŞALIMOsmanlı Devleti'nin diğer Türk devletlerine göre daha uzun ömöürlü olmasının sebepleri neler olabilir?


Orta Doğu devlet geleneğini benimseyen Osmanlılarda devlet düzeni, otoritenin karar birliğine ve saltanatın dokunulmazlık inancına dayanırdı. Ülkenin ve devletin tek sahibi padişahtır. Osmanlı siyasi hayatında bütünlüğün ve istikrarın devam etmesi ancak bu prensibin korunmasıyla sağlanırdı. Mutlak otorite olan padişahı, mührünü verdiği vezîriâzam temsil ederdi. Divân-ı Hümâyun’da bulunan diğer vezirler ise danışman konumundaydı.

Osmanlı Devleti’nde otorite birliği bu şekilde sağlanmaktaydı.

Osmanlı Devleti’nin devamlılığında tek hanedan yani Osman oğullarının rolü çok büyüktür. Eski Türk devlet geleneğine göre ülke, hanedanın ortak malı kabul edilirdi.

Bu anlayışı sürdüren Osmanlılarda da padişah, hanedanın erkek üyelerinden biri olmalıydı.Tahta geçiş konusunda kesin bir kural olmadığından hanedan üyeleri arasında taht mücadelesi yaşanabilirdi. Osmanlı hanedanını saltanat yılları boyunca değiştirmeyi kimse istemezdi. Dönem dönem padişahlar tahttan indirilmiş olsa da Osmanlı hanedanının hâkimiyeti hiçbir zaman değişmezdi.

Bütün devlet işleri padişahın kontrolündeydi ve kanunlar mutlaka padişahın emri olarak çıkardı.Çünkü devletin kurucusu, mülkün sahibi padişahtı. Padişah ölUnce yaptığı DUtUn atamalar dUşer ve padişahın tasarrufları geçerliliğini yitirirdi. Öyle ki yeni padişah, beratları yenilemezse vezir dâhil hiçbir yöneticinin yetkisi meşru sayılmazdı.



CEVAPLAYALIMPadişahlar, merkezî otoriteyi güçlü tutmakla neleri amaçlamış olabilir?


Osmanlı Devleti'nde merkezî otoritenin güçlendirilmesi ve istikrarın sağlanması için bazı uygulamalara gidilmiştir. Bunlardan ilki, veraset sisteminde yapılan düzenlemelerdir. I. Murad Dönemi'nde kabul edilen “Devletin toprakları padişah ve oğullarınındır.” ilkesinin yerine Fatih Devri'nde “Devletin toprakları padişahındır.” anlayışı getirilmiştir.

Merkezî otoritenin güçlendirilmesindeki bir diğer uygulama devletin bekası için padişahlara kendi kardeşlerini öldürme izninin verilmesidir. II. Mehmet’e kadar saltanat üzerinde hak iddia edenlerin meydana getirdiği karışıklıklar ve özellikle Fetret Devri'nde yaşanan taht mücadeleleri, devletin bütünlüğünü tehlikeye sokmuştur. Hatta İstanbul'un kuşatılması sırasında daha önce Bizans'a sığınan Yıldırım Bayezid'in torunu Orhan Çelebi, Fatih'in karşısında yer almıştır. Yaşanan bu gelişmeler, devlette devamlılığın sağlanması için gerekirse kardeşlerin ortadan kaldırılması düşüncesini ortaya çıkarmıştır. Mutlak otoritesini güçlendirmek isteyen Fatih, daha önce var olan kanunlarla kendisinin düzenlemiş olduğu kanunları birleştirerek “Kanunname-i Ali Osman”ı oluşturmuş ve padişaha, diğer şehzadeleri öldürme hak ve yetkisi verilmiştir. Böylece padişah, egemenliğin bölünmezliği ve devletin parçalanmazlığı anlayışını her şeyin üstünde tuttuğunu göstermiştir.



Merkezî otoritenin güçlenmesi için yapılan bir diğer düzenleme ise padişahın, Divân-ı Hümâyun'un başkanlığını vezîriâzama devretmesidir. Divân-ı Hümâyun toplantılarına 1475 yılına kadar padişahlar başkanlık etmiştir. Fatih'ten itibaren vezîriâzamlara geniş yetkiler verilmiş ve padişahın mutlak vekili olarak Divân-ı Hümâyun'a vezîriâzamlar başkanlık etmeye başlamıştır. Padişah ise Kubbealtı salonunun (Görsel 6.12) üstünde kafesle ayrılan bir bölümden dilerse toplantıları takip etmiştir. Bu uygulama ile Divân-ı Hümâyun bir karar organı olmaktan ziyade bir danışma kurulu hâline dönüşmüştür.



BİLİYOR MUSUNUZ?Fatih, kanunnamesinde: “Bil ki vüzera ve ümeranın vezîriâzam başıdır, cümlenin ulusudur, cümle umurun vekil-i mutlakidir ve oturmada ve durmada ve mertebede vezîriâzam cümleden mukaddemdir.” maddesi ile vezîriâzamın yönetimdeki etkinliğini artırmıştır


Merkezî otoriteyi güçlendirmek için yapılan bir başka düzenleme de haremden evlenme usulünün uygulanmasıdır. Bu usul sayesinde padişahın aile sırları dışarıya yayılmamış, akraba ilişkileri ile padişahın yıpratılması engellenmiştir. Fatih'ten itibaren Osmanlı padişahları genellikle haremden evlenmiştir.



Merkezî otoriteyi güçlü kılmak için yapılan diğer uygulama ise müsadere usulüdür. Haksız yollarla servet edinenleri cezalandırmak amacıyla devlet tarafından kişinin malına el konulması sistemi olan müsadere, Hunlardan beri Türk devlet geleneğinde uygulanmıştır. Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında sadece zimmetine mal geçirenlere ve isyancılara uygulanan bu sistem Fatih Sultan Mehmet Dönemi'nden itibaren bir gelenek hâline gelmiştir. Müsadere sistemi, kanuni sınırlamalarla kişisel mülk ve servetin veraset yoluyla ailelerin elinde toplanmasını engellemiştir. Böylece devşirmeler arasında aristokratik bir sınıf oluşmamıştır.



YORUMLAYALIM
Müsadere Sistemi
Osmanlı tarihinde sık sık başvurulan müsadere uygulamaları ile yöneticilerin dört temel hedefi olmuştur. Bunlardan birincisi merkezî otoriteyi tesis etmek ve bu otoriteye rakip olabilecek güçlerin ortaya çıkmasını engellemektir. İkincisi, özellikle ekonomik bunalım ve savaş zamanlarında hazineye gelir sağlama arzusudur. Üçüncü neden önemli mevkilere yükselenlerin öldükten sonra varislerine bir şey bırakamayacaklarını düşünerek dürüst davranmalarını sağlamaktır. Son olarak da devlet memurları ile tanınmış kimselerin çeşitli yolsuzluklar sonucunda devlete ait malları ele geçirmeleri ya da bu hususta şüphe duyulması hâlinde bu malları yeniden hazineye alma düşüncesidir
(Öğün, 1999, s.373'ten düzenlenmiştir).​
Osmanlı Devleti'nin merkezî otoritesini güçlendirmesinde müsadere sisteminin etkileri nelerdir?




Siyasetnâmelerde Padişahların Vasıfları

Uzun ömür ve adalet ikiz kardeştirler,
Akıl sahipleri böyle haber verdiler.
Ebedilik adalet ve hakla olur,
Zulüm ile şahlık, rüzgâr ile lamba gibidir.”

İdris-i Bitlisi
Siyasetnâme türündeki eserlerin çok eskilere giden bir geleneği vardır. Bu tür eserler hem devrin hükümdarlarına ve devletin ileri gelenlerine hem de daha sonra bu görevi üstleneceklere yol göstermek, tavsiyelerde bulunmak amacıyla kaleme alınmıştır. Eserlerde siyaset konularına değinildiği gibi devletin işleyişi, idare şekilleri ve devlet ileri gelenlerinin taşıması gereken özelliklere dair bilgilere de yer verilmiştir. Siyasetnâme veya nasihatnâme türündeki eserler, Osmanlı devlet yönetiminde de özellikle yöneticiler için çok önemli bir yere sahiptir. Bu eserler sadece siyasi kitaplar şeklinde değil fermanlar, adaletnameler ve layihalar şeklinde de karşımıza çıkmaktadır.



Siyasetnâmelere göre devlet idaresinde adalet anlayışı en başta gelen erdemdir. Osmanlı Devleti'nde adaleti sağlamak padişahın yerine getirmesi gereken en önemli görevdir. Adaletle korunan reaya sayesinde güçlü devletler ortaya çıkmıştır.



Osmanlı Devleti'nde ilk siyasetnâme Şeyhoğlu Mustafa tarafından kaleme alınan “Kenzü'l-Küberâ ve Mehekkü'l Ulemâ”dır. Sultan II. Murad'ın oğluna nasihatı “Nasihât-ı Sultân Murâd” padişahlar tarafından yazılan nasihatnâme geleneğine ait önemli örneklerden biridir.

YORUMLAYALIM
II. Murad’ın Nasihati
II. Murad, oğluna “Ey oğul! Herhangi bir şeyin devamlı olarak kaba kuvvet, kılıç, kahramanlık ve ezici güç zoruyla meydana gelmesiyle akıl, tedbir, sabır, ileri görüşlülük, imtihan ve yorucu tecrübeler sonucu dilediğimiz şekilde meydana gelmesi arasında büyük farklılıklar vardır” (...) “Ey oğul! Bir an bile olsa sakın adaleti elinden bırakma. Çünkü Yüce Allah âdildir. Bir bakıma, sen O'nun yeryüzündeki temsilcisisin (...) O, sana kendi arzusuyla bazı üstünlükler vermiş ve kullarının başına geçirmiştir” (...) “Padişahlar, elinde terazi tutmuş bir kimseye benzerler. Sen padişah olunca teraziyi doğru tutmanı isterim.
O zaman Yüce Allah da senin iyiliğini arzular.” şeklinde öğütlerde bulunmuştur (Yazıcı, 2008, s.6-8'den düzenlemiştir).
“Sultan elinde terazi tutan kimseye benzer.” ifadesi hangi anlama gelmektedir?


Osmanlı siyasetnâme geleneğine göre padişahta bulunması gereken vasıflardan bazıları şunlardır: Her konuda adil olmalıdır. İnsaflı, olgun, dürüst olmalı ayrıca yalan ve iftiradan sakınmalıdır. Vefakâr olmalı, verdiği sözü yerine getirmelidir. İffet, hikmet sahibi ve cesur olmalıdır. Yönetici ve diğer kadroları seçerken liyakati gözetmeli, tayin, terfi ve görevden alımlarda çok dikkatli davranmalıdır. Divan üyeleri, tecrübeli devlet adamları, din adamları, ilim adamları ve askerlerle fikir alışverişinde bulunmalıdır (Görsel 6.14). Verilen emirden sonra işin yapılıp yapılmadığını takip etmelidir. Devlet memurlarından ve halkın durumundan haberdar olmak için casuslar atamalıdır. Halkı aydınlatmak için gönderilen vaizlerin hurafelerle halkı kandırmamasına dikkat etmelidir. Halkın malını, ırzını korumalı ve vergiyi zamanında adilce almalıdır. Akrabaları ve adamları halka zulmetmemelidir. Kendisine emanet edilen devlet hazinesini boş yere harcamamalıdır. İhtiyaç yokken cami ve medrese inşa etmemeli, özellikle yolların bakımı, tamiri ve emniyetine dikkat etmelidir. Kendine sığınan yabancılara devletin şerefi için uygun işler vermelidir. Halka kendini sevdirmeli, halkı sevmeli, askeri korumalıdır. Dinlenme ve eğlenceden ölçüler içinde geri kalmamalıdır.

ÖRNEK METİN
Padişahın Halkına Karşı Vazifeleri
Osmanlı siyasetnâmelerinin en eskilerinden biri İdris-i Bitli-si'nin Farsça kaleme aldığı “Kanûn-ı Şâhenşâhî” adlı eserdir. İdris-i Bitlisi bu eserin dördüncü bölümünde; devlet idaresi için bir Divan'ın gerekliliğine, halkın Divan'a rahatça müracaat edebilmesine ve halkın kötü kişilerin zararlarından korunması gerektiğine değinmiştir. Eserin beşinci bölümü ise tamamen ülkenin ve halkın yönetim kurallarına ayrılmıştır. Burada özetle şöyle denilmektedir:
“Padişahlar kendine ve halkına kerim ve cömert olmalıdır. Kendine cömert olmayan sultanlar da halkına karşı keremsiz olur. Halkın iyi idaresi önemli bir iştir ve zarurettir. Böylece halkın sevgisi kazanılır ve memleket selamet içinde kalır; sultanın da saltanatı uzun ömürlü olur. Halkın nefretine maruz kalan hükümdarlar ise payidar olamaz. Halkı gözetmenin en doğru yolu onlardan güçleri oranında vergi alınmasıdır. Halktan aşırı talepte bulunmak ülkenin harap olmasına, halkın perişanlığına yol açar. Aşırı vergi almakla halkı zayıflatmak, sultanın gücünün azalmasına sebep olur, bu da devleti zayıflaştırır, düşmanı ise güçlendirir. Halk, meyve veren ağaç gibidir, ona ne kadar masraf yapılsa karşılığı kat kat alınır
(Özcan, 1992, s.93'ten düzenlenmiştir).”​


Şehzadelerin Eğitimi


Padişahın erkek çocukları olan şehzadelerin doğum haberi bir hatt-ı hümâyunla vezîriâzama bildirilirdi. Devlet adamları padişahı tebrik eder ve hediyeler verirdi. Şehzade doğumları ülkede düzenlenen şenliklerle kutlanırdı. Devlet için resmî bir olay kabul edilen şehzade doğumu, bir bayram niteliğindeydi. Şehzadelerin hizmetlerinin karşılanması için annesi tarafından “usta” denilen genç kızlar seçilirdi. Baş lala dâhil ağa rütbesine sahip olan üç kişi şehzadeye yardımcı olmak için atanırdı.

Osmanlı Devleti, padişah adayı olması sebebiyle şehzadelerin eğitimine çok önem vermişti. Saray geleneğine göre dört yaşına gelen şehzade, haremdeki Şehzadegân Mektebinde ilk eğitimine başlardı. “Bed-i Besmele Merasimi” denen ve bütün devlet adamlarının katıldığı büyük bir törende şehzadeye, konusu besmele öğretimi olan ilk dersi şeyhülislam verirdi. Devletin en iyi hocaları, geleceğin padişahlarını yetiştirmek için görevlendirilirdi. Şehzadeler eğitim hayatı boyunca Kur'an-ı Kerim, tarih, coğrafya, Arapça, Farsça dersler alır; ok ve yay yapmayı, güzel yazı yazmayı öğrenirdi. Ayrıca spor dersleri olarak ok atma, ata binme, avcılık, cirit atma, gürz kullanma ve güreş eğitimi alırdı.

Padişahlar, devletin kuruluş dönemlerinde kardeşlerine ve şehzadelere yönetimde görevler verirdi. I. Murad Dönemi'nden itibaren ise şehzadeler on dört on beş yaşına geldiklerinde, sancakbeyi olarak görevlendirilmeye başlandı. Sancaklara vali olarak atanan şehzadelere “Çelebi Sultan” denirdi. Sancağa çıkma izni verilen şehzadeler, Şehzade Alayı denilen bUyUk bir törenle başkentten uğurlanırdı. Bu bUyUk tören, Osmanlı Devlet yönetiminde şehzadelere verilen önemin bir göstergesiydi.

Sancağa çıkma usulünün temel amacı, ileride padişah olacak olan şehzadelerin devlet yönetiminde tecrUbe kazanmasını sağlamaktı. Sancağa çıkan şehzadenin yanında “Lala” denilen tecrUbeli bir devlet adamı bulunurdu. Şehzadenin eğitiminden sadece padişaha karşı sorumlu olan Lala, devleti idare etme sanatının en ince ayrıntılarını şehzadeye öğretirdi.

Şehzadelerin sancağa çıkmaları, devletin o bölgeye verdiği öneminde bir göstergesi olarak kabul edilirdi. Hanedan Uyesi bir yönetici tarafından yönetilen halkın, daha huzurlu olacağı ve devlete karşı daha itaatkâr davranacağı beklenirdi. Sancak gelirlerine sahip olan şehzadelerin masrafları da devlet hazinesine yUk olmaktan çıkardı.

BİLİYOR MUSUNUZ?
Osmanlı Devleti için stratejik öneme sahip olan şehzade sancaklarının birçoğu aynı zamanda eski beyliklerin merkezleriydi. Balıkesir, KUtahya, Manisa, Antalya, Konya, Kefe, Amasya (Görsel 6.17), Sivas, Karaman, Trabzon, Bolu şehzadelerin gönderildikleri önemli yerleşim yerleriydi.


Sancaklarda şehzadelerin başkanlık yaptığı, Divân-ı Humâyun'un benzeri Şehzade Divanları vardır. Şehzade, sancağı yönetirken kendi Divanı'na gelen davalara bizzat bakmış ve devlet yönetimini uygulamalı olarak öğrenmiştir. Sancakta bulunan Tımarlı Sipahiler şehzadeye bağlıdır. Savaşlarda ordu komutanı olarak görev yapan şehzadeler olduğu gibi padişahın sefere çıktığı zamanlarda İstanbul'da taht kaymakamı olarak kalanlar da olmuştur. Bütün bunlar, şehzadelerin devlet yönetimi açısından çok önemli bir rol oynadıklarının kanıtıdır. Sancağa çıkma usulüyle yetişen şehzadeler, Osmanlı Devleti'nin en ihtişamlı padişahları olarak karşımıza çıkmıştır. Sancağa çıkma usulüyle yetişen son padişah III. Mehmet'tir. XVII. yUzyıldan itibaren şehzadeler eğitimlerini sarayda almaya başlamış fakat bu durum, şehzadelerin devlet idaresinde tecrUbesiz olmalarına neden olmuştur.
 
Üst Alt